Ortaokulda avuçlarının arasında tuttuğu kâğıt tuzluklardan hep “Aşk” çıksın diye bekleyen Yağmur, hayatın ona başka kategorilerde de sınav kağıtları hazırladığını henüz bilmiyordu: Sağlık, arkadaşlık, kariyer, para… Olsun. En azından aşkı kazanırdı, değil mi? Yağmur, 39 yaşında; “hayat üstüne üstüne gelmek” için özel bir çaba sarf ediyormuş gibi hisseden, ama her defasında kendi yolunu yeniden bulmayı başaran bir kadın. Bazen vazgeçen, bazen toparlanan. Tam düzeldi derken dağılan; kimse görmeden kendini yeniden toplayanlardan. Bitmeyen finansal savaşlarıyla, hayatta kalma telaşıyla, umutla umutsuzluk arasında sürekli salınanlardan. Çoğumuz gibi biri. Bu kitapta hayatınızı baştan sona değiştirecek büyük mucizeler yok. Bunun yerine, kimsenin görmediği ama insanı hayata bağlayan küçük anlar, ufak cesaret kırıntıları, minicik teselliler var: Bir kahvede rahatlamak, bir şarkıda kendini bulmak, kötü bir gecenin sabahında “Yine de… yine de yaşamaya değer,” diyebilmek. Bu kitap; toparlanmayı, kırılmayı, devam etmeyi, yeniden baştan başlamayı ve tüm karmaşasına, dar boğazlarına, içimize çöken o görünmez duvarlara rağmen hayatın hâlâ yaşamaya değer olduğunu hatırlatan bir hikâye.
Kitabın kitap olma sürecinden beri takipçisi biri olarak şunu söylemem gerekiyor: Okuması zor. Bunun nedeni dili değil; aynı paragraf içinde bir düşünceden diğerine, en az üç kez yön değiştirmesi. “Normal düşünce akışıyla yazıldı” denebilir elbette ama okur açısından konuyu takip edebilmek temel bir beklenti. Üstelik bölüm numaralandırmaları hatalı ilerliyor; sona yaklaştıkça yazım yanlışları, harf hataları ve yarım bırakılmış cümleler belirgin biçimde artıyor.
Spoiler!
Bu savrulmayı en net biçimde arkadaşlık ilişkilerinde görüyoruz. Pelin’in kurban edileceği daha kitabın ilk sayfalarından belli. “Tamam, kirayı hemen sorma” gibi mesafeli bir yerden kurulan bir ilişkinin ne kadar samimi olduğu baştan tartışmalı. Buna rağmen, sonunda Pelin’in Yağmur’la arasına mesafe koymak istemesi bir tür kötülük olarak sunuluyor. Oysa başından beri sınırları muğlak, yükü tek tarafa yıkılmış bir arkadaşlığın dağılması gayet anlaşılır. Metin burada da kendi iç mantığını zorlayarak Yağmur’u mağdur pozisyonunda tutmakta ısrar ediyor.
Aşk ilişkisine geldiğimizde tablo değişmiyor. Genel hatlarıyla Yağmur karakterinin riyakârlığını okuyoruz; eğri oturup doğru konuşalım. Karakter ortalama yazılmış, kendi içinde tutarlı olduğunu iddia eden, kendince “çok duyarlı” biri. Ancak sorun evli biriyle birlikte olması değil. Asıl problem, kitabın sonunda ana karakterin karısının yanına davet edilmesi ve bu sahnenin, kadının alanına kocası tarafından saygı duyulmamasını eleştiriyor gibi yaparken, bunu bizzat ihlal edecek kadar tutarsız olması. Metin burada etik bir sorgulama yaptığını sanırken, kendi kurduğu zemini kendi elleriyle sabote ediyor.
Aynı tutarsızlık küçük ama anlamlı ayrıntılarda da karşımıza çıkıyor. Yağmur tabletini Pelin için bir şeyler yapmak adına mı sattı (kitabın başındaki ifade), yoksa “üstüne giyecek bir şeyin olsun diye” mi (kitabın sonundaki ifade)? Gerekçe bile metin boyunca sabit kalmıyor.
“Bir Serra Noyan değil” diyerek elinize aldığınız bu kitap, satır aralarında sürekli aynı şeyi tekrar ediyor: Ben çok iyi ve çok duyarlı biriyim; ya sürekli kurban ediliyorum ya da başıma hep kötü şeyler geliyor.
Ezcümle, satır aralarındaki bu düşünce savrulmalarından kendi payınıza bir iki cümle belki alırsınız. Alamazsanız da geçmiş olsun; bu kadar zor bir kitabı sıyrıksız atlattınız.
Oldukça kolay okunan, chick lit havasında bir kitap. Zaten influencer olarak tanıdığınızda zor birisi olduğu aşikar olan Ayşegül'ün kitabın beğenilmemesi durumunda estireceği terörden biraz çekinsem de beğenmediğimi söylemem lazım. Karakterler zaten gerçekle uyumlu ama daha katmanlı olabilirdi. Pucca, Pink Freud kitaplarından hallice maalesef.
influencer tayfaya pek hakim değilim, ayşegül'ü tanımıyordum bu yüzden ama bu kitabın ''birinin günlüğünü okumak gibi hissettirdiğini'' söyleyen ve bolca öven bir ablamızı görünce dayanamayıp aldım. 20'li yaşlarında çektiği zorlukları anlattığı sayfalar kötü değildi, ancak kitabın 2. yarısı o kadar yordu ki beni. eksik kelimeler, garip gurup bozuk cümleler... bu kadar sık hata yapılması da tolere edilebilir değil, kimse kontrol etmedi mi şu kitabı? kişisel gelişim zırvalıklarını sürekli eleştiren, ama kendisi de bunlardan çok ayrı bir kafada olmayan birini okudum sanki. bir de kendini çok komik sanan ama asla olmayan bir millenial? of her neyse, her şeyin aşırı uzatıldığı lakin anlamlı bir sonuca da bağlanmadığı bu kitap beklentimin de çok altında kaldı maalesef.
ilk defa bir kitaba review yazma ihtiyacı duydum. bunun tek sebebi bu kitabın hayat bulma hikayesine saygı duymam, özenmem ve ilk defa böyle bir süreci yakından izlemiş olmam. tek vasfım da okurlardan biri olmak.
kendi hikayeni anlatmak cesaret işi, kitabı kendin basmak da takdir edilesi mutlaka. bu süreci izlediğim için çok merak ettim ve destek olmak içimden geldi.
müthiş bir edebi eser okuyacağım diye heveslenmedim. ilk deneme sonuçta, edebiyatla profesyonel olarak ilgilenmediğini biliyorum; daha önce profilinde tanık olmadım en azından. düşüncelerim böyle bir zemine dayanmıyor o yüzden.
ben gerçekten destek olmak, bu cesaretin ve azmin karşılığı olduğunu göstermek istedim. takdir ettim, bu nedenle alıp okudum.
ama ön sözde en profesyonel insanların elinden geçti dendiğinde beklentim yükselmişti. zikredilen isimler dikkatimi çekmişti zaten öncesinde. buna rağmen bu kadar tekrara düşen, hikayeye hizmet etmeyen paragraflar, imla hataları ve düşük cümleler beni hayal kırıklığına uğrattı.
bazı kısımlarda kendimi arkadaş ortamında tanımadığım biri tarafından alçıya alınmışım da hayat hikayesini ayıp olmasın diye tüm detaylarıyla dinliyormuşum gibi hissettim.
yazar -özellikle ilk denemesinde- kendi hayat hikayesinden yola çıkıyorsa bunu yapmak istemesi doğal, bunu anlarım ama editörün bunun önüne bir nebze geçmesi ya da daha cazip bir okuma deneyimine dönüştürmek için dokunuşlar yapması gerekirdi diye düşünüyorum.
bu işin içinde kurgu da var diyorsan tüm kitap boyunca sadece seni dinliyormuşum, izliyormuşum gibi gelmemeliydi sanki. aksi takdirde bu bir otobiyografi romanı olurdu. ama yağmur değil de ayşegül’dü benim için karakter. yağmur diye biriyle tanışmışım gibi gelmedi.
aşina olduğum bir hikaye daha detaylı bir şekilde anlatıldı. bundan hoşnut olduğum yerler de oldu, özellikle kariyer bölümlerini ilham verici buldum. daha çok okumak isterdim, bence bu kitapta yeterince hakkı verilmemiş bir başarı hikayesi var. hele eski patrona saydırılan bölüm favorim; ama emir’in %40’ını keserdim ben nereden baksan. bir de sayısız şarkı göndermesinden kısardım biraz. bu hissi sen de yeni bir şey söyleyerek ifade edebilirsin derdim.
ikinci kitabı yaz elbette ayşegül. güçlü ve akıcı hikayelerin olduğu belli. artık yayınevin de var 🫢 tekrar tebrik ederim! şahsi fikrim; daha özenli, anlatacaklarına mesafeli gözlere emanet etmelisin ikinci kitabını. bir de daha uzun süre ayırabilirsin sanki düşünce sürecine. karakterlerin daha katmanlı, daha karmaşık olabilir. söylemeden edemeyeceğim: devrik cümlelere bir limit gelebilir.
bu arada kapağı çok sıcak buldum. pazarlamaya katkısı büyük bence. söylemeden geçmeyeyim.
bu hikayedeki yaşama tutunma duygusuna çok saygı duydum, eline emeğine sağlık. ikinci kitabı bekliyorum.
Kitap kötü maalesef, sırf meraktan aldım bu kadar insan neyi övüyor diye. Sanırım birkaç arkadaşı var onlar her durumda destekçi bu iyi yorumları yapmışlar başka açıklaması olamaz.
Tavsiyem biraz bakış açını değiştir hayata karşı, hep sen haklı olamazsın ve hep sen yanlış anlaşılmıyorsun.
Sosyal medyada beğenmeyenler var diye sitem edebilir belki ama yine biz yanlış anlamışızdır sen takma kafana kötü yorumları.
instagramda takip ettiğim enteresan kişiliklerden olan yazarın eserini(?) sırf meraktan edinip hızlıca okudum, merak ettiğim kısımları okuyup çoğu sayfayı atladım. kendi hayatıyla ilgili verdiği magazinsel bilgilerin detaylarını merak etme durumu okuyucunun en büyük motivasyonu olsa gerek. keşke ilk başta düşündüğü "sıradan bir drama" ismini verseymiş kitaba. aşırı derecede türk dizisi izlemekten hayatı o minvalde yaşayıp kitabı da öyle yazmış. 5,5 dakika süren bakışmalar gibi 300 sayfa süren lafı uzatma hali darlıyor da darlıyor insanı. İnsanlar genelde "oldukları zannettikleri şey" değildir, Ayşegül de tam olarak öyle. Ne iyi bir hikaye anlatıcı, ne sense of humor'ı olan biri. Kitabın edebi ya da entelektüel bir değeri yok 1 değil 2 yıldız vermemin sebebi de hayatını böyle açıkça ortaya koyma cesareti.
Otoportreye gelecek olursak baba kişisinin yaptığı -yeni reşit olmuş kızına borç takma olayı- en kibar tabirle bencillik hem de devasa bir bencillik, üzüldüm yazar adına ama insan işte ailesine düşman olamayınca o öfkeyi tüm evrene kusuyor, o anlamsız öfkesinin nedenini anladım.
Pelin'le arkadaş ayrlığında ise Pelin o kadar haklı ki... Yazarı birkaç yıldır takip eden biri olarak instagramda bile yorucu ve sürekli karşısındakilerden büyük beklentileri olan biri olduğu ortada, Pelin'in ses kaydında söylediklerinde tamamen haklı olduğunu düşünüyorum dışardan bakan tarafsız bir göz olarak.
Bu arada ilişki gurusu olarak instagramda ahkam kesen bir tipleme olarak en azından gerçek bir ilişki yaşamış olmasını beklerdim ama kadın erkek ilişkilerine dair tüm yaşanmışlığı evli ya da sevgilisi olan erkeklerin hayatında filler olarak yer alması. Zaten instagram profilinde evli erkekle ilişki yaşama durumunu kabul ettirmek için uzun süre romantize etmişti ancak beklediği onayı alamayınca o konuyu kapattı. Kitapta tekrar açmış bunu usta yazar:) ve yine romantize ederek onay beklemiş. Etrafında oluşturduğu 15-200 kişilik tarikatından onay alıp tatmin olmuştur umarım.
Yani her influencer gibi edindiği kitleyi nakite dönüştürmek istemiş, ama hayatında kitap okumaya yer olmayan biri olarak keşke bu kadar özgüvenli olup kendi yazmaya kalkmasaydı da edebi altyapısı olan en azından paragrafta anlam bütünlüğü gibi temel şeyler gözetecek hayalet bir yazara yazdırsaydı eserini :) bu haliyle 35 yaşında öfkeli bir genç kızın günlüğüne yazdığı anıları ve hayalleri gibi olmuş.
Kitap hiçbir şekilde okunmuyor, aşırı sıkıcı ve sanki ergen yazmış gibi. Güzel bir şeyler okuruz gibi gelmişti ama bomboş bir kitap. Maalesef herkes yazar olamıyor. Üzgünüm ama bir şans daha verebileceğimi sanmıyorum.
Yazarı uzun zamandır tanıyoruz; hayatına, duruşuna, hatta anlattığı insanların büyük kısmına da bir şekilde hâkimiz. Bu yüzden kitap, yeni bir hikâye anlatmaktan ziyade, bildiğimiz olayların perde arkasına dair bazı ayrıntıları öğrenme isteğine hitap ediyor.
Ancak tam da burada bir sorun ortaya çıkıyor: Anlatılanların neredeyse tamamı fazlasıyla tanıdık. Olayları biliyoruz, kişileri tanıyoruz; sadece detayları öğreniyoruz. Bu durum kitabı sürükleyici kılıyor — evet, oldukça akıcı ve kolay okunuyor — ama aynı zamanda metni zayıflatıyor. Çünkü bu akıcılık, derinlikten çok magazinel merakla besleniyor. Kitabı okutan şey, anlatının gücü değil, “acaba bunun arkasında ne var?” duygusu.
Metinde yoğun bir mağduriyet dili hâkim. Hayatın kimseye kolay davranmadığı doğru, ancak anlatı boyunca başkalarının hayatları hakkında yapılan genellemeler ve önyargılar rahatsız edici bir noktaya geliyor. “Onların hayatı yolunda gidiyor gibi görünüyor ama aslında arka planda şunlar yaşanıyor” söylemi, yazarın kendi hikâyesini anlatırken başkalarının hayatlarını peşinen okuması gibi duruyor.
Kitabın +18 olarak etiketlenmesinin nedeni bence anlatılan sahneler değil; bu sahneler sanıldığı kadar açık değil. Asıl mesele, metindeki yoğun küfür kullanımı. Bu dil, okuma deneyimini zaman zaman zorluyor ve edebi bir metinden çok, bir arkadaşın WhatsApp mesajlarını okuyormuş hissi yaratıyor. Sosyal medya dili, şarkı göndermeleri ve konuşma üslubu metnin her yerine yayılmış durumda. Bu da edebiyattan bilinçli bir uzaklaşma gibi değil, daha çok editoryal bir boşluk gibi duruyor.
En temel sorunlardan biri de hikâyelerin yüzeyde kalması. Ümran Hanım’la yaşanan mobbing meselesi, Kerem’le olan ilişki, Pelin’le yaşanan tartışma ya da aile içi dinamikler… Bunların hiçbiri gerçekten derinleşmiyor. Sürekli isimler geçiyor ama yaşananlar, hissedilenler, kırılma anları anlatılmıyor. Okur, olayların ne olduğunu değil, sadece var olduklarını öğreniyor. Bu da karakterleri ve ilişkileri içi boş bırakıyor.
Zamanlar arasında gidip gelen anlatım da ne yazık ki beklenen etkiyi yaratmıyor. Geçmiş ve bugün arasında kurulan akış kopuk; geçmiş anlatıları fazlasıyla özet geçilmiş. 300 sayfalık bir kitap için anlatılan hikâye hacmi oldukça sınırlı ve pek çok şey gereksiz yere uzatılmış hissi veriyor.
Editoryal açıdan da ciddi problemler var. Metinde çelişkiler bulunuyor; örneğin gerçek hayatta Londra’da yaşadığını bildiğimiz bir karakterin kitapta Paris’te yaşıyor gibi anlatılması, sonra tekrar Londra’ya dönmesi gibi hatalar, okur için güven zedeliyor. “Hayatımdan esinlendim ama birebir değil” söylemiyle açıklanamayacak kadar tanıdık bir anlatı var; karakterlerin isimleri değişmiş olsa da kişilikleri ve hikâyeleri neredeyse birebir tanınabilir durumda.
Sonuç olarak, bu kitap edebi bir metin değil ve zaten böyle bir iddiası da yok. Ancak buna rağmen, anlatılabilecek pek çok şeyin daha derli toplu, daha kısa ve daha derin bir şekilde aktarılabileceği hissi ağır basıyor. Kitabı okutan şey edebiyat değil, merak. Bu da kitabı sevenlerle sevmeyenler arasındaki farkı belirliyor.
bu influencerların kitap yazma merakı ne zaman bitecek ya? melikşah da yazamamıştı ayşegül de yazamamış. ikisini de severim ama edebiyat böyle bir şey değil... bi de “yayınevleri kitabımı +18 sahne var diye reddediyor” demişti. sevgili ayşegül o yüzden değil de kötü bir metin olduğu için reddetmiş olmasınlar?
Bu kitabı yazım aşamasındayken okuma ayrıcalığına sahip oldum. Şanslıyım; her bölümde Ayşegül’ün ne düşündüğünü, bu cümlelerin nasıl ve neden böyle kurulduğunu onunla konuşabildim. Kurmaca ile gerçeklik arasındaki o hassas denge, hayallerin içindeki hakikat, gerçeğin dozu, hayal kırıklığının okuyanın kalbine tuttuğu ayna… Hepsi çok sahici, çok tanıdık. Kalemine sağlık Ayşegül. Hayallerini gerçeğe dönüştürürken, bize de kendi hikâyelerimizi anlatma cesareti verdin.
Bu kitabı sosyal medyada parça parça paylaşılan hikâyenin “eksik kalan yerlerini” merak ettiğim için aldım.
Ne yazık ki kitap eksik olanı tamamlamak yerine aynı boşluğu daha uzun cümlelerle yeniden üretiyor. Anlatı ilerlemiyor; sadece sürüyor. Yazarın travmalarıyla ve daima ne kadar haklı masum dünyanınsa hep kötü suçlu olduğu “gerçeği” ile baş başa kalıyoruz.
Bir kitap değil de iyi kurgulanmış ama edit edilmemiş uzun bir Instagram paylaşımı hissi verdi. Merak duygusu kitabı sattırmış olabilir; ancak metin bu beklentiyi karşılayacak derinliğe sahip değil. Tabii bir de sınırlı süre satışta kalması stratejisi var :) İyi bir stratejist kötü bir yazar.
Kitap su gibi akıp gidiyor. Baş karakter Yağmur'a yer yer çok kızdım, onu eleştirdim. Yer yer ona üzüldüm, yer yer onunla sevinç çığlıkları atmak istedim. Onunla çokça gurur duydum. Edebi bir başyapıt, inanılmaz olay örgüsüne sahip bir kurgu değil bu kitap. Kitabın bunları olmak için herhangi bir iddiası yok zaten. Bu kadar sevmemin bir nedeni de bu sanırım. Tek iddiası her okuyucunun kitapta kendinden bir şeyler bulacak olması, belki de daha az yalnız hissedecek olması. Bu iddiaları da çok güzel karşılıyor. Yağmur'a karşı herhangi bir duygu hissetmek o kadar kolay, o kadar doğal ki. Yazarın samimi dili sayesinde bir kurgu okuduğunuzu unutuyorsunuz zaten. Yağmur, biraz senden biraz benden biri. İçimizde veya içimizden biri.
tam olgunlaşmamış ama öyle gözükmek isteyen birinin günlüğünü okumak gibi. kısa kısa devrik cümlelerin anlamsızlığı cringe hissettiriyor. “çok profesyonel” editörünün okuduğunu sanmıyorum. sürece destek olmak istemiştim ama yayınevlerinin basmama sebebinin kötü bir metin olmasından kaynaklandığını düşünüyorum. yayınevlerine güvenmeliyiz..
Bu kitapta çok acayip değişik bişey var. Ya olaylar sende bir yer bulup seninle özdeş oluyo ve seni sürüklüyor hatta içine işliyor, ya da olaylarla bağ kuramasan bile aniden karşına çıkan sana alakasız gelen ama asla alakasız olmayan bir cümle sende karşılık bulup içini sıcacık yapıyo ya da duygulara gark ediyor. Bir kaç yerinde gözleri nemlenen bir okur olarak diyebilirim ki yazardan okura duygu akışı çok kuvvetli bir kitap.
Bir oturuşta biten bir kitap, anlatımı akıcı. 31 yaşındaki şahsımın, 1. bölüm yağmuruna 2. bölüm yağmurundan daha yakın hissetmesi düşündürücü oldu. Ayşegül devamını yazarsa, devamı da okunur
Yağmur’un hikayesi çok bizden. Kitabı okurken Yağmur’a çok kızdım, onunla sevindim, onunla üzüldüm, onunla sıkışmış hissettim. Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen bence en başarılı olduğu nokta karakterin hislerini bize çok gerçekçi, detaylı ama boğmadan yansıtması. Bir solukta Yağmur’un ve İstanbul’da yaşayıp kendini sıkışmış hisseden tüm kız kardeşlerimin hikayesi gibi bence bu kitap ❤️
Kendi yorumumu yazmadan şöyle bir yorumlara bakıyım istedim ve açıkçası üzüldüm. Uzunca bir süredir Ayşegül’ü takip ediyorum sosyal medyadan, yaşadığı zorlukları, hayallerini paylaştığı kadarıyla biliyorum.
Bu kitabı yazmak Ayşegül’ün hayaliydi, kaldı ki kitabını yazdı ama yayınevlerinden olumlu dönüş alamayınca kendi yayınevini kurdu. Ayşegül kitabını yazarken zaten hiç bir zaman İngiliz edebiyatı okuyacağımızı vaat etmedi. Kurguyla birlikte yer yer kendi hayatından kesitleri kaleme aldı. Kapağına özendi, kağıt kalitesine özendi, dağıtımıyla birebir ilgilendi.
Kitabın yazım hatalarını, konusunu eleştirmek yerine bi durup helal olsun diyebilsek mesela ne kadar güzel olur… Yaşadığı onca zorluğun yanı sıra geçirdiği beyin ameliyatı sonrasında, bunca eziyetle bu kitabı okuyucusuyla buluşturabildiği için zaten alkışı hakediyor kanımca…
Kitaba gelince, bir kitaptan beklentim konudan bağımsız olarak beni içine çekebilecek kadar duygu ve yalın bir anlatım diliyle yazılmış olmasıdır. Bazı yerlerde, evet yazım hataları çokça olmasına rağmen, o samimiyetten kaynaklı zaten beynim otomatik olarak düzeltti o cümleleri.
Sonuç olarak, elimde tuttuğum kitap İngiliz edebiyatı seviyesinde bir eser olmayabilir ama samimiyetle dolu; bu kitap genç bir kadının hayali ve benim fikrim içerisindeki yazım hatalarından çok daha kıymetli ve konuşmaya değer…
Neredeyse 10 yıl ara ile bir kadının yaşam mücadelesini anlatan bir kitap. 20li yaşların başı ve 40a doğru yaklaşan zaman dilimlerinde hayatındaki değişiklikler, kayıplar, kazançlar, hayatta kalma, hayata tutunma mücadelesi. Hayattaki yerini ve aşkı arayan bir Yağmur. Yazarı instagramdan takip ettiğim için anlattıklarının biyografik kısma dayanan yerlerini bir de kurgu olarak okumak bana keyif verdi. Bilinç akışı şeklinde yazılması da beni rahatsız etmedi okurken. 1 ve 2 olarak hayatının dönemlerini ayırmasının büyük yardımı var tabi ki okuma kolaylığı sağlaması açısından. Kalp kırıklıkları ve ameliyat süreci çok güzel anlatılmıştı. Sonlara doğru ben Yağmurun yerinde olsaydım bu kadar güçlü olabilir miydim sorusu kafamda döndü durdu. Her duyguyu dibine kadar yaşayıp tüketip yerine daha iyisini koymak konusunda ilham verici bir karakter Yağmur. Hayatın her şeye rağmen devam etmesi ve sadece kendimiz için çabalamamız gerektiğini ne güzel anlatmışsın be Ayşegül.
Kitabın ilk 150 sayfasını yaklaşık 1 ayda son kalan 150 sayfasını ise iki günde okudum. İlk bölümler benim için çok iyi akıp gitmedi ve okurken tıkandığımı hissettim. Kalan yarısı ise konuyu daha merak ettiğim bir noktaya geldi. Geçmişe gittiği yerlerden ziyade güncel kısımlarını okumayı daha çok sevdim. Karakterin emir ile olan ilişkisinde emirin tarafının biraz açılacağını düşündüm. Sayfaları çevirirken emirin eşiyle ilgili bir durumu olduğunu, bu yaşadıkları ve yaşattıklarının bir noktaya varacağını bekledim. Tabii bu benim beklentimdi biz hikayeyi Yağmur gözünden okuyoruz. Kitabın ikinci yarısı oldukça akıcıydı ikinci kitapta Yağmurun neler yaptığını okumak isterim.
Kitabın temel bir vaadi var: Pek konuşulmayan, orta halli ailelerin çok çalışınca başarıya ve rahatlığa ulaşacağı vaadiyle büyümüş, çoğunlukla y kuşağı diyebileceğimiz çocuklarının, özellikle de genç kadınlarının hikayelerinden birini anlatmak. Bu vaadi yerine getirdiğini düşünüyorum. Mobbingi, tutunmakta zorlanmayı, sürekli uğraşın zorluğunu anlatıyor. Edebi iddiasından önce bunu gözetmek ve bunu yapış biçimini takdir etmek gerek belki de. Bir çok yerde “yalnız değilim” hissi veriyor bence y kuşağı, orta halli aile çocuklarına. Akıcı, hafif bir kitap.
beklentinizi düşük tuttuğunuzda tatmin edebilir, zira yazar da Orhan Pamuk kitabı okuyacağınızın sözünü vermiyor. bunun yanında 300 sayfanın konuşma diliyle yazılmış olması okurken zorluyor. aynı paragrafta tek bir anlamda kalamamak ve bölümler arası çelişkiler de aynı şekilde. “bu böyle değil miydi, yanlış mı okudum” diye önceki sayfalara bakmanız gerekebiliyor. tatil kitabı olabilir, sahilde okunabilir diyorum
Bu topraklarda yaşayan her kadına dokunabilen, içten ve olduğu gibi yazılmış bir kitap. Kimi zaman hüzünlendirdi, kimi zaman heyecanlandırdı. O kadar bizden bir hikaye ki.. Ellerine sağlık...