Bu kitabı okurken bir kez daha hatırladım ki (sanki unutuyoruz da :p) tarihin utançlarla dolu olduğunu söylemek hiç de abartı olmaz.
Hiçbir savaş ölümsüz ve acısız değildir, üstelik tarih de her zaman gerçeği yazmaz. Bildiğimiz tek bir değişmez var, filler tepişirken, her zaman çimenler ezilir.
Üzerinden yüz yıldan fazla zaman geçmesine rağmen, bugün hala benzer faciaları yaşıyor olmamız trajikomik. İnsanlık sanki aynı yerde sayıyor, acının dili, mekanı ve zamanı değişse de özü hiç değişmiyor.
Ahmet Altan’ın karakterlerine gelince… Ne bütünüyle beyazlar ne de siyah. Arada kalmışlıkları, zaafları, kafa karışıklıkları, suskunluklarıyla gri olmaları beni çok sevindiren bir nokta oldu. Bu grilik, hikayeyi daha sahici kılıyor çünkü gerçek hayat da böyle.
Kitap hakkında okuduğum yorumlarda beni rahatsız eden eleştiri kitabın 'taraflı' olduğu iddiasıydı. Oysa kitabın birçok yerinde diğer tarafın da acısına, kaybına ve insani yönüne temas edildiğini düşünüyorum. Anlatılan şey, bütün bir tarihin hükmü değil zaten seçilmiş bir hikayenin, belirli bir pencereden aktarımı. Bir tarafın hikayesini dinlemek, diğer tarafın acısını inkar etmek anlamına gelmiyor.
“Tarih el feneri gibidir; nereye tutarsan orayı aydınlatır, gerisi karanlıkta kalır. Fenerin nereyi aydınlatacağına da feneri tutan el karar verir.”
Kitap zaten konusu ve tarihle harmanlanmış öyküsüyle çok akıcı, çok iyiydi.
O Yıl'ın bana anımsattığı iki kitap vardı, eğer bu kitabı okuyup beğendiyseniz onları da tavsiye ederim: Elveda Saraybosna ve Adsız Roman.