Ayrıksı bir yazardan ayrıksı bir kitap... Henry Miller yirminci yüzyılın başkaldırıcı yazarlarından. Kapitalizmi reddederken sosyalizmi efendi değiştirme olarak gördü. Anarşizmi Amerikan "doğaya dönüş" geleneğiyle, Beat Kuşağı ve "çiçek çocuklar" ile ilişkilendirilen Miller, Yitik Kuşak içinde de sayılmaz. Miller'ın Uykusuzluk'ta (Insomnia) sözünü ettiği Japon kadın, 1967'de yetmiş altı yaşındayken tanışıp aşık olduğu kabare sanatçısı Hoki Tokuda. Yine bu dönemde yaptığı suluboya resimler de kendi resimleri arasında özel bir bölümü, Insomnia Dizisi'ni oluşturur.. "Henry mitolojik bir yaratığa benziyor. Yazıları ateşli, yıldırım gibi, girift, hain ve tehlikeli. 'Çağımızın şiddete gereksinimi var.' "Yazdıklarının gücünü, o günahtan arındırıcı, yıkıcı, gözüpek, korkunç gücünü seviyorum. Yaşama duyulan hayranlığın, coşkunun, her şeye olan tutkulu ilginin, enerjinin, taşkınlığın, gülüşün ve ansızın patlayan fırtınaların bu tuhaf karışımı aklımı başımdan alıyor. Her şey silinip süpürülü ikiyüzlülük, korku, basitlik, yalancılık. İçgüdünün ortaya konması bu. Birinci tekil kişiyi, gerçek adları kullanıyor; düzenden biçimden hatta kurmacadan bile nefret ediyor." - Anais Nin
Henry Valentine Miller was an American novelist, short story writer and essayist. He broke with existing literary forms and developed a new type of semi-autobiographical novel that blended character study, social criticism, philosophical reflection, stream of consciousness, explicit language, sex, surrealist free association, and mysticism. His most characteristic works of this kind are Tropic of Cancer, Black Spring, Tropic of Capricorn, and the trilogy The Rosy Crucifixion, which are based on his experiences in New York City and Paris (all of which were banned in the United States until 1961). He also wrote travel memoirs and literary criticism, and painted watercolors.
Henry Miller'e zaafım var. Muhteşem bir yazar. Aynı durumları ondan bin kez daha fazla tecrübe etmiş herhangi bir insan evladı onun kadar etkileyici anlatamaz yaşananları. Her cümlesinde Millerlık hakim. Proust, Mişima gibi yazarların özgünlüğü var onda.
Bu kısacık anlatıda da yazarın kadınlarla olan akıl ermez ilişkilerinin yansımasını görüyoruz. Yengeç Dönencesi, Oğlak Dönencesi gibi arsız içeriğe de sahip değil Uykusuzluk. Yazarın son eşi olan Japon bayana karşı, ilişki süresinde ortaya çıkan zaaflarına odaklanıyor.
Miller yaşadığı dönemler içinde hiçbir edebiyat akımına, grubuna; siyasal-politik taraflara dahil edilememiştir. Çünkü eşsiz bir bireyselliği var. En çok bunu ve sadece ona ait olan cümlelerine hayranlık duyuyorum. Dönemdaşlarında olan Amerikan yazarlarda hep bir kusur bulmuşumdur ama onda bulamıyorum. Yine mest oldum.
Ama Uykusuzluk'u yazarın meraklılarına öneriyorum. Yoksa yayımlanan ilk eseri olan Yengeç Dönencesi ile tanışmanızı tavsiye ederim.
Henry Miller’ın henüz okumadığım ama namını çok duyduğum erotizm dozu yüksek diğer eserlerine kıyasla oldukça sakin bir kitap bu. Küçücük olmasına rağmen okurken büyük bir zihinle karşı karşıya olduğunu hissediyor insan. Miller, aşık olduğu bir Japon kadını anlatıyor gibi ama aslında daha çok kendini, kendi aşık olma biçimini, saplantısını, tutkuyla ilişkisini anlatıyor ki bence hepimizin hayatımızın belirli dönemlerinde düştüğü dehlizler bunlar. Zaman zaman bilinç akışının serbestliği yorsa da, ilginç bir okuma deneyimiydi diyebilirim. “Aşka inanabilsen, onun gereklerini yerine getirebilsen mükemmel olur. Yalnızca bir ahmak, katıksız bir aptal becerebilir bunu. Bir tek o özgürdür derinlere inmeye ve göklerde fink atmaya. Masumiyeti korumaya alır onu. Kendisi korunma isteğinde bulunmaz.”
Yaşlılığında (76) aşık olup evlenen Henry Miller’den tam beklendiği gibi aykırı bir anlatı. Kendisiyle dalga geçmek güzel bir şey. Uykusuzluk kitabın sonlarına doğru bir cümle içinde geçiyor. Hepsi bu. Hepi topu 50 sayfa. Çerez niyetine.
Bir yazarı okumaya, yazdığı kısacık bir kitaptan başlamak iyi bir fikir değildir genelde. Bunu daha evvel buraya yazdıysam da bile bile gidip böyle bir hata yaptım. Bu sebeple kitap hakkında düşündüklerim çok ciddiye alınır şeyler değil büyük ihtimalle.
Yaşlılığı, yaşlıların hayatlarını, sorunlarını ve aşklarını ele alan kitapları seviyorum. Tanizaki, Philip Roth, Marquez'in bu temaların etrafında gezinen romanlarıyla ilgili de yazmıştım daha önce. Hacim olarak bu eserin iki katı civarında olmalarından dolayı kıyaslamak belli bir ölçüde acımasızlık olsa da, okuyucuya verdiği hissiyat bakımından ölçüt alabileceğimizi düşünüyorum. Uykusuzluk, özyaşam öyküsü izleri barındırsa da adını saydığım diğer kitaplara nazaran daha özgün, daha ilginç. Bunu kabul etmekle birlikte, bana herhangi bir duyguyu geçiremediğini, durumunu yahut ruh halini önemsememi sağlayamadığını, zira bir özdeşlik kuramadığımızı düşünüyorum. Aforizmavari cümleler yerine bu özdeşliği sağlamak tercih edilesi değil miydi? Bence öylesi daha güzel olurdu.
Tabii şunun da farkındayım, bu kitabı okuyan düşünceli okur, bir yazarın salt yaşlılık temasını incelemesini okumak için değil, Henry Miller'ın kendi hayatından yarattığı yazarlığını takip edebilmek için de okuyor, ki bu noktada benim en başta vurguladığım hataya dönüyoruz.
“First it was a broken toe, then a broken brow, then a broken heart”.
At the age of 75, Henry Miller fell in love with and pursued a woman named Hiroko Tokuda, who would become his fifth, and final, wife.
This handwritten short book is beautifully written, and full of romantic notions, but made me sad at the genuine longing and loneliness Miller felt at the time.
“I used to get down on my hands and knees and try and look for an ant or a cockroach to talk to”.
Tokuda is quoted for saying some rather unpleasant things about him after his death, which makes it all the more heartbreaking that, despite going on to marrying her, he would never understand anything about her or her culture, no matter how much he tried.
Henry Miller ile tanışmış oldum, hem de oldukça yaşlı olduğu bir dönemi ile. Japon bir kadına olan aşkını kaleme almış. Beat kuşağı kokuyor buram buram. Çok çok kısa bir kitap olduğu için yeterince tanıyamamışım gibi hissediyorum. Bu yüzden de Yengeç Dönencesi ve Oğlak Dönencesi ile yazar ile yolculuğuma devam edeceğim.
Aşk kapısız ve penceresiz bir hapishane olabilir; insan girip çıkmakta serbesttir ama hangi beklenti uğruna? Şafakla özgürlük de gelebilir, dehşet de. İnsanın sırtında deli gömleği varsa aklın bir yararı olmaz.
Her şey uykusuz bir geceyle başladı… Uykusuzluk ya da bir diğer adıyla Şeytan İş Başında, Henry Miller’ın düşüncelerden uyuyamaması ve gecenin üçünde zihninden akan her şeyin sayfalara dökülmesiyle oluşmuş muhteşem bir eser. Miller’ın kalemi o kadar etkileyici ki bu kısacık kitabın bütün satırlarının altını çizebilirim. Uyku tutmayan bir gecede okumuş olmam belki de kitabın etkisini katlamış olabilir:
“İlkin kırık bir ayak parmağıydı soru, sonra kırık bir yüz ifadesi, en sonunda da kırık bir kalp. Ancak bir yerde de söylediğim gibi insan kalbi çok dayanıklıdır, yok edilemez; kırıldığını ancak belleğinde canlandırabilirsin. Asıl tokadı yiyen insanın ruhudur ama ruh da güçlüdür, istenirse eski canlılığı kazandırılabilir ona.”
Miller’ın özenli dil kullanımı, kelime tercihi, vurucu ifadeleri, çarpıcı benzetimleri ve tokat gibi çarpan açık sözlülüğüne hayran kalarak okudum bütün kitabı. Aşkı bu kadar sade ve ayakları yere basar şekilde, bu kadar içselleştirerek yazan bir yazara ender rastlanır. Her kelimesiyle bu denli bağlı kurabildiğim muazzam bir keşif oldu.
Miller bir Japon şarkıcıya vurulmasının ardından yaşadığı platonik süreci, bu sürecin psikolojik etkilerini insomni kafasıyla bilinç akışı tarzında yazıyor. Kendini ve hissettiklerini sorgularken bir yandan da kültür çatışmalarını, aşkı ve gençlik heyecanlarını monolog şeklinde tartışıyor. Uykusuzluğun şeytanın oyun alanı olduğundan yakınıyor Miller ve bütün tatsız ve kötü düşüncelerin bu saatlerde insanı vurduğuna değiniyor. Şeytan ise:
“Uçurumdan itmez seni - yalnızca kenarına dek getirir. Ve orada artık onun elindesindir, ne yapacağı insafına kalmış demektir. Ben iyi tanırım Şeytan’ı; yollarımız çok sık kesişti onunla. Beceriksiz bir ip cambazı gibi ipte yürümeni keyifle izler. Ayağının kaymasına seyirci kalır ama düşmene izin vermez.”
Söyleyecek söz bırakmıyor Miller. Şeytan ancak bu kadar güzel betimlenebilirdi. Bütün kitabı ağzımın suyu akarak okumama sebep olan çeviri de muhteşem. bu sebeple yeni keşfettiğim Notos Kitap’a da teşekkürleri bir borç biliyorum. Kendimden binlerce parça bulduğum bu küçük dev dünyayı herkese tavsiye ediyorum:
“Zamansız doğmuş insanlar vardır; ülkesiz, sınıfsız ve geleneksiz doğmuş insanlar vardır. Yaşamı tek başına sürdürmeyi seçenler değil tam olarak; sürgünler, gönüllü sürgünler. Bunlar her zaman da duygusal değildir: belirli bir şeye ait değillerdir yalnızca - yani hiçbir yere ait değildirler.”
Hayat hikayesiyle de beni etkileyen Henry Miller,76 yaşında tanıştığı Hoki Tokuda’yı anlatıyor Insomnia’da.Ona duyduğu korkuyu,aşkı,merakı belki biraz da saplantıyı.Ve aşkı deşiyor,her parçasını inceliyor büyük bir dikkatle hatta biraz da (yaşının verdiği etkiyle) tutuklukla.. . Miller teşhircilikle suçlanan ve seçtiği cesur konularla adından sıkça söz ettiren bir yazar.Ancak bu hikayesi(aslında iç dökümü) kadınları yüceltmiyor,aşağılamıyor ya da onları arzu nesnesi haline getirmiyor sanılanın aksine.Sadece tercihlerinden bahsetiyor ve bu konuda oldukça dürüst davranıyor. . “... sözlerime kulak verin,işin içine aşk girdiğinde hiçbir şey,hiç kimse,hiçbir durum o denli gülünç olamaz.Azıyla yetinemediğimiz tek şey aşktır.Ve yeterince veremediğimiz de odur.”
Ölmeden Önce Okunacak 1001 Kitap listesinde de yer alan Yengeç Dönencesi ve Oğlak Dönencesi uzun süredir rafımda bekliyor ama ben Henry Miller uykusuzluk ile Miller’a da tersten başlamış oldum. Pişman mıyım? Hayır! Bazı kitapların özellikle bazı zamanlarda karşıma çıktığına inanıyorum ve bence bu kitap da öyle yaptı. Durumlarımız birbirinden farklı olsa da bazı yerleri ve çoğu hissi tamamen aynıydı. Çoğu insan büyük, kalın kitaplardan korkar ama ben genellikle yüz sayfanın altında olanlardan korkarım. Henry Miller uykusuzluk ile bunun nedenini tekrar hatırlattı bana: biz pazar günü saf saf ‘okuyuvereyim’ dedim, her sayfada en az üç tokat yemiş olsam 53 sayfada 159 tokat yemiş oldum ve neredeyse her sayfanın en az yarısının altını çizdim. Bir yandan yalnız olmadığımı hissettirdi, bir yandan da daha bir depresyona sürükledi sanki beni…
“Belki de âşık olduğumu sanıyorum yalnızca. Belki de yalnızca açtım, yalnızlık çekiyordum; herhangi birinin oyuncak bir tabancayla vurabileceği bir hedeftim.”
Bunun gibi, “evet, işte buydu o his’” dediğim yerler işte altını çizdiklerim de. Konu aşk olunca işler o kadar değişebiliyor ki. Bin bir çeşidi var, hiçbiri birbirine benzemiyor, okurken ya da izlerken size aynı şeyleri hissettiremiyor ama bazen de işte farklı zamanlarda, farklı yerlerde, hayatımızın farklı dönemlerinde, farklı insanlar olarak aynı şeyi yaşamışız gibi geliyor. Ve bu da sanırım kitap okumayı sevmemin en büyük nedenlerinden biri. Henry Miller uykusuzluk ile bunu da yeniden hatırlatmış oldu bana.
"zamansız doğmuş insanlar vardır; ülkesiz, sınıfsız ve geleneksiz doğmuş insanlar vardır. yaşamı tek başına sürdürmeyi seçenler değil tam olarak; sürgünler, gönüllü sürgünler. bunlar her zaman da duygusal değildir: belirli bir şeye ait değildirler yalnızca - yani hiçbir yere ait değildirler."
"Umutsuz bir aşk çökmüşse gönlüne sabahın üçünde, özellikle onun orada, yerinde olmadığı kuşkusuna kapıldığında telefon etmeyi gururuna yediremiyorsan, ister istemez içe dönüp kendinle baş başa kalırsın; o anda akrep gibi sokarsın kendini ya da hiçbir zaman postalamayacağın mektuplar yazarsın ona, ya da odanda volta atarsın, hem küfür hem dua edersin, sarhoş olursun, ya da kendini öldürecekmiş gibi davranırsın.
Bu gidişat bir süre sonra tatsızlaşır, bıktırır insanı. Yaratıcı biriysen -ama unutma, o anda boktan bir durumdasın- acılı anlardan ortaya elle tutulur bir şeyler çıkarabilir miyim diye sorarsın kendine. Ve işte bir gece saat üç sularında başıma gelen tam da buydu."
Bu sözleriyle tavlamıştı beni Henry Miller. Ne zamandır okumak istiyordum Insomnia'yı. Sonunda okuma şansım oldu ama açıkçası büyük bir hayal kırıklığı yaşadım. Daha derin daha dokunaklı bir anlatım beklerken, aşkı yüzünden umutsuzluğa kapıldığı anlarda kendine bol bol acıyan bir adamın sızlanmalarından ibaret gibi geldi. Değindiği bir iki konu dışında sevdiğimi söyleyemeyeceğim.
Henry Miller ile tanışmak için doğru kitap mı bilmiyorum. Ama ben çok sevdim. Nevi şahsına münhasır derler ya işte Miller ve onun kalemi. ‘Yaşamım her şeyden daha gerçek ve benim için önemli olduğundan hayal ürünü kişiler ve olaylar aramaya gerek görmedim’ demiş yazar dolayısıyla kitapta geçen aşk Miller’ın yetmiş altı yaşındayken tanıştığı Japon kabare sanatçısı Hoki Tokuda’ya duyduğu aşk ve kısacık bir insomnia hikayesi...
“Müzik,yüzü olmayan ruhun kahrolası kenar dikişidir. Aslında müzikten nefret ediyordu o. Boş bir insandı aslında.”
“Şimdi birazda Şeytan’dan söz edelim, ada batasıca! Çünkü işin içinde onun da rolü var, adım gibi biliyorum bunu, hem de önemli bir rolü var diyebilirim. … Şeytan’ı iyi tanıyorsam, “ İçgüdülerine güvenme, sezgilerinden uzak dur,” der o. Bizim insan kalmamızı ister- hem de insandan fazla insan. Düşüşe geçmişsen bunu sürdürmen için itici gücünü kullanır. Uçurumdan aşağı itmez seni -yalnızca kenarına denk getirir. Ve orada artık onun elindesindir, ne yapacağı insafına kalmış demektir. Ben iyi tanırım Şeytan’ı; yollarımız çok sık kesişti onunla. Beceriksiz bir ip cambazı gibi ipte yürümeni keyifle izler. Ayağının kaymasına seyirci kalır ama düşmene izin vermez. “
Miller bilinç akışının en güzel örneğini sergilemiş. Olağanüstü vurucu cümleleri ve bireyselliği/benzersizliği beni inanılmaz etkiledi. Japon bir kadına olan aşkını sıra dışı betimlemelerle ifade etmiş. Uykusuzluğu atfettiği şey ise gerçekten muazzam!
Hermann Hesse’nin de dediği gibi; “Aşkta yalvarmak ve istememek olmamalıdır…”
“Sabahın üçünde, dördünde ve beşinde sıçrayarak uyanıp kendimi duvarlara yazı yazmaya verdim : “ Senin suskunluğunun hiçbir anlamı yok benim için; benim suskunluğum seninkini bastıracak”…”
"Umutsuz bir aşk çökmüşse gönlüne sabahın üçünde , özellikle onun orada , yerinde olmadığı kuşkusuna kapıldığında telefon etmeyi gururuna yediremiyorsan , ister istemez içe dönüp kendinle baş başa kalırsın ; o anda akrep gibi sokarsın kendini ya da hiçbir zaman postalamayacağın mektuplar yazarsın ona , ya da odanda ileri geri volta atarsın , hem küfür hem dua edersin , sarhoş olursun ya da kendini öldürecekmiş gibi davranırsın... Bu gidişat bir süre sonra tatsızlaşır , bıktırır insanı... Yaratıcı biriysen acılı anılardan ortaya elle tutulur bir şeyler çıkarabilir miyim diye sorarsın kendi kendine... Ve işte bir gece saat üç sularında başıma gelen tam buydu... Birden karar vermiştim çektiğim acıyı kağıda dökecektim... "
Ne diyebilirim ki,mükemmeldi...
This entire review has been hidden because of spoilers.
Çok kısa bir kitap ve yazarın okuduğum ilk kitabı.
Yazarın dili, tarzı, üslubunu bu kısa kitapla değerlendirmek pek gerçekçi olmaz zira ilgili bağlamda çıkarsınım yapabilmek için pek de fazla veri yok. Bu nedenle notum sadece ve sadece kitabın içeriğine dair ki içeriğinin çok da tarzım olmadığını söyleyebilirim.
Ne diyecegimi bilemiyorum ilk kez. Sevdigini soyledigi seyi birkaç sayfa sonra lanetleyen ya da sevmedigi birseyi goklere cikarabilen bir bütünlüğü olmayan gorusler toplami diyebilirim bu kitaba.
Ama hayat dolu cumleleri, Japon kadinlarina ve diline duydugu sevgi baglilik -artik ne derseniz farketmez-, ozellikle de yaratıcı olan alayciligi insani kolaycs ele geçiriyor.
Japonca Fransızca söylemlerin kültürle harmanlanmış ezgileri vardı kitapta çok sevdim. Aşk'ın hissiyatını öyle naif anlatmış ki, çok sevdim. Storytel uygulamasından dinlediğim bu akıcı kitapta sıklıkla şuan altını çizmek lazım dediğim pek çok cümle oldu. Kitapta Herman Hesse den sıklıkla alıntılama olduğu için Hesse gelecek okumalar listesine eklendi. :)
Türkçe, Japonca, Fransızca, İngilizce ve Japon kadınlarının dilinden anlatılan aşkın uykusuzlukla tekrarlayan yüzünü içeren bir iç tartışma metni. Kitap: "seni seviyorum" demenin erken olduğunu anlatmak üzere kurgulanmış. Bir de Herman Hasse isimli yazardan alıntılar var; "Aşkta yalvarmak ve istemek olmamalıdır..." "Aşk kesinliğe varmak uğruna kendi yolunu bulma gücüne sahip olmalıdır."
Yazarın da tanımladığı gibi, "İnsanın sırtında deli gömleği varsa aklın bir yararı olmaz.". İşte bu yüzden vakitli ve vakitsiz uykular, arayışlar ve aşkların peşinde resim çizen bir yazarın sulu boya tonları arasında yeni notalar keşfettirebilecek bir rutinin içine düşmesi "deli gömleği" emaresidir.
Az sayfalara sahip olan bir kitap için fazla yüzeysellikten uzaktı. İlk iki sayfa müthiş sarsıcı cümleler içeriyordu. Henry’nin japon bir kadına aşık olmasıyla başlıyor kadın belli mekanlarda şarkıcılık yapıyor sonunda henry için kötü bir tecrübe oluyor. Tamamen henry’nin iç dünyasına yönelik bir anlatım mevcut. İnsanın acılı anlarından, en karanlık düşüncelerinden bile bir şeyler yaratma çabası, bence oldukça derin bir felsefi sorgulama içeriyor. Kendini kaybettiği anlarda bile yaratıcı bir şeyler üretme arayışına giriyor. Ruhunda yaralar açılmasını ve bunun sonucunda geçirdiği buhranların hepsini sulu boyayla tuvale aktarıyor. İçsel bir çatışma, umutsuzluk ve yalnızlıkla şekillenen o duygusal yoğunluk, insanın kendini kaybetme ve yeniden bulma çabalarıyla derinden bağ kurması, varoluşa yaptığı atıflarıyla henry’nin kalemini etkileyici buldum. Sonuçta, bu kitap hem çok samimi hem de sorgulayıcı bir yapıya sahip. İnsanların kendileriyle ve dünyayla ilgili derin düşüncelere daldığı anlarda bu tür kitaplar daha fazla anlam kazanabiliyor. Ancak eğer o ruh halinden uzaksanız, bu tür bir yazının etkisi daha yüzeysel kalabilir.
Tai - knyga, kurią laaabai ilgai norėjau perskaityti ! Pamačiau šį H.Millerio darbą TV seriale, kai vienas iš aktorių jį tariamai ,,skaitė”. Tai ne pirmas kartas, kai serialas netyčiom ( o gal tyčiom ?) pasiūlo gerą knygą, tai ir šis kūrinys patraukė akį. - Pirmiausia, reikia pabrėžti, kad tai 1970 m. darbas, todėl jį atrasti man buvo labai sunku. Nepavyko gana ilgą laiką, kol vieną dieną sumąsčiau gerokai daugiau panaršyti internete ir ištraukt ją iš kokių nors “juodų” šaltinių ( nes “baltieji” šaltiniai, pvz., amazon siūlo šios knygos originalą įsigyti nuo 40 svarų iki 800 eurų, kas, mano akimis, yra kosmosas mokėti už labai abstraktų biografinį kontekstą). Kągi, pasirodo, internetas tikrai visagalis ir pilnas įdomybių, tad pavyko išsiversti be kišenės ištuštinimo ! :D
Bet ar visas šis vargas vertas to, ką perskaičiau ? Daugiau būčiu linkusi sakyti, kad ne. Autorius iš esmės labai neišsiplėsdamas papasakoja apie savo meilę japonei, išreiškia tą meilę įvairių minčių vandenynais, tačiau kaip knyga buvo pradėta vidury kažkokio konteksto, taip ji ir baigėsi - vidury nieko, o aš visai ne to tikėjausi.
Paprastai tariant, Milleris parodo, ką jis jaučia. Kontekstas surašytas taip, lyg tikrai imi tikėti jo nemigos priežastimis. Aš galbūt perskaityčiau knygą dar kartą vien dėl to, kad dar labiau išjausčiau autoriaus vidinę nuotaiką, tačiau bendras verdiktas būtų toks, kad skaityti šios trumputės biografijos - nerekomenduočiau. ;)
Patikusių minčių buvo nemažai, tačiau būtent įstrigo ši : “In a bamboo forest you may get lost, but you can always see the stars above.” :)