Ümitle başlayıp hayal kırıklığıyla okuduğum bir kitap oldu Şehir. Daha ilk sayfalarında modern bir oryantalizm kokusu yayılan, kendi kültürünü, insanını aşağılama, Batı’yı yüceltme olayına giren bir roman. Kitabın başına koyulan özgeçmişinden (özgeçmiş de öyle böyle değil, Türkiye’yi hiç bilmeyen biri Kaya Genç’i en büyük edebiyat değerimiz sanır) epey bir otobiyografik özellikte olduğu da varsayılabilir Şehir’in. Ana karakterinin “ne kendi hayatını ne de kendini bir romanın merkezine koyacak kadar önemsediği, Flaubert’in öğrettiği gibi yazarken gizlenmek, yok olmak, detaylarda sesini duyurmak” iddiasına (s.147) rağmen.
Yazarın kendini büyük görme, parlatma derdi olduğu anlaşılıyor. Yazdığı bir hikayenin ödül alması üzerine Feride Çiçekoğlu (romana edebiyat dünyasından gerçek isimlerle etkileşimler de yansıtılmış, bu da dikkat çekici) kendisine Tanpınar çizgisinde bir yazar olduğunu söylemiş (s.142). Daha iyisi de var; bugün Amsterdam’ı anlatan bir kitap yüz yıl sonra okunabilirmiş, Ulysess’in Dublin’i 1904’te kalmamış (s.149) nitekim. Tesadüf Şehir de Amsterdam’ı anlatıyor. Ergo Kaya Genç bir Joyce. Tevazuda sınır yok maşallah. Tabii bizim çakma Joyce “Sarphatistraat'tan Spinozastraat 'a doğru ilerledik, Roetersstraat'a saptık. İleriden sola, Nieuwe Achtergracht'a girdik. Sağa, Weesperstraat'a dönerken...” (s.151) gibi şaheser cümleler kuruyor.
Evet, Amsterdam’a bir yüksek lisans programı için bir yıllığına gelen ana kahraman Evren adlı delikanlının bu şehirdeki macerası kitabın konusu. Daha ilk yemeğinde (sonrasında da sıklıkla) domuz yiyor (böyle Batılı olunuyor herhalde), üçüncü gününde kendini Avruplalı olarak görüyor (s.75), evinde hissediyor (s.95). Öyle boş bir hayranlık ki bu “burada portakal suyu yapmayı biliyorlar” (s.76) bile diyebiliyor!
Batı ve Batılılar her fırsatta yere göğe sığdırılamıyor. Ev arkadaşının sevgilisi Hollandalı Sharon’un geğirmesi bile sevimli geliyor (s.112) Evren kardeşimize! Bir gemiden kendisine sarkıtılmış bir merdiven olabilirmiş Avrupa, neden ona sıkı sıkıya sarılmıyormuş (s.234). Amsterdam’a ve onun içinde yer aldığı medeni dünyanın bütününe karşı beslediği sevgi ve minnet duyguları (s.331) göz yaşartıyor. Güzel kokulu Hollandalıların (s.458) yaşadığı burası cennetin ta kendisi olabilir miymiş (s.421)? Şu pasajla da nirvanaya ulaşıyor: “Bir Avrupalıya dönüştüğümü düşünüyordum. Avrupa'nın usullerine, adetlerine alışmıştım. Ahlak ve temizlik konusunda Türkiye'deki standartlar farklıydı. Ahlaklarıyla ilgili bir suçlamayı kabul etmektense suçlamayı yönelten kişiyi öldürmeyi tercih edenler vardı” (s.441).
İstanbul’da nereler ilginç, yaşanabilir sorusuna eskiden hristiyanların ve yabancı konsoloslukların bulunduğu Pera yanıtını veriyor (s.54). Hristiyanlık övgüsü, özentisi ihmal edilmiyor (s.237). Keza Yahudi hayranlığı. Özgürlük ve eşitlik fikirleri büyük oranda temellerini Yahudi kültüründen ve tarihinden almışmış (s.298), neden Türkiye’deki yazarlar Bellow’u, Malamud’u, Roth’u yalayıp yutmamışlar (s.311). Kendine Türkiye’de doğmamış yazarlardan bir dünya kurmakla övünüyor (s.57). Sahte duygusallıktan hoşlanmıyormuş, Türkiye’deki sanata ve kültüre bu yüzden yabancılaşmış (s.124). Kaya Genç kaç Türk ve Doğulu yazar okudu acaba?
Toptancı ifade kullanımında çok rahat. Türkiye’nin siyasetçileri elbette çirkin adamlarmış (s.251). Tacizci Türk erkekleri ne kadar nefret edilsesiymiş (s.255). Sevgilisi Ela da aynı kafadan, İstanbul’a dönmemek için herşeyi yaparmış, burada en kötü koşullarda yaşamak bile Türkiye’deki hayatlarından iyiymiş (s.263). Kulağına küpe takması, balıkçı kazaklar ve kot pantalonlarla bir Fransız entelektüeline benzmesi kız arkadaşını heycanlandırırmış (s.290). Bülent Ortaçgil ve Fikret Kızılok'un erkek olmalarına rağmen böyle dokunaklı ve içten şarkılar söylemiş olmaları, Türkiye'de çevresinde gördüğü erkeklere benzemeyen erkekler de olduğunu kendisine göstermiş (s.437) gibi tuhaflıklar da var.
Modern bir Bihruz Bey aslında Evren ama Araba Sevdası’ndaki karakter bir taşlamayken, buradaki yüceltiliyor. Ve bu haliyle amaçladığının tersine bir farsa dönüşüyor roman.
Acınası yanlışlıkta ahkam kesmeler de cabası. Amsterdam’da bilinmesi gereken çok da bir şey yokmuş, Viyana, Paris, New York gibi tarihiyle meşhur bir Batı kentinde olsaymış böyle düşünemezmiş (s.107) Haydi Viyana, Paris’i geçtik de ilk ismi New Amsterdam olan New York’un tarihini Amsterdam’ın önüne koymasındaki cehalet paha biçilmez! Daha neler var. 1992’de dağılan Çekoslavakya’dan 2004’te hala bu isimle bahsedilmesi (s.38), “esmer saçlı” (s.136), “akademikler” (s.150), “hoşgörü ve tolerans” (s.158), “insan hakkı ihlalleri” (s.165), “Centrum olarak bilinen şehir merkezi” (s.170), “barge olarak bilinen düz gemi” (s.180)/(arkadaşın mavna kelimesinden haberi yok galiba), “Hindistan restoranları” (s.184), koca Rembrandt’ı “zanaatkar” yapması (s.332), “Işıklar Kenti” Paris (s.373) gibi yanlış terimlere, ucube tanımlamalara sıklıkla rastlanıyor. AB karşıtlığı anlatılırken bütçelerinin çok büyük bir kısmını Brüksel’e gönderdikleri iddia ediliyor (s.426), hemen ertesi sayfada ise her Hollanda vatandaşı vergileri aracılığıyla Brüksel’e yılda 180 avro gönderdiği (s.427) söyleniyor, bütçenin çok büyük kısmı buymuş! Bu örnekler ışığında editörlük bakımından yayıncı da sıkı bir eleştiriyi hak ediyor.
Yazarın diğer bir tuhaf özelliği de, neden bahsederse hemen ansiklopedik bilgilerle açıklamaya girişmesi. Müzik grubu, müze, ressam, uyuşturucu türü, şehir, bir terörist eylem, üniversite, YMCA, sütlü çay, vs hiç fark etmiyor.
Yazarlıkla ilgili kesilen ahkamlar da eğlenceli. Yazarlık en mahrem anları, en utandığımız konuları yazmakmış (s.252). Yazarlık, entellektüellik ne kadar çok şey bildiğinizi göstermek üzerine kuruluymuş, bir deneme veya konuşmanızda ne kadar bildiğinizi gösterebilirseniz yazar oluyormuşsunuz (s.253). Şaka değil valla. Dahası da var. Yazarlar romanları, hikayeleri, şiirleri terleriyle, idrarlarıyla, dışkılarıyla yazıyorlarmış bir anlamda (s.334). Korkunç bir dışkılama sahnesi de yazmış (s.416) bu anlayışla! İsim serpiştirme yoluyla bilgisini gösterme yöntemine neredeyse her sayfada başvurmuş. Bir de kibir var ki dayanılır gibi değil. Bir örnek; yeni keşfettiği yazar Dave Eggers’ı Türkiye’de başka kimsenin tanıdığını düşünmüyormuş (s.385).
Bu terimi kullanmaktan pek hoşlanmasam da uzun zamandır böylesine tiksintiyle okuduğum bir kitap olmamıştı.