“Ve bir şey daha söyleyeyim bak, aşk gelecek değildir Lora, geçmiştir. Benim kemiklerimden ve etimden ve kanımdan, senin damarlarından ve tükürüğünden doğmuştur aşk. İki insan birbirinin yarınına değil, hakikatine âşık olur. Tarihin fırlatıp o âna attığı iki çıplak varlığız biz. Biz. Yani âşıklar.”
Farklı dünyalardan iki insan: Arda ve Lora. Onları zorlu bir ilişkinin ana karakterleri yapan şey ne olabilir? Tesadüf mü, yoksa ikisinin de varoluş hikâyesinde saklı bir sebep mi? Her Şey Normalmiş Gibi’de genç bir adamın gözünden bakıyoruz yaşadığımız kaotik günlere. Onunla birlikte hem sevdiği kadını tanımaya ve anlamaya çalışıyoruz hem de son dönemin siyasi ve toplumsal atmosferini yeniden gözden geçiriyoruz.
Gaye Boralıoğlu, bir ucu İstanbul’un göbeğinde diğer ucu Diyarbakır’ın rüzgârında gezinen bu hikâyeyi anlatırken, bizleri ikili ilişkiler, varoluş meselelerimiz ve haletiruhiyemiz üzerine düşünmeye davet ediyor. Bazen gayet gerçekçi, bazen masallarla, mitlerle bezenmiş bir dilin imkânlarını ustaca harmanlayarak bizi şu soruyla baş başa bırakıyor: Yaşadığımız çağda sahici bir aşk mümkün mü?
İstanbul’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Edebiyat Fakültesi’nde sistematik felsefe ve mantık okudu, aynı bölümde yüksek lisans yaptı. Gazeteci, reklam yazarı ve senaryo yazarı olarak çalıştı. Atıf Yılmaz’ın yönettiği “Eylül Fırtınası” filminin senaryosunu yazdı. İlk kitabı Hepsi Hikâye 2001’de, fotoğraflar üzerinden kurguladığı romanı Meçhul 2004’te, Aksak Ritim 2009’da, Mübarek Kadınlar 2014’te İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. Bir gençlik romanı olan İçimdeki Ses, Günışığı Kitaplığı’ndan 2013’te çıktı. Kitapları ve öyküleri çeşitli dillere çevrildi. “Mi Hatice” adlı öyküsü kısa film olarak çekildi ve çeşitli festivallerde ödüller aldı. Aksak Ritim ile 2011 Notre Dame de Sion Edebiyat Ödülü Mansiyonu’nu, Mübarek Kadınlar ile 2015 Yunus Nadi Öykü Ödülü’nü kazandı. Almanca’da Der Fall Ibrahim adıyla yayınlanan Meçhul romanı 2017 Frankfurt Kitap Fuarı’nın “Satırlar Arasında” programına seçildi.
Herhalde hepimizin son yıllarını tarifleyecek en iyi ifade bu: "her şey normalmiş gibi." Hepimiz üzerimize boca edilen, maruz kaldığımız onca tuhaflığın, kaygının, şiddettin, endişenin içinde her şey normalmiş gibi yaşamaya, kafamızdaki normali ite kaka adapte edip içinde kalmaya çalışıyoruz. Gaye Boralıoğlu'nun son romanı da bu gerçekliğin içinde geçen bir hikaye, ön yüzünde aşk, arkadaysa bir memleket panoraması hikayesi.
Bir tür apati içinde yaşayan bir genç adam olan Arda'yla, umudunda ve mücadelesinde direten bir genç kadın olan Lora'nın aşk hikayesi bu. İlişki bitmiş, Lora Arda'yı terk etmiş, ayrılık Arda'nın apatisine apati katmış, biz de kendisinin hayıflanan sesini dinliyoruz romanın başında. Arda ve Lora arasındaki ikiliğe romanda başka ikilikler eşlik ediyor, İstanbul'un iki yakası arasındaki ikilik, ülkenin doğusu ve batısı arasındaki ikilik... Ve fakat Arda'nın hayıflanan sesinin yavaş yavaş değiştiğine de şahit oluyoruz, bütün büyük aşklar dönüştürücüdür şüphesiz, kimi yaşanırken kimi bitişiyle değiştirir insanı; bu da farklı değil, ayrılık Arda'yı dönüştürüyor, bu dönüşümü de izliyoruz.
Arda'yı değiştiren Lora'nın yokluğu oluyor, bu kitabın meselesinin var olanlardan çok yok olanlar olduğunu hissettim bitirince. Arda'nın örneğin Diyarbakır ziyaretinde konuşulanlardan çok susulanlara takılması, kelimelerin yokluğu, normalin yokluğu, huzurun, güven duygusunun yokluğu, elbette normalin yokluğu. Bu son derece gerçekçi, ayakları katı gerçekliğe basan anlatının içinde bolca masal da saklı; Lora'nın hikâyeleri kabusa benzer gerçekliği rüyamsı bir şekle büründürüyor. Belki de buradan çıkmanın tek yolu hikâyeler anlatmak olacak ki Gaye Boralıoğlu'nun kitabı da başlı başına bu girişimin bir parçası gibi okunabilir. İnatla, dirençle anlatmaya devam etmek.
Her ne kadar öyküyü Arda'nın ağzından dinlesek ve onun idealize ettiği bir Lora'yı okusak da, yazarın her iki karakterine de eşit mesafede durduğunu, birini yüceltirken diğerini yermediğini -ki anlatı buna çok müsait aslında- de söylemem lazım, bu da bana iyi geldi.
Şu cümleyle bitsin: "Yoklukta boşluk var, yoksunlukta ise umut. İşte o umut insanı öldürüyor."
Gaye Boralıoğlu’nun yeni romanı “Her Şey Normalmiş Gibi” nin (İletişim yay.) anlatıcı kahramanı Arda ilk bakışta Yusuf Atılgan’ın Aylak Adamı’nı anımsattı bana. Hukuk fakültesini bitirmiş ama avukatlık yapmıyor, daha doğrusu bir işi yok. Üsküdar’dan İstanbul’un tarihi manzarasına bakan bir evde oturuyor, geçim derdi yok. Günlerini tamamen boş bir şekilde geçiriyor. Herhangi bir ilgi alanı, hobisi de yok. Arkadaşları yok ya da onları aramıyor. Tek tutkusu, takıntısı sevgilisi Lora gibi görünüyor. Aylaklık yanını gözardı edersek Arda, belki de toplumun büyük bir kesimini temsil ediyor. Bir tür hayatta kalma mekanizması olan bilinçli bir ilgisizlik içinde. Kendi küçük dünyasında, her şeyin "normalmiş gibi" aktığı bir illüzyonu yaşıyor.
Sevgilisi Lora ise onun tam tersi karakterde. Unutulmak istenen, "normalmiş gibi" davranılarak üstü örtülen gerçeklerin peşinde, kararlılıkla inandığı değerleri savunan bir kadın. Lora, "kurban" rolünü reddeden, kendi hikâyesinin peşine düşen, dünyayı değiştirmek isteyen iradeli bir kadın. Sadece bir kadın kahraman değil, aynı zamanda romanın gizem, vicdan ve hafıza katmanlarını üzerinde taşıyan sembolik bir figür.
Arda "bilmemeyi", Lora ise "unutmamayı" temsil ediyor. Zıtların birliği, zıtların aşkı diye düşünebiliriz. Zaten bir aşamada Lora, Arda’yı terk etmiş ve özlenen eski sevgili konumunu almış.
Lora, Arda ve biz okurlar için bir kapalı kutu. Onun geçmişi, kökenleri ve gerçek amacı bir sis perdesinin arkasında. Bu gizem hali, aslında Türkiye’nin "görünmez kılınan" meseleleriyle örtüşüyor. Lora, bilinmezliğiyle Arda’yı konfor alanından çıkarıp merakın ve gizemin içine çeken bir mıknatıs işlevi görüyor.
Lora, anlatının "hakikat" arayışını temsil ediyor. İki farklı dünya arasında bir köprü oluyor. İstanbul’un modern, seküler ve bazen yüzeysel dünyası ile Diyarbakır’ın kadim, yaralı ve politik dünyası Lora’nın şahsında birleşiyor. Arda’ya "başka bir hayatın" var olduğunu gösteriyor.
Arda’nın dönüşümü entelektüel bir merakla değil, duygusal bir sarsıntıyla başlıyor. Lora’ya duyduğu aşk, onu sadece bir kadına değil, o kadının taşıdığı hafızaya ve coğrafyaya da bağlıyor. Ona ulaşmaya çalışırken kendi konforlu kabuğundan çıkmak zorunda kalıyor. Aşk burada bir hakikat arayışına dönüşüyor.
Lora’yı aramaya başlaması ve İstanbul’dan Diyarbakır’a gitmesi ile Arda belirsiz de olsa bir değişim yaşıyor ve farkında olmaya başlıyor. Diyarbakır’da ona anlatılanlar ve sezdirilenler duyarlılığının artmasına neden oluyor. Eski nikbin halinden biraz da olsa sıyrılıp ülkeye, çevresine ve tabii Lora’ya daha dikkatle bakmaya başlıyor ve gerçekte Lora’nın kim olduğunu, ülkede, çevresinde neler olduğunu, yaşandığını anlamaya çalışıyor. “Kayıtsızlık" kabuğunu kırıp "tanıklık" mertebesine yükseliyor. Anlamaya çalışıyor ama kafası karışık.
Arda’nın Diyarbakır’a gidişi, içsel dönüşümünün mekânsal karşılığı. İstanbul’da "haberlerde izlediği" veya "uzaktan duyduğu" hikayeler, orada ete kemiğe bürünüyor. Arda, o güne kadar bildiği "doğru" ve "yanlış" kavramlarının, coğrafya değiştiğinde nasıl muğlaklaştığını görüyor. Bakış açısı genişliyor. Kendini artık sadece kendi hayatından değil, başkalarının acılarından da sorumlu hissetmeye başlıyor. Bu, ergenlikten gerçek bir yetişkinliğe, bireysellikten toplumsallığa geçiş evresidir. Romanın ilerleyen sayfalarında Arda ile Lora arasında yaşananın kırık bir aşk hikayesi değil bir farkındalık yolculuğu olduğunu anlıyoruz.
Diyarbakır seyahati sonrasında Arda artık eski Arda değildir. Romanın başındaki o "her şey normalmiş gibi" davranan adam değildir. Duyduklarını görmezden gelme aşamasından, hakikati dile getirme ihtiyacına evrilmiştir. Arda’nın dönüşümü bir vicdani uyanıştır. Artık huzurlu ama kör bir hayat yerine, huzursuz ama gören bir zihni tercih etme noktasına gelmiştir.
Peki Lora ne kadar gerçek? İyi bir masal anlatıcısı olduğunu Gaye Boralıoğlu’nun metin içinde verdiği masal örnekleriyle anladığımız Lora belki de bizzat bir masal kahramanı. Hem var hem yok. Ete kemiğe bürünmüyor, sadece Arda’nın anlattıklarıyla var oluyor. Belki Arda da bize bir masal anlatıyor diye düşünüyoruz bir an.
Lora karakterini analiz ederken onun hem ete kemiğe bürünmüş bir kadın hem de Arda’nın vicdanını temsil eden bir sembol olduğunu söylemek mümkün. Lora, Arda’nın bilinçdışının bir tezahürü gibi. Arda’nın "normal" dediği her şeyi Lora, varlığıyla "anormal" kılıyor. Bu bakış açısıyla Lora, Arda’yı kendi mağarasından çıkarıp hakikatin yakıcı ışığına taşıyan bir rehber gibi. Toplumsal perspektiften bakıldığındaysa Lora, Türkiye’nin halının altına süpürdüğü meselelerin (faili meçhuller, kimlik çatışmaları, kayıplar) gösteren bir simge halini alıyor. Lora, "etkisi gerçek, varlığı ise bir rüya kadar sarsıcı" bir karakter. Arda için o, uyanmak zorunda olduğu rahatsız edici bir rüya. Eğer Lora bir hayalse bile, bu Arda’nın kendi kendine kurduğu bir hayal değil, coğrafyanın Arda’nın rüyalarına sızan "ortak bilinci".
Her Şey Normalmiş Gibi’de Gaye Boralıoğlu, sadece iki insanın kırık aşkını, yitik sevgilinin izini süren aşığın yaşadıklarını değil bir toplumun "normal" kalabilmek için verdiği beyhude çabayı da anlatıyor. Gaye Boralıoğlu, her zamanki gibi "öteki"nin sesini duyururken, bu sefer bunu çok daha güncel bir politik zemin üzerine inşa etmiş. Romanın ismi, aslında tüm anlatının anahtarını sunuyor. Olağanüstü trajedilerin, toplumsal çürümenin ve siyasi baskıların yaşandığı bir ülkede, bir dönemde, insanların hayatlarına "hiçbir şey olmamış gibi" devam etme çabasını ironik bir dille eleştiriyor.
Boralıoğlu’nun bir önceki romanı Dünyadan Aşağı kişisel bir hikâyeydi. Kendi içinde kaybolmuş bir adamın hikâyesi. Orada Boralıoğlu karakterine o kadar iyi bürünmüştü ki, nasıl olur demiştim, bir kadın bir erkeğin iç dünyasını bu kadar iyi nasıl yazabilir. Sanırım yazar orada çıtayı çok yukarıya koyduğu için bu son romanında bir türlü baş karakteri Arda olamadım. Yani bu sefer baş karakter tökezliyor. Öyle olunca roman da tökezliyor. Tek sorun Arda değil. Romanın ilk bölümü sonrası için yere sağlam basmalıydı bence. Gerek Arda’nın şahsi durumu gerekse Lora ile ilişkisi öyle sağlam kurtulmalıydı ki sonrası üstüne çıkılan peşi sıra katlar gibi sağlam oturmalı, sarsılmamalıydı. Ne yazık ki benim için öyle olmadı. Yaratılmaya çalışılan kurgu oyunlarıyla zikzaklı bir ilk bölüm zihnimde hiç oturmadığı için sonrası da hep yalpaladı. Her Şey Normalmiş Gibi yazarın bir önceki romanının aksine baş karakterinin iç dünyasından dış dünyaya açılan, bu ikisi arasındaki çatışmaları ortaya koyan, bir de gerçek dünya var demeye çalışan bir roman. Arda’nın buhranlarını ve nasıl olduğunu pek de anlayamadığım Lora saplantısını okuduğumuz satırlarda fon olarak kullanılan bir Türkiye panoraması. Ancak bir noktadan sonra fonda akan Arda ve Lora mı yoksa Türkiye panoraması mı çok karışıyor. Hangisi amaç, hangisi araç? Bunlar şaşmaya başlıyor. Kendi dünyamızın sorunlarıyla ortak (dış) yaşamın sorunları roman boyunca karşı karşıya geliyor. Sorumluluk alanımız tartışmaya açılıyor. Bireysel dünyaların karşısında toplumsal sorumluluklar; biri Arda diğeri Lora ile sembolize edilmiş. Daha fazlası da var elbette. Tüm bunlar üzerinden Arda’nın dönüşümüne tanıklık ediyoruz. Bir gün gökte zuhur eden kara bulut kümesinin varlığıyla sembolize edilen… Lâkin tüm bunların yaklaşık 200 sayfada aktarılması bence mümkün değil. Tartışmaya açılan çok mesele var, karakterle sembolize edilen. Ama tartışmalar köklenmeden, karakterler olgunlaştırılamadan roman bitiyor. Geriye bir çırpıda okunan, okura dokunmayı başaran ama onu avucunun içine alamayan bir roman kalıyor.