özlem dikeçligil’in çok merak ettiğim ikinci kitabı “karanlığın icadı”nı bitirdim. ilk kitapla pek çok benzer öyküler de var, bazı farklı öyküler de.
ilk öykü “dördümüz beraber” mesela “banyo günü”ne çok benziyor, elbette mitolojik bir olayın tekrar yazımı değil ama burada da slyvia plath benzerliği var. ben aynı sorunu ilk kitapta da yaşamıştım, ilk öykü seçimleriyle anlaşamıyorum. fareler, küller, üstümüze yapan imgelerle epey karmaşık geldi.
asıl sevdiğim öyküye şimdi geçiyorum. kitapta en sevdiğim öykü “harikalar sahili” oldu. özlem dikeçligil’le tanıştığımız için insan hayret de ediyor açıkçası bu kadar kahkaha atan, neşeli, hayat dolu bu tatlı kadın niçin hep ölümlü öyküler yazıyor diye. demek gerçekten hiç belli olmuyor :) bu öyküde de arkadaş ölümü var ama özlem dikeçligil’in bence artık alametifarikası olan üst üste bindirdiği parçalı anlatım -arkadaş olma hikayeleri-yılbaşı gecesi-günümüz- bu öyküde hiç zorlamadan mırıl mırıl akıyor. bir de sonunu sevdim, umut dolu, sıcacık. çok güzel bağlanmış.
tiktok’la bağlantılı öykü “orman nelerden yapılır” çok can acıtıcıydı ama biri çok ağır iki ayrı hikaye bence öyküye fazla gelmiş gibiydi. yok sayılan çocuklar, kedili, battaniyeli, kurt adamlı, obeziteli, tacizli istismarlı dayaklı ve hatta uyuşturuculu bu öyküde pastacı kadın sadece gözlemci ve yardım yataklık eden olsa bana öykü için daha iyi olurmuş gibi geldi ama benim fikrim tabii.
kadınların etkinliklerle, montessori’yle, iyi bakılıp kaliteli zaman geçirilmesi gereken çocuklarla, hoş tutulması gereken sorumluluk sahibi olmayan kocalarla, paralarına göz koyan üçkağıtçı ya da terk edip giden sevgililerle aslında ne kadar zor(laştırılmış) bir hayat yaşadığını gözler önüne seriyor pek çok öykü.
ve bence yine kitabın en sevdiğim yönlerinden biri, üstüne tez konusu bile çıkar, kentsel dönüşüm meselesi. hemen hemen her öyküde kentsel dönüşüm, boşaltılan apartmanlar, güvenli siteler, yıkılmayı bekleyen apartmanlar başrolde. öykülerin bu ortak atmosferini çok sevdim. hatta bence bu kitabı ilkinden ayıran toplumsal yan bu. toz, toprak ve beton makineleri arasında yaşadığımız “inşaat ya resulallah” ülkesinde geçen öyküler… çok net.