Karısı Nigâr’ın soğuk davranması ve üstelik son zamanlarda sürekli erken kalkıp pencerenin kenarındaki koltukta kitap okuması Aziz Nihat’ın dikkatini çeker. Karısının bu tutumunu anlamaya çalışırken, bir gün onun oturduğu koltuğun tam karşısındaki evin penceresinde tüllerin hareket ettiğini fark eder. Dikkatli bakınca tüllerin arkasında bir erkek olduğunu görür, içine kurt düşer ve araştırmaya başlar. Dışarıdan kendi evini gözetler, gizli gizli karısının eşyalarını karıştırır. Evde bulduğu mektuplar nedeniyle büyük hayal kırıklığına uğrar. Karısına suçüstü yapmak üzere zihninde planlar yapan Aziz Nihat, kıskançlık girdabında çırpınırken gerçeklik algısını kaybeder, neticesi cinnet ve cinayet olan kâbus gibi bir hayat başlar.
Mehmet Rauf’un ilk kez 1928 yılında İkdam gazetesinde tefrika edilen Kâbus romanı, Edebiyat-ı Cedide anlayışının birey merkezli psikolojik anlatımını modern bir gerilim atmosferiyle birleştiren önemli bir eserdir. Aşk, evlilik, sadakat, kıskançlık ve cinsellik gibi konular etrafında kurgulanan Kâbus, bireyin bilinçaltını, bastırılmış arzularını ve modernleşen toplumun birey üzerindeki etkilerini derinlemesine irdeler.
Mehmet Rauf, Türk edebiyatçı. İstanbul'da doğmuş ve küçük yaşta edebiyat ile ilgilenmeye başlamıştır. Bahriye Okulu'na gitmiş, İngilizce ve Fransızca öğrenmiştir. Yakından takip ettiği Halit Ziya'nın eserlerine ve realizm akımına ilgi duymuştur. Fransız yazar Paul Bourget'yi okudu ve ondan etkilendi. 1896 yılından itibaren Servet-i Fünûn'da yazmaya başladı. Roman,hikaye ve tiyatro türünde eserler vermiştir.Psikolojik tahlillere büyük önem verir.Bu yüzden eserlerinde kahraman sayısı azdır.
Romanlarında genelde İstanbul ve çevresinde yaşayan seçkin ailelerin arasında geçen aşk ilişkilerini konu almıştır. Zaman zaman şiirler de yazmıştır
Mehmet Rauf Kâbus’ta bir aldatma hikâyesi üzerinden kıskançlığı, hayal kırıklığını ve toplumsal cinsiyet rollerinin yarattığı baskıyı anlatıyor. Bir yanda Celal ve Halet çifti var. Celal, karısının gülmesinden bile rahatsız olacak kadar baskıcı, psikolojik şiddeti fiziksel şiddete vardırabilen bir karakter. Diğer yanda ise Aziz Nihat ve Nigâr çifti var. Dışarıdan bakıldığında “mutlu” görünen bir evlilik ama Nigâr, evliliğinin monotonluğunda boğuluyor. O dönemin diğer kadınları gibi eve kapalı bir halde yaşıyor. Varlıklı bir aile oldukları için evde hizmetçi, dadı gibi yardımcılar var ve günlerini dikiş dikerek geçiriyor.
Aziz Nihat, kendi evliliğini sürekli Celal ve Halet’in felaketiyle kıyaslıyor. Celal karısını döverken, ona hakaret ederken Aziz Nihat “Ben ne kadar iyi bir kocayım, karıma her imkânı sunuyorum,” diye kendini haklı çıkarıyor. Topluma göre Aziz Nihat “mükemmel bir eş”tir. Kumarı yok, içkisi yok, iyi geliri var, karısına bakıyor, onu gezdiriyor…
Nigâr, yengesi Halet’in neşesinin ve cıvıl cıvıl oluşunun Celal’i çıldırttığını görüyor. İlginçtir ki Nigâr, Halet’e acımak yerine onu suçluyor: “Kocan gülmeni istemiyorsa gülme, sus!” diyor. Kendi iç dünyasındaki hissettiği boşluğu ise kocasına açamıyor, çünkü “başımıza bir iş gelmesin” korkusuyla susmayı seçiyor.
Nigâr’ın hayatındaki tek düzelik yandaki evin penceresinden kendisini izleyen bir gençle değişecektir. Muhlis Şevki, gönderdiği şairane mektuplarla Nigâr’ın kalbini kazanıyor. Nigâr, kocasını “maddi bir adam” olarak gördüğü için mektuplardaki “duygusal derinlik” onu çok etkiliyor. Bu etkilenme bir süre mektuplarla sürecek, sonunda bu şair ruhlu gençle buluşma cesaretini göstermesine kadar varacaktır. Nigâr, dönemin, cuımhuriyetin ilanının sonrasında yeni gelen sosyal haklarına ve kadın-erkek arasındaki serbestliğe güveniyor. Kocasının ilerici görüşleri de onu etkilemiş olabilir.”Her kadın bugün dışarıda erkeklerle görüşebiliyor, ben neden görüşmeyeyim?” diye düşünüyor.
Ancak Mehmet Rauf, toplumun dış görünüşte modernleşse de zihniyette hâlâ geri kaldığını gösteriyor. Sokakta kadınlara özgürlük tanınmış gibi görünse de evin içinde o kadını “kendi malı” sayan koca zihniyeti değişmemiştir. Nigâr, modern vaatler ve geleneksel cezalar arasında ezilecektir.
Nigâr, aslında kocasını aldatma isteğinde değil, bir anlam arayışındadır. Muhlis Şevki’den gelen mektupları okurken mektubu yazan değil, o mektubun yarattığı “sevilme ve önemsenme” duygusu etkiler onu. Sonuç bir hayal kırıklığı olacak, evin, evliliğin kıymetini anlayacaktır ama kocasına ihanet ettiği damgasından kurtulamayacaktır.
Eserin en can alıcı kısmı, Aziz Nihat’ın mektupları bulduktan sonraki zihinsel dönüşümü. Aziz Nihat, mutlu bir evliliği ve kendisine âşık, sadık bir karısı olduğuna inanırken dönemine göre oldukça özgürlükçü bir bakış açısındaydı. Evlilikte kadın ve erkeğin eşit haklara sahip olması gerektiğini düşünecek kadar açık görüşlüydü. Romanın 1927’de geçtiğini dikkate alırsak oldukça ileri görüşleri var. Hatta, aile, evlilik, namus gibi kavramları farklı ülkeleri, uygarlıkları düşünerek karşılaştırıp, toplumsal gelişmişliğin insan ilişkilerini etkileyip belirlediği görüşüne bile varmıştı.
Karısına yazılan mektupları bulduktan sonra ise dönemin erkek bakış açısını sahipleniyor. Artık Aziz Nihat’a göre kadınlar, “yaradılışları gereği aldatmaya meyilli” varlıklardır. Karısını bir birey olarak değil, temiz tutulması gereken bir “eşya” gibi görüyor. Kadınları “doğaları gereği fuhuşa meyilli” görmesi, aslında kendi suçluluk duygusunu ve kontrol arzusunu bastırmak için kullandığı bir savunma mekanizması. Kadını erkeğin mülkiyetinde bir varlık olarak görüyor ve “ihanetin bedelini kanla ödetmek” gerektiği kararına varıyor. Çünkü, “kadını erkeğin şerefi”dir.
“Celal gibi kaba bir adam bile (kendince) aldatılmıyorken, benim gibi mükemmel bir koca nasıl aldatılır?” düşüncesi, Aziz Nihat’ı çıldırtıyor. Aziz Nihat, Nigâr’ı bireysel tercihlerinden dolayı değil, “kadınlar zaten böyledir” diyerek ölüme mahkûm ettiği kanısında. Romanın trajik finali, bir “kıskançlık cinayeti” gibi görünse de aslında bir zihniyetin, bir saplantının ve toplumsal ikiyüzlülüğün yarattığı “kâbusun” somutlaşmış hali olarak değerlendirilebilir.
Romanın başından beri örneklerini gördüğümüz “elâlem ne der” baskısı, finalde can alıcı bir rol oynuyor. Romanın başında, Celal karısı Halet’in kafasında sürahi kırdığında aile “rezalet çıkmasın” diye susmuştu. Aziz Nihat da benzer bir baskı altında, yüzleşmek ya da boşanmak bir “skandal” demek. Ona göre, namusun temizlenmesi ancak yok edişle mümkün.
Mehmet Rauf’un Kâbus’ta sadece, bir “ihanet” hikâyesi anlatmıyor, 1927 Türkiye’sinin geleneksel aile yapısını en ince ayrıntılarına kadar inceleyip örnekliyor.
Yazardan okuduğum ilk kitap oldu.Akıcı ve devamlı merak duygusu içerisinde bırakan bir kitap. Karakterlere yer yer kızıyor yer yer de empati kurarak hâk veriyorsunuz. Yazar psikolojik tahlillerde oldukça başarılıydı. Baş karakterin içindeki o panik duygusunu bana çok iyi geçirdi.Yazar tarafından toplum eleştirisi ve kişinin bastırdığı duygularda kaybolması gibi konular ele alınmış,birçok toplumsal konuya eleştiriler yapılmış. Sonuna gelecek olursak ne hissetmem gerektiğini bilmiyorum.Kitabı bitirdikten sonra da bir süre garip bir duygu karmaşası peşimi bırakmadı 😅 Böyle bir son geleceğini az çok biliyordum. Türünde başarılı bulduğum bir kitap oldu diyebilirim. Türk klasikleri okumayı oldukça seviyorum ve zevkli buluyorum. Mehmet Rauf'tan deneyimlediğim bu ilk kitap için de aynısını söyleyebilirim. Benim için keyifli bir okuma süreci oldu. 💙
Akıcı, her bölümde bir sonrakini merak ettiğim bir romandı. Eylül’e göre daha hareketli, karakterin iç dünyası daha az yer kaplıyor. Orijinal metin de yine Eylül’e göre daha kolay anlaşılır. Bu baskıda her iki Metin de bulunuyor, orijinal ve sadeleştirilmiş. Koç Üniversitesi Yayınlarının bu serisi çok güzel. Tefrika halinde yayınlanmış, kitap olarak basılmamış roman ve hikayeleri derliyorlar.
Servet-i Fünun topluluğunun önemli yazarlarından biri Mehmet Rauf’un 1928’de İkdam gazetesinde tefrika edilen Kâbus romanı, günümüzün gerilim unsurlarını barındıran, bireyin bastırılmış duygularını başarıyla analiz eden, yazıldığı dönemi aşmış bir eser. Ana tema kıskançlık ve sebep olduğu gerilim. Neyin kabus, neyin gerçek olduğu karışıyor okurun zihninde. Bu yapay karışıklık ise çok keyifli…
Konusu (Spoilersız) Roman, Aziz Nihat ile Nigâr'ın mutlu evliliğinin, Aziz Nihat'ın karısından şüphelenmeye başlamasıyla yavaş yavaş parçalanmasını anlatır. Aziz Nihat, karşı pencerede gördüğü bir erkek ve karısındaki bazı değişiklikler nedeniyle eşinin kendisini aldattığından kuşkulanır. Bu küçük şüphe giderek büyür; araştırmalar, takipler ve kuruntular sonucunda Aziz Nihat'ın psikolojisi bozulmaya başlar. Asıl mesele "Nigâr gerçekten aldatıyor mu?" sorusundan ziyade, şüphenin insan zihnini nasıl ele geçirebildiğidir.
Temaları Kıskançlık Şüphe ve paranoya Aldatma ve sadakat Evlilik Aşk Güven Psikolojik çöküş Namus ve ahlak Kadın–erkek ilişkileri Şiddet
Mehmet Rauf özellikle şüphe, kıskançlık ve güven duygularının insan psikolojisi üzerindeki etkisine yoğunlaşır. Eserin merkezinde aşk kadar insanın kendi zihninin kurduğu gerçeklik de vardır.
Artıları Psikolojik çözümlemeleri güçlü. Aziz Nihat'ın giderek artan şüphesini oldukça yakından takip ediyoruz. Sürükleyici. Mehmet Rauf'un diğer bazı eserlerine göre olay örgüsü daha hareketlidir. Gerilim başarılı. Okur sürekli "Gerçekten bir ihanet var mı?" diye merak ediyor. Kısa olmasına rağmen yoğun. Özellikle günümüz Türkçesine aktarılmış baskısı oldukça rahat okunabiliyor. Dönemin evlilik, namus ve kadın–erkek ilişkilerine dair anlayışını görmek açısından ilginç. Şüphe ile gerçek arasındaki sınırı bulanıklaştırması başarılı.
Eksileri Kadın karakterlere bakışı problemli bulunabilir. Romanın bazı bölümlerindeki kadın tasvirleri günümüz okurunu rahatsız edebilir. Bazı psikolojik sorgulamalar tekrara düşüyor hissi verebilir. Karakterlerin davranışları yer yer dönemin melodram anlayışına fazla yaklaşabiliyor. Eylül kadar derin ve incelikli bir psikolojik roman olduğunu düşünmüyorum. En güçlü tarafı