Ev, olsa olsa yuvalanabilir bir matruşkaya benzetilebilir. Birbirinin içinden çıkan ve hikâyeleri istemsizce kesişen renkli suretlerin beraberliği. Gönüllü yahut kerhen. Başar Yılmaz, şefliğini üstlendiği bu metinde, herkesin kendi yaşantısında bir virtüöz olduğunu, parçalarına ayırdığı matruşka orkestrasının ışıksız kalan yanlarıyla gösteriyor. Aile dediğimiz kurumun kutsallıktan kitschliğe -ve belki de hiçliğe- varan pozisyonunu, yıllar sonra evine dönmek zorunda kalan gazeteci Cihan'ın gözleri ve gözlemleriyle sorgulayacağınız Yaşadığımız Evler, süslü bir oyuncağın nasıl dağıldığına dair gecikmeli bir çocukluk ağıtı. Ev, olsa olsa yuvarlanabilir bir matruşkaya benzetilebilir.
Yaşadığımız Evler; sıcacık ama içten içe sızlatan bir anlatı… Akıp gitti, bittiğinde elimden bırakmak istemedim.
Cihan’ın beş yılını geçirdiği eski eve dönüp yalnızca yedi günde katman katman açılan anıları… Bir bakışın, bir sesin, bir eşyanın taşıdığı yük… Yazar öyle bir hafıza dili kurmuş ki, okurken kendi çocukluğuma ait o küçük, saf mutluluklara ışınlandım. Arada boğazım düğümlendi, arada yüzümde hafif bir tebessüm belirdi. Çok tanıdık bir yerden okudum bu kitabı.
Kitapta öyle karakterler var ki, sayfalar yetmedi bana. Yılmaz’ın iç dünyasına biraz daha yaklaşmak, Zehra’nın sustuklarının ardını görmek, Sadi Bey’in zihninden geçenleri daha uzun uzun okumak istedim. Her biri bir kapı araladı ama ben o kapıdan biraz daha içeri girmek istedim.
Müyesser karakteri başta beni öfkelendirdi. Ona mesafeli durdum. Ama yazar bir noktada öyle bir kapı araladı ki, o kızgınlığımın altında ezildim. Bir insanı anlamanın, onun yükünü taşımaya çalışmanın ne kadar zor ama ne kadar gerekli olduğunu hatırlattı bana.
Aralara serpiştirilen müzikler ve şarkılar da anlatıya ayrı bir katman eklemiş. Sanki sadece bir hikaye okumadım; bir atmosferin içinde dolaştım. Yazar bu metinle gerçekten herkesi bir yerinden yakalayabilecek bir duygu alanı kurmuş. Okuma bitti ama hissi bitmedi. Tadı damağımda kalan, zihnimde dönmeye devam eden bir kitap oldu.
En şaşırtıcı olan ise şu: Evi, yuvası olmayan bir karakter üzerinden anlatılan bir hikaye nasıl bu kadar “yuva” hissi verebilir? Bunu gerçekten çözemedim. Ama kitap bunu başarıyor. Belki de ev dediğimiz şey bir mekan değil; hatırladığımız, içimizde taşıdığımız bir duygu.
Yazarın dili tertemiz. Gösterişsiz ama derin. İlk kitabım olmasına rağmen sanki uzun zamandır tanıdığım bir kalemi okur gibiydim. Tanıdık, bilen, hisseden bir yerden yazılmış.Hüzünlü ama sıcak. Sarsıcı ama şefkatli bir hikaye. Uzun süre içimde kalacak.
Hikâye iki farklı zamanda geçiyor. Geçmiş şimdiki zamanla, günümüz ise di’li geçmiş zamanla anlatılıyor. Bu tezat, hem iki ayrı zemini belirginleştiriyor, hem de kahramanın geçmişte sıkışıp kalmışlığını şimdiki zamanın o “an”a hapseden yapısıyla çok iyi yansıtıyor.
Geçmişi, şimdiki zamanla aktarmak riskli bir tercih. Dilimizde di’li geçmiş zamanın adı bile “hikâye” çünkü. Ama bu riskli tercih -bir rüya anlatır gibi- çok kararında uygulanmış. Sadece zaman kullanımı bakımından bile Çağdaş Türk Edebiyatı’nda özgün bir yerde durduğunu düşünüyorum bu romanın.
Bunun haricinde ben bu hikâyede Müyesserciyim. Cihan Müyesser’in acıyı taşıyamadığını söylüyor ama acıyı kalbine gömmüş Müyesser. Cihan bu kadın ona ne yapmış da bu kadar tepkili… Sadi’nin odasını aldı Cihan… Evi de aldı. Kitaplar da onun. Hiç bir kelime de etmedi bu kadın. Bu kadın daha ne yapsın. (:(
Romanı, Müyesser’e dair bilinmezlerle ve buruk bir hisle kapattım. Belki de o bilinmezler sayesinde Müyesser’i bir süre zihnimde taşıyacağım. Şimdiki zamanda geçen, geçmişte süren, gelecekte “hatırda” kalacak, zamanın adeta büküldüğü, aileye dair çok güzel bir roman. (:(