Ağustos 2004. Atatürk Havalimanı. Yirmi üç yaşında bir Amsterdam yolcusu.
İngiliz Edebiyatı alanında yüksek lisans yapma kisvesi altında, başka bir ortamda romancı olma hayalleri kuran bir genç. Aynı evde kaldığı karizmatik felsefeci Tomasz ve onun Hollandalı eksantrik kız arkadaşı Sharon. Yaşadığı yerin iki sokak ötesinde işlenen ve Avrupa siyasetini sarsan Theo van Gogh cinayeti. Göçmenlik ve demokrasi sorunlarını tutkuyla tartışan Amsterdamlıları izlerken ve onların aralarına katılırken, 750 yıllık bu kanal şehrinin her sokağını keşfetmek, müze evlerde, sahaflarda, Kırmızı Işık semtinde dolanmak, hayaller kurmak. Farklı kültürlerden gelmenin aykırılıklarına alışmaya çalışırken kendini sorgulamak ve yeni ilişkilerin büyüsüne kapılmak. Yazmanın, kendi sesini bulmanın, nihayet özgür olduğunu hissetmenin baş döndürücülüğü.
Şehir, 2000’lerin ilk on yılının tam orta noktasında, yirmili yaşlarında üç insanın paylaştıkları dört mevsimi anlatıyor. Amsterdam’da atılan her adımın, girilen her sokağın, binilen her trenin, yenilen her yemeğin, konuşulan her konunun mucizevi bir biçimde yeniden canlandığı beş bölümlük bir büyüme ve olgunlaşma hikâyesi.
“Harika bir yazar ve edebiyatın yorulmak bilmeyen savunucusu.” Elif Batuman
“Kaya Genç, sıra dışı bir zamanda sıra dışı hayatları samimi, zeki, ayrıntılı, hayat dolu bir üslupla anlatıyor.” Andrew Sean Greer
Kaya Genç is the author of three books from Bloomsbury Publishing: The Lion and the Nightingale (2019), Under the Shadow (2016) and An Istanbul Anthology (2015). The Economist called Under the Shadow a ‘refreshingly balanced’ book whose author ‘has announced himself as a voice to be listened to’. The Los Angeles Review of Books described An Istanbul Anthology as ‘a compellingly real picture of the city’. Kaya has contributed to the world’s leading journals and newspapers, including two front page stories in The New York Times, cover stories in The New York Review of Books, Foreign Affairs and The Times Literary Supplement, and essays and articles in The New Yorker, The Nation, The Paris Review, The Guardian, The Financial Times, The New Statesman, The New Republic, Time, Newsweek and The London Review of Books. The Atlantic picked Kaya’s writings for the magazine’s ‘best works of journalism in 2014’ list. A critic for Artforum and Art in America, and a contributing editor at Index on Censorship, Kaya gave lectures at venues including the Royal Anthropological Institute, and appeared live on flagship programmes including the Leonard Lopate Show on WNYC and BBC’s Start the Week. He is the Istanbul correspondent of the Los Angeles Review of Books. Kaya has been a speaker at Edinburgh, Jaipur and Ways With Words book festivals, and he holds a Ph.D. in English Literature.
Çok sevmek istememe rağmen doğrusu pek sevemedim. Olması gerekenden uzun olduğunu, anlatının hızlı bir biçimde tekrara düştüğünü ve dilindeki sadeliğin —hatta tekdüzeliğin— bir noktadan sonra can sıkıcı hâle geldiğini düşünüyorum. Günümüz edebiyatında Şehir gibi yazarın kendi deneyiminden beslenen, otokurmacaya göz kırpan metinler epey seviliyor ama biraz uzadıklarında bu tür metinlerin cazibesi de hızla azalıyor bence. “Hiç mi sevdiğin bir şey olmadı?” derseniz, oldu: karakterlerin kendi aralarında konuştukları şeylerin çoğuna ve anlatılan döneme aşina olmam, metnin bende tatlı bir yakınlık hissi bırakmasını sağladı, o kadar.
Yazarın yüksek lisans yaptığı Amsterdam’da 2004 yılında geçirdiği günlerini anlattığı, otobiyografik bir kitap. Hikayesi var diyemem çünkü o döneme ait hatırına gelen anıları anlatmış Kaya Genç, çocukluk ve ergenliğine dönüşler yaparak kurguya renk katmak istemiş. Dil son derece basit. Tekrarlar çok sayıda, örneğin belki onlarca defa “asansöre bindim, asansörden indim”, veya “bisikletimi Albert Heijn’ın önüne bağladım” gibi cümleleri okumak rahatsız edici.
Tuğla büyüklüğündeki kitaplara olan hayranlığını belirten yazar sanırım böyle hacımlı bir kitap yazmak için en az beş kez Rijksmuseum ve gar binası Amsterdam Centraal Station’ın mimarının P. Cuypers olduğunu yazmış. Daha birçok tekrar sadece kitabın sayfa sayısını arttırmış. Birkaç ilginç bilgi dışında büyük çoğunluğu malumatfuruşluk olan bilgileri yazmasını da bu gayretkeşliğine bağlıyabiliriz.
“Yaptım, gittim, gördüm, okudum, yedim, yattım” ile sürüp giden bir metin, hipilikten, toplama kamplarından, yahudilikten, sinemadan, felsefeden, edebiyattan, ressamlardan politikadan kısaca her şeyden biraz serpiştirilmiş. Gençliğinde radikal solcu olduğunu da sıklıkla belirtmesi ilginç geldi bana. Orhan Pamuk hayranı, Murat Belge favorileri arasında.
Özetle 460 sayfayı bitirmek için en motive edici faktör, Amsterdam’da çok iyi bildiğim sokakların, kafelerin, kanal ve köprülerin, müzelerin adlarını okumaktı.
uzun bir müddete yaydığım ve okurken heyecan duyduğum bir kitap oldu. artık çok şey beklenen edebiyat kasma yarışından gına geldiği bir dönemde taze bir nefes gibi geldi, bilhassa tarzıyla. kendi ritmi olan kitapları çok seviyorum ve yalın cümlelerle anlatıyor olması derdi olmadığı anlamına gelmiyor bence. bilakis Evren'in dertleri bireyin dertleri; düşünen, okuyan, araştıran bireyin arayışı, kimi vakit de kayboluşu. hem başka bir şehirde hem de kendi içinde. bu anlamda da sembolik bir anlam taşıyordu bence.
yazarı otobiyografik bile dese bence bu konu üzerinde çok düşünmemek lazım. bu anlamda Şehir romanını özkurmaca olarak okumadım, keyfim katlandı. akışına kaptırdığı zaman Puig-vari kılıyordu. Sanki diyalog dolu bir metin okuyor gibi bir his bırakıyor, ister monolog olsun ister diyalog. Evren'in kendiyle konuşmaları okurun içinde yankı uyandırıyordu. çağımız okurunun olay arayışı bana bazen tuhaf geliyor, illa her romanda olay olacak, belli bir örgü bulunanacak, her yazar da buna tabi olacak diye tutturmaktansa o metnin kendi frekansına ayak uydurmak gerekiyor. bence kolay akan, basit cümlelerle dolu olması kolay lokma bir roman olduğu anlamına gelmiyor. kimi yerde yakından bakma talebi var anlatıcının, bu anlamda görme ve görülme üzerine düşünmeye de sevk ediyor.
yabancı olma, yabancılaşma hâli var. bunu keşfetmek epey iyiydi. edebiyatta klâsik anlamda yapmaktansa çağımız bireyinin tutumunu düstur edinmişti. bu da büyük bir artı benim için. Avrupa edebiyatında hayranlıkla bahsedilen eserlerden bir farkı yok bence Şehir'in. bazı yerlerde durup düşünme ihtiyacı bile hissettim konuyla ilgili. edebiyat ve kitaplarla ilgili bölümleri ve atıfları da kişisel olarak çok sevdiğim bir tercih.
erotizm ve fantazi de görünmeyen kahramanlarıydı bence romanın. kendimize bile itiraf etmek istemediğimiz içgüdüleri Evren'in iç sesinden duymak iyiydi. Amsterdam değil de İstanbul'da olsaydı tüm bunlar neler yaşanırdı? bunu da tahayyül etmek müthiş keyifliydi.. dolayısıyla çağdaş Türk edebiyatı için değişik ve özgün bir deneyim imkânı sunuyor roman. ben çok sevdim ve bir müddet sonra tekrar okumaya karar verdim.
Ümitle başlayıp hayal kırıklığıyla okuduğum bir kitap oldu Şehir. Daha ilk sayfalarında modern bir oryantalizm kokusu yayılan, kendi kültürünü, insanını aşağılama, Batı’yı yüceltme olayına giren bir roman. Kitabın başına koyulan özgeçmişinden (özgeçmiş de öyle böyle değil, Türkiye’yi hiç bilmeyen biri Kaya Genç’i en büyük edebiyat değerimiz sanır) epey bir otobiyografik özellikte olduğu da varsayılabilir Şehir’in. Ana karakterinin “ne kendi hayatını ne de kendini bir romanın merkezine koyacak kadar önemsediği, Flaubert’in öğrettiği gibi yazarken gizlenmek, yok olmak, detaylarda sesini duyurmak” iddiasına (s.147) rağmen.
Yazarın kendini büyük görme, parlatma derdi olduğu anlaşılıyor. Yazdığı bir hikayenin ödül alması üzerine Feride Çiçekoğlu (romana edebiyat dünyasından gerçek isimlerle etkileşimler de yansıtılmış, bu da dikkat çekici) kendisine Tanpınar çizgisinde bir yazar olduğunu söylemiş (s.142). Daha iyisi de var; bugün Amsterdam’ı anlatan bir kitap yüz yıl sonra okunabilirmiş, Ulysess’in Dublin’i 1904’te kalmamış (s.149) nitekim. Tesadüf Şehir de Amsterdam’ı anlatıyor. Ergo Kaya Genç bir Joyce. Tevazuda sınır yok maşallah. Tabii bizim çakma Joyce “Sarphatistraat'tan Spinozastraat 'a doğru ilerledik, Roetersstraat'a saptık. İleriden sola, Nieuwe Achtergracht'a girdik. Sağa, Weesperstraat'a dönerken...” (s.151) gibi şaheser cümleler kuruyor.
Evet, Amsterdam’a bir yüksek lisans programı için bir yıllığına gelen ana kahraman Evren adlı delikanlının bu şehirdeki macerası kitabın konusu. Daha ilk yemeğinde (sonrasında da sıklıkla) domuz yiyor (böyle Batılı olunuyor herhalde), üçüncü gününde kendini Avruplalı olarak görüyor (s.75), evinde hissediyor (s.95). Öyle boş bir hayranlık ki bu “burada portakal suyu yapmayı biliyorlar” (s.76) bile diyebiliyor!
Batı ve Batılılar her fırsatta yere göğe sığdırılamıyor. Ev arkadaşının sevgilisi Hollandalı Sharon’un geğirmesi bile sevimli geliyor (s.112) Evren kardeşimize! Bir gemiden kendisine sarkıtılmış bir merdiven olabilirmiş Avrupa, neden ona sıkı sıkıya sarılmıyormuş (s.234). Amsterdam’a ve onun içinde yer aldığı medeni dünyanın bütününe karşı beslediği sevgi ve minnet duyguları (s.331) göz yaşartıyor. Güzel kokulu Hollandalıların (s.458) yaşadığı burası cennetin ta kendisi olabilir miymiş (s.421)? Şu pasajla da nirvanaya ulaşıyor: “Bir Avrupalıya dönüştüğümü düşünüyordum. Avrupa'nın usullerine, adetlerine alışmıştım. Ahlak ve temizlik konusunda Türkiye'deki standartlar farklıydı. Ahlaklarıyla ilgili bir suçlamayı kabul etmektense suçlamayı yönelten kişiyi öldürmeyi tercih edenler vardı” (s.441).
İstanbul’da nereler ilginç, yaşanabilir sorusuna eskiden hristiyanların ve yabancı konsoloslukların bulunduğu Pera yanıtını veriyor (s.54). Hristiyanlık övgüsü, özentisi ihmal edilmiyor (s.237). Keza Yahudi hayranlığı. Özgürlük ve eşitlik fikirleri büyük oranda temellerini Yahudi kültüründen ve tarihinden almışmış (s.298), neden Türkiye’deki yazarlar Bellow’u, Malamud’u, Roth’u yalayıp yutmamışlar (s.311). Kendine Türkiye’de doğmamış yazarlardan bir dünya kurmakla övünüyor (s.57). Sahte duygusallıktan hoşlanmıyormuş, Türkiye’deki sanata ve kültüre bu yüzden yabancılaşmış (s.124). Kaya Genç kaç Türk ve Doğulu yazar okudu acaba?
Toptancı ifade kullanımında çok rahat. Türkiye’nin siyasetçileri elbette çirkin adamlarmış (s.251). Tacizci Türk erkekleri ne kadar nefret edilsesiymiş (s.255). Sevgilisi Ela da aynı kafadan, İstanbul’a dönmemek için herşeyi yaparmış, burada en kötü koşullarda yaşamak bile Türkiye’deki hayatlarından iyiymiş (s.263). Kulağına küpe takması, balıkçı kazaklar ve kot pantalonlarla bir Fransız entelektüeline benzmesi kız arkadaşını heycanlandırırmış (s.290). Bülent Ortaçgil ve Fikret Kızılok'un erkek olmalarına rağmen böyle dokunaklı ve içten şarkılar söylemiş olmaları, Türkiye'de çevresinde gördüğü erkeklere benzemeyen erkekler de olduğunu kendisine göstermiş (s.437) gibi tuhaflıklar da var.
Modern bir Bihruz Bey aslında Evren ama Araba Sevdası’ndaki karakter bir taşlamayken, buradaki yüceltiliyor. Ve bu haliyle amaçladığının tersine bir farsa dönüşüyor roman.
Acınası yanlışlıkta ahkam kesmeler de cabası. Amsterdam’da bilinmesi gereken çok da bir şey yokmuş, Viyana, Paris, New York gibi tarihiyle meşhur bir Batı kentinde olsaymış böyle düşünemezmiş (s.107) Haydi Viyana, Paris’i geçtik de ilk ismi New Amsterdam olan New York’un tarihini Amsterdam’ın önüne koymasındaki cehalet paha biçilmez! Daha neler var. 1992’de dağılan Çekoslavakya’dan 2004’te hala bu isimle bahsedilmesi (s.38), “esmer saçlı” (s.136), “akademikler” (s.150), “hoşgörü ve tolerans” (s.158), “insan hakkı ihlalleri” (s.165), “Centrum olarak bilinen şehir merkezi” (s.170), “barge olarak bilinen düz gemi” (s.180)/(arkadaşın mavna kelimesinden haberi yok galiba), “Hindistan restoranları” (s.184), koca Rembrandt’ı “zanaatkar” yapması (s.332), “Işıklar Kenti” Paris (s.373) gibi yanlış terimlere, ucube tanımlamalara sıklıkla rastlanıyor. AB karşıtlığı anlatılırken bütçelerinin çok büyük bir kısmını Brüksel’e gönderdikleri iddia ediliyor (s.426), hemen ertesi sayfada ise her Hollanda vatandaşı vergileri aracılığıyla Brüksel’e yılda 180 avro gönderdiği (s.427) söyleniyor, bütçenin çok büyük kısmı buymuş! Bu örnekler ışığında editörlük bakımından yayıncı da sıkı bir eleştiriyi hak ediyor.
Yazarın diğer bir tuhaf özelliği de, neden bahsederse hemen ansiklopedik bilgilerle açıklamaya girişmesi. Müzik grubu, müze, ressam, uyuşturucu türü, şehir, bir terörist eylem, üniversite, YMCA, sütlü çay, vs hiç fark etmiyor.
Yazarlıkla ilgili kesilen ahkamlar da eğlenceli. Yazarlık en mahrem anları, en utandığımız konuları yazmakmış (s.252). Yazarlık, entellektüellik ne kadar çok şey bildiğinizi göstermek üzerine kuruluymuş, bir deneme veya konuşmanızda ne kadar bildiğinizi gösterebilirseniz yazar oluyormuşsunuz (s.253). Şaka değil valla. Dahası da var. Yazarlar romanları, hikayeleri, şiirleri terleriyle, idrarlarıyla, dışkılarıyla yazıyorlarmış bir anlamda (s.334). Korkunç bir dışkılama sahnesi de yazmış (s.416) bu anlayışla! İsim serpiştirme yoluyla bilgisini gösterme yöntemine neredeyse her sayfada başvurmuş. Bir de kibir var ki dayanılır gibi değil. Bir örnek; yeni keşfettiği yazar Dave Eggers’ı Türkiye’de başka kimsenin tanıdığını düşünmüyormuş (s.385).
Bu terimi kullanmaktan pek hoşlanmasam da uzun zamandır böylesine tiksintiyle okuduğum bir kitap olmamıştı.
Lisans ve yüksek lisanstaki ben ile Evren o kadar çok benziyor ki, okurken ağzım açık kaldı. Farklar, isimlerimizdeki harfler kadar.
Evren’e hak vermesem de zaman zaman kendime kızdığım gibi ona da kızsam da onu hep anladım. Bence Kaya Genç de öyle yapmış. Bir kere ona kendi ağzıyla konuşma fırsatı tanımış, bizi doğrudan Evren ile muhatap ediyor. Tam tersi, romanı 3.tekil şahıs ile anlatsaydı, Evren’i hegemonik erkekliğe yem edebilirdi. Ben yazarın, hegemonik erkekliği sorgulayan, basmakalıp toplumsal cinsiyet kurallarına açıkça karşı çıkan, yine de zaman zaman bunlarla sınanan bir karaktere şefkatle yaklaşmasını çok sevdim. Bu zor ve cesaret gerektiren bir şey. Evet, hâlâ. * Evren’in, Şehir’de yani Amsterdam’da, tüm yaşadıklarından bağımsız, hayatı edebiyatla anlamaya çalışmasını çok sevdim. Hele İngiliz ve Amerikan Edebiyatı ile. 😊 Andığı çoğu ismin de kendine ait şehirleri var: Pamuk’un İstanbul’u, Bellow’un Şikago’su, Joyce’un Dublin’i… Kaya Genç’in şehri Amsterdam gibi gözükse de içinde İstanbul’u, Münih’i, Essen’i, Tekirdağ’ı, yersiz yurtsuzluğu ve köksüzlüğü barındıran bir Amsterdam bu. Tam da bu yüzden romanın adı bana göre çok anlamlı. * Romanda sevmediğim tek şey, soru cümleleri. Retorik mi, bilinç akışı mı, karakterin kendisi ile yüzleşme şekli mi, okur ile diyalog mu, arafta kalmak mı, aforizmalardan kaçma yöntemi mi, ben tam anlayamadım. Okurken beni epey yordular. Beni romanın başlarında rahatsız eden ancak Evren’in kendine, geldiği kültüre, olan bitene olan trajik körlüğü ile anlamlandırmaya çalışarak fikrimi değiştirdiğim iki durum daha vardı. İlki, romanın ilk 100 sayfasında bazı cümlelerin bana İngilizceden çeviri cümleler gibi tınlamasıydı. İkincisi ise, yine aynı sayfalarda okura, gözlemleri dışında, her şeyi (tespitler, çıkarımlar, vs.) söylemek istemesi ve sonuç olarak bize bir alan tanımamasıydı. Ben başta bahsettiğim ilk durumu yazarın aslında denemelerini İngilizce yazmasına bağladım, pek hoşuma gitmemişti. Fakat daha sonra Evren’in roman boyunca karakter olarak gelişimini izledikçe, yukarıda bahsettiğim trajik körlüğü açılmaya başladıkça, cümleler doğallaştı, çıkarımlar okura bırakıldı. En azından ben buna yordum. * Kaya Genç’i çevirilerinden ama özellikle denemelerinden tanıyorum. Kurmaca dışını kurmaca gibi yazdığını düşünüyorum, çok da seviyorum. Denemelerinden sonra romanlarını okuduğum yazarlarla aram pek değil hatta Genç’in ilk romanını hayal kırıklığı yaşama ön yargısı ile okumamıştım. Şehir’i iyi ki okumuşum. * Romanı okurken aklıma ara ara Ben Lerner’ın Adam Gordon’ı, Elif Batuman’ın Selin’i geldi. Keşke arkadaş olsalar dedim. Belli mi olur, belki doktorayı beraber yaparlar. 😊 Bu arada hakkını teslim etmeliyim, bizim Evren ne Adam gibi hödük ne de Selin gibi apolitik. 😊