Devam eden sadece çürümeydi. Burada insan neye tutunabilirdi? Aşka mı? Gülünçtü. Tutunmak istediğin her şey acı bir kahkahaya dönüşüyordu.
Uzunca bir süredir YKY’de peş peşe kitapları yayımlanmakta olan Demir Özlü’den yepyeni bir novella: "İşte Senin Hayatın". Öykü ve romanları kadar anlatılarıyla da edebiyatımızın yaşayan ustalarından biri Demir Özlü. 50 Kuşağı öykücüleri arasında ilk akla gelenlerden. Öykülerinin yanı sıra romanları ve geniş bir edebiyat düşüncesi taşıyan denemeleriyle de günümüz edebiyatında söz sahibi bir kalem. Geçen yıl otobiyografik anlatılarına bir yenisini ekledi: İstanbul, İzmir, Paris ve Stockholm günlerinden silinmemiş imgeler, tanıklıklar, anı kesitlerinden oluşan “İşte Senin Hayatın”ı yazdı. Bu kitapta, bir yanda şiddet ve baskı toplumundaki politik sorunların tortusu, öte yanda özünde “sadece bir nostalji” olan yalnız bir yaşamın hiçliğe giden izleri var. Hepsi de somut bir kent dokusu üstünde, duyumsamaların rengârenk ipliğiyle işleniyor.
Demir Özlü, zamanla içinde düğümlenenleri filozofça bir müsamahayla, engin bir duyarlıkla çözüyor ve yaşamın dolambaçlı yollarını usulca gösteriyor.
Demir Özlü, öykü ve roman yazarı Tezer Özlü'nün ağabeyidir.
Ödemiş İstiklâl İlkokulu, Ödemiş Ortaokulu, İstanbul Kabataş Erkek Lisesi'nde (1953) okudu. İlk şiiri Kabataş Lisesi öğrencilerinin çıkardığı Dönüm Dergisi ve daha sonra Türk Dili dergisinde yayınlandı. 1959 yılında İstanbul Üniversitesi Hukuk Fakültesi'ni bitirdi. 1961-1962 arası Paris'te Sorbonne Üniversitesi'nde Felsefe okuduktan sonra Türkiye'ye dönerek İstanbul Üniversitesi Hukuk Felsefesi ve Metodoloji Kürsüsü'nde 4 yıl asistanlık yaptı. Siyasal eylemleri nedeniyle işine son verilince avukatlık yapmaya başladı. 1969'da "Sakıncalı" olarak askere gitti ve yedeksubaylık hakkı elinden alınarak Muş'ta çavuş olarak askerlik görevini tamamladı. 1971'deki askeri müdahaleden sonra bir süre tutuklu kaldı. 1979'da Stockholm'e yerleşti. 12 Eylül 1980 darbesinden sonra vatandaşlıktan çıkarıldı. Türkiye'ye 1989'da dönebildi. Bu tarihten beri Stockholm ve İstanbul'da yaşıyor. İlk şiiri Kabataş Lisesi öğrencilerinin çıkardığı Dönüm, daha sonra Türk Dili dergisinde yayınlandı. Öykü, deneme, eleştiri ve çevirileri Mavi, A, Pazar Postası, Yeni Ufuklar, Soyut, Somut, Yeni Edebiyat, Gösteri ve Adam Öykü dergilerinde yayınlandı. 1980'den sonra roman, anlatı, anı ve gezi kitaplarına ağırlık verdi.
Demir Özlü'yü Tezer Özlü'nün ağabeyi olarak tanıdım. Açıkcası kitaba başlamadan önce üsluplarının benzer olacağını beklemiştim ama tamamen farklı çıktı. Kitabın kurgusu alışılmışın dışında ancak kitabı daha iyi anlayabilmek için 1950'ler ve sonrası hakkında bilgi sahibi olmak gerekiyor. O dönemdeki edebi kişilere kitapta rastlamak çok hoştu.
2015 basımı bir kitap olmasına rağmen Hristiyan kelimesinin sürekli "Hıristiyan" olarak yazılması beni çok rahatsız etti.
"Bunca yıl yaşadın, onca gayrete karşın toplumda da dünyada da hiçbir eşy değişmedi. Gerçek buydu: bunca yıl yaşadın, onca gayrete karşın hiçbir şey değişmedi. Yedi yaşındayken de fark etmiştin: Zenginler ve fakirler vardı. On yedi yaşındayken dee bu isyanı duydun. Lisede gündüzlü öğrenci o ilk gençlik yıllarında. Gümüşsuyu'nun alt tarafında, yokuşa yakın bir yere otururken de. O dönemin Talimane semtinde gezintiler yaparken de. Aradan bir çok yıl geçti. Yeryüzünde fakirlerin sayısı arttı."
"Tek kişi de olsan insanlığa -eğer yaşanacak hayat yaşanmaya değecekse- yeni bir yaşam umudu, yeni bir ışık verecek olan sensin. Tek kişi de kalsan."
Yazarla tanışma kitabımdı, tavsiye üzerine alıp başlamıştım. Anlatı türü her zaman ilgimi çekmiştir, yaşanmışlıkları okumak-izlemek hoşuma gider genellikle. Fakat bu kitap az sayfalı olmasına da rağmen akmadı bir türlü. Yarım bırakmayı sevmediğim için bitirmek istedim ama içimden okumak gelmedi bir türlü. Yazım tarzı, anlatımı çok yorucuydu benim için. Sonra öğrendim ki Tezer Özlü'nün kardeşi imiş. Çocukluğun Soğuk Geceleri'ni okurken de aynı hisleri almıştım, ilginç. :)
Tam isyan edecektim ki şu satıra denk geldim :) "Odandan, üzerine sonbahar güneşinin vurduğu denize bakıyorsun; ruhun tam bir dinginliğe ulaşmış olmasa da yine de onun oldukça dingin olduğunu düşünüyorsun. Daha ne isteyebilirdin ki? Bize verilmiş dünya bu!
Dönemin siyasi atmosferinin de kokusu sinmiş satırları okumak hüzünlüydü.
"Neydi yazarak anlatmak istediğin? Belki sadece mevsimlerdi, bu ülkede sonbahardan başlayarak, ilkbahara kadar yaşanamayan gündüzlerdi. Yaz boyunca süren var olmayan gecelerdi."
"Kim bilir, bu adım adım yalnızlaşma sonunda mutlak bir yalnızlığa ulaşacak. Kim bilir? Sadece anabildiğin şeylerle baş başa kalacaksın."
Belki de yazara başlamak için yanlış kitap seçmişimdir, kim bilir?
Anlatı türü beni her zaman daha fazla doyuruyor. Demir Özlü'nün yaşamının bir sinemaskopu gibiydi. Ben çok sevdim. Bir de alıntı paylaşayım.
"Çok iyi yazılmış, estetik biçimini çok iyi kazanmış bir 'anlatı' yaşamın tekdüzeliğine karşı kazanılmış bir utkudur. Yaşama en çok o renk katandır o. İnsanlara iç dünyasını kanatlandıran, yükseklere uçurandır."
Hem yazarla hem anlatı türüyle ilk defa tanıştım.Yazımsal olarak çok güzel çok hoştu ama çok spontane aldığım ve içene hiç göz atmadım sadece arkasını okuduğum için yazım diliminden kaynaklı okurken aklım hep başka şeylere kaydı ama 1950 okumakta hoştu ve ben gözümde canlandırabildim de hoşuma gitti yani 🍀🍀🍀
"Açıktı herşey: Kuşkusuz, yılların, bazen de fark edildiği gibi "uzun yılların" geçmesi insan varlığından çok şey götürüyor; ama bütün bu uzun yıllarda bir yığın imge toplamalısın. Görünüşler, hayaller, hayal parçaları, yaşanmış şeylerin birikintisi. Elbette geçen zamanla daha içine çekileceksin. Kendi içine. Artık dünyadan "bir görmüş, anlamış" olarak gitmelisin yokluğa. O sûflî alçalışla.