هي رواية عن داخل البيت. لا بوصفه مأوى، بل بوصفه حيّزًا مغلقًا، تتراكم فيه الأسرار كما يتراكم الغبار في الأقبية المنسيّة. في عالمها، لا شيء آمن على طبيعته الأولى؛ الوداعة قابلة للانكسار، والقربى قد تصير عداء، وكل علاقة مهدّدة بأن تقوّض نفسها بنفسها. رواية تُروى بصوتيْ شقيقين، وتتحرّك في فضاء يوميّ مألوف في ظاهره، خانق في باطنه. منذ الصفحات الأولى يتسلّل شعور ثقيل بأن شيئًا ما يتشكّل في الظل، وأن الكارثة لا تحين دفعة واحدة، بل تتقدّم ببطء، بثبات، ثم.. لا شيء يحدث في النّهاية.
Cahide Birgül, 1956'da Ankara'da doğdu. Ankara Devlet Mühendislik Mimarlık Akademisi Mimarlık Bölümünü bitiren Birgül, 15 yıl süreyle Ankara'da bir devlet kuruluşunda çalıştı.20'ye yakın radyo oyunu Ankara Radyosunda yayımlanan Birgül, TRT İstanbul Televizyonu için metinler yazdı. Birgül'ün ''Emin Bey Pansiyonu'' adlı tiyatro oyunu, ''1999 Devlet Tiyatroları Tiyatro Oyunu Yarışması''nda üçüncülük ödülü kazandı. Cahide Birgül'ün ''Ah Tutku Beni Öldürür Müsün'', ''Gölgeler Çekildiğinde'', ''Geceye Uyananlar'', ''Aklın Yolu Birdir: Talat Halman Kitabı'' ve ''Eflatun Koza'' adlı kitapları bulunuyor.
sanırım rahmetli cahide birgül’ün en iyi romanı bu. aile denen toksik yapıyı, politik olarak 90’ları, kayıpları, öldürdüklerinden “leş” diye bahseden abiyi ve roman boyu hissedilen ensest sevgiyi o kadar iyi aktarmış ki... diyalog eksikliği, aynı şeyleri sürekli düşünce olarak aktaran abi ve kız kardeş dışında bir falsosu olmayan bir roman. ucu açık bırakılan asker baba, kamçıların sembolizmi, yok gibi olan ama aslında varlığıyla her şeyi şekillendirmiş anne o kadar gerçek ki. hiç yazılmayan şeyleri yazmış, kıymeti bilinmemiş bir yazar birgül. bugün kayıpları arayan annelerin o tarihi lisenin önünde bile toplanamıyor oluşu da bizim utancımız olsun.
Cahide Birgül tesadüfen tanıştığım bir yazar. Bu ara çok göz önünde olmamış ya da olamamış yazarları yakalamaya çalıştığım için belkide dikkatimi çekti. Geceye Uyananlar ise gerçekten başarılı bir roman. Aile, Türkiye'de 90'lar, kayıplar, çapraşık duygular üzerine demek istediğini çok da güzel söyleyen bir roman. Sanırım uzun süre aklımdan çıkmayacak.
Pembe bir atkım vardı,el örgüsü. Sanırım anneannem örmüştü. Okula giderken annem sarardı boynuma. Yürümeye başlardım okula, annem öyle sıkı sarardı ki atkıyı,ben yürüdükçe nefesim nemlendirirdi atkıyı. O hissi bilir misiniz? Sıcacık bir his. Kendi nefesinizle karışık yün kokusuyla, soğuk havaya karşı yürümek. O pembe atkı 4-5 yıl eşlik etti bana. Bir atkıydı ve atkı olmanın tüm gereklerini yerine getirmişti. Sonra ömrünü tamamlamış gibi çıktı hayatımdan. Anısı kaldı ama. Pek çok nesne gibi. Bazı nesneler var ki o kadar kolay olmuyor hayatlarımızdan sıyrılıp gitmesi, üzerinden nehirler dolusu zaman akıyor, yanından tanıdık tanımadık onlarca yüz geçiyor da kalıveriyor bir köşede. Haluk, Memo ve Nilüfer’in babalarından kalan kamçılar gibi. On üç tane. On üç ilmek gibi boyunlarında. . Üç kardeş, masanın ayağı kısa diye sıkıştırılan kağıt parçaları misali hayatları. Masanın ayaklarıyla bir arada, ama onlardan çok ayrı.. . Cahide Birgül şu an yaşıyor olsaydı ne olurdu diye düşünüyorum. Bu kitabı okuduktan sonra boşalmış içimle neler derdim ona? Adıyla mı seslenirdim? Olduğu yere gidip kapısında mı beklerdim? Bugün yaşananları hatırlatıp, neden aynıyız diye mi sorardım? ‘O dolmuşların içindeki kayıp yüzler bulunmadı, o okulun önündeki annelerin içi soğumadı’ diye hayıflanır mıydım? Bilmiyorum. Belki sadece susardım yuttuğumuz pek çok şey gibi.. . Ebrahel Lurci kapak tasarımı ve Meltem Gürle ön sözüyle..
cahide birgül'ü nasıl öveceğime karar veremeyerek bakıyorum ekrana. nasıl yalın bir dille nasıl katmanlı, derinlikli bir roman yazmış böyle. yüzeyde beraber yaşayan üç kardeş anlatılırken aşağılarında sorunlu ebeveynleri ve çocuklarında yaşadıkları travmalar, siyasi göndermeler, metaforlar ile bir çırpıda okusanız da uzun zaman aklınızdan çıkmayacak bir roman yazmayı başarmış sevgili cahide birgül. o kadar bağlıyor ki roman sizi kendine, durmadan sadece haluk ve nilüfer'i dinlemek istiyorsunuz, üstelik sürüklendiği sonu da merak ediyorsunuz; ama bir yandan da o "bitmesini istemediğiniz" anlatılardan. ben mesela, kitabı sabahları işe gitmek için hazırlanırken dinlediğim için, yarın sabah ne yapacağımı bilemiyorum.
dinlemek derken: storytel seslendirmesi muhteşem.
bu senenin başlarında gölgeler çekildiğinde'yi okumuştum. geceye uyananlar ile, böyle yüksek içgörüsüyle anlattıkları beynimi meşgul ve hatta mutlu eden karakterleri yazabilen kadın yazarlar rafımda ayfer tunç ve rachel cusk'ın yanına cahide hanımı da ekledim.
Cahide Birgül'ün eserleriyle bir aşk/nefret ilişkisi yaşıyor olduğumu söyleyebilirim sanırım. Daha önce okuduğum Ah Tutku Beni Öldürür Müsün? okuduğum en iyi polisiyelerden biriydi fakat Gölgeler Çekildiğinde'yi gerek karanlık atmosferi gerekse hikayenin içine çok giremememden ötürü sevmemiştim. Geceye Uyananlar'da da aynı karanlık atmosfer mevcut. Olay bir ağabey ve kız kardeşin gözünden anlatılıyor. Aşk, zor aile ilişkileri,kaygılı bağlanma, queer karakterler mevcut bu kitapta. Sonlara doğru heyecan ögesi artmış olsa da Geceye Uyananlar sevemediğim Cahide Birgül kitapları kategorisine girdi maalesef.
Hiç tanımadığım, çok yeni haberdar olduğum bir yazar Cahide Birgül. Birlikte kitap sohbetleri yapmayı çok sevdiğim canım arkadaşım Günce önermeseydi, tanımamaya da devam edecektim.
Kitap çok sürükleyici, yazarın dili çok net, konu en sevdiğim konu; toksik aile ilişkileri! 90’larda teşkilat mensubu bir abi. Abisinin ve engelli kardeşinin gölgesinde kalmış bir kız kardeş, şiddet, cinsellik, baba ve babanın sembolik kamçıları, anne ve annenin silik karakteri, diğer yandan silik bir anne karakterinin çocuklarının üzerindeki baskın izdüşümü.
Sonu çok karamsar hissettirdi, ama aslında kitabın her noktası karamsar. Dilindeki yalınlık ve aydınlık bu karamsarlığın su gibi akmasını sağlıyor. İyi ki okumuşum.
“O gün hiç gelmedi. Galiba hiç onun arzuladığı kadar büyümedim.”
“Çaresizlik, yerine getiremeyeceği vaatlerde bulunmasına sebep olur insanın.”
“Seni kolundan tutup ölümden kurtaran bir adamın, başka bir gün o tramvayın altına itebileceğini…”
“Geçmişi seviyorum. Hesaplaşmaları sevdiğim için. Bugünü ve geleceği sevseydim böyle olmazdı. Daha kolay yaşardım, biliyorum.”
Çok ağır bir kitap okudum ve korktum. Korkumun sebebi bu kitapta çekirdek aile bazında yaşanan problemlerin çözülebilir olduğuna dair umut beslesem de büyük ailenin (devlet) kontrolden çıkmış, saldırgan olması. Bu canavarın bir gün bize de saldırmaması için insancık olarak kalmak güvenliğimizi garantilerken, güvenli bir hayatı anlamsız kılmaz mı?
Kitaptaki küçük aile yaşamının temel sorunu iletişimsizlik. Çekirdek ailenin tanıdığımız 5 üyesinin de hem kendi içlerinde hem de birbirleriyle ciddi bir iletişim sorunu var. Kendilerini analojiler üzerinden tanımlayıp asıl sorunu çözümlemek yerine bastırılmış dilek, duygu ve ihtiyaçlarını dışarıya, nesnelere veya görevlere yansıtıyorlar. Ancak yöneldikleri yer, "dışarısı" da içeriden farklı değil ve içerinin sorunu ancak içeride çözüme kavuşabilir.
Anne evlatlarına karşı adil sevgi besleyememiş, daha kötüsü bunu belli etmiş. Bu Memo-Nilüfer, Haluk-Anne yakınlaşmasının sebebi ve annenin ölümünden sonra tarafların dengesizleşmesiyle olacak felaketlere zemin hazırlıyor. Anne silik, hikaye boyunca hiç söz hakkını kullanmıyor. Neyin kabul edilebilir olduğuna neyin olmadığına karar vermiş ve buna göre kendince kendini aklamış. ( Örneğin arada sırada baba tarafından engelli amcayı gündeme getirerek Memo'daki sorunun kaynağının baba olduğunu ima etmesi )
Baba, ezilmiş erkekliğini tamir etmeye çalışırken ailesinin gerçeklerine körleşmiş. (Örneğin Memo'yu askere göndermesi) Eşinin, Nilüfer'in ve Memo'nun düşmanlığını kazanırken oğlu Haluk'a kamçılarla güç, erkeklik ve iktidar arayışını miras bırakmış
Haluk, bu mirası kabul etmiş ancak o babası gibi değil. Daha güçlü. Bu gerçek açık olduğu halde babası tarafından onaylanmadığı için eksik. ( Bu yüzden hikayenin sonunda kamçıları çıkarıyor ve babasının onu kamçı dükkanına götürmediğini, büyüyünce dediğini ama hiç büyümediğini hatırlayarak "Bak baba, nasıl iyi bakıyorum kamçılarına" diyor) Nilüferin gözünde kahraman olmak, onun dişiliğini kontrol etmek ve onu eve bağlamak Haluk'un iktidar anlayışı. Bir bakıma Nilüfere takıntılı ve bu takıntıyı Memo ve Nilüferin yakınlığı besliyor.
Memo, engelli. Annenin sevgisizliğini hissetmiş bu yüzden abisine düşman olmuş, belki onun yerinde olmak istemiş. ( Haluk odasını ona verdiğinde çok sevinmesi bununla açıklanabilecek bir örnek ) Ancak o da ailesinden öğrendiği gibi kendini ifade etmek yerine korkutucu resimlere, metaforlara, anlam yüklediği eşyalara sarmış. Bu halihazırda aileyle iletişimi zorken onun kıyametini mühürlemiş. Aile üyelerinin en ciddi yanlışlarının veya en doğru hareketlerinin çoğu Memo üzerinden verilmiş veya Memo'ya davranış şekillerinden anlaşılabilir çünkü her şeye rağmen Memo bizle aynı becerilere sahip olamayan, masum bir ruh.
Nilüfer ise rasyonel ve mantıklı. Buna rağmen o da kendine karşı açık değil yaşadıklarını başka şeyler üzerinden tanımlıyor. ( Örneğin tramvay, batıl inançlar hatta geçmiş ) Annesinin Memo'ya olan ilgisizliğini telafi etmeye çalışmış. Haluk'u çok sevse de kendi üstünde kurmak istediği otoritenin farkında, buna onun kıskançlığını besleyerek cevap veriyor.
Hikayenin sonunda Haluk Nilüfer'e seni seviyorum dedi, çoktan ölmüş kardeşlerini ve kendini gazla zehirledi. Memo'nun odasına 1 tüp koydu, onun üstünü örttü, kapıyı kilitleyip altını battaniyeyle tıkadı, kendi ve Nilüfer içinse birer tüpü Nilüfer'in odasına götürdü. Orada bekledi. Oysa ölümde de dışlanan çoktan ve yine kendisi olmuştu.
Bu ailede anne sesini çıkarsa ben varım dese, kendine karşı dürüst olsa; baba kendini kanıtlamak için bir ilke doğrultusunda hareket etse, kendini geliştirse; Haluk ve Nilüfer savaşmak yerine -aileleri gibi ördükleri duvarlar aşılmayacak bir hal almadan- birbirlerine seni seviyorum deseler, kendilerini anlatıp birbirlerini anlasalar hikayenin sonu farklı olurdu. Çünkü bu ailenin üyeleri öldürürken bile birbirlerini seviyor.
Büyük ailede sorunların nasıl çözüleceğine dair henüz bir fikrim bile yok. Tüm canice uygulamaları geçmişte kalmış gibi söz ettiğimiz medeniyet, benim gözlemlediğim ortamda hala tekliyor. Biz ise ya büyük aileye ilişmeden küçük ailede mutluluğu arayacağız, ya büyük aileye meydan okuyacağız, ya kaypaklaşacağız, ya delireceğiz, ya da öleceğiz. Belki de bunların hiçbirine mecbur olmadığımız yeni bir dünya keşfedeceğiz.
This entire review has been hidden because of spoilers.
anlatıcının değiştiğini anlamamız mümkün değilmiş gibi her bölümün ağabey/kız kardeş şeklinde başlamasının verdiği rahatsızlık bir yana, anlatıcıların birbirinin anlatacaklarını müjdelemesi tadımı iyice kaçırdı. yani ağabey konuştuktan sonra kız kardeşin neler söyleyeceğini çoktan öğrenmiş oluyorsunuz. kitabı sonuna kadar okumamı sağlayan tek şey önüne geçemediğim merak duygusuydu. o da hikâyenin bana verdiği bir şey değil, kişiliğimin en büyük parçası.
hikâyede kocaman kocaman bırakılmış boşlukları ne yaptımsa dolduramadım. her boşluğun hikâyenin bir parçası olamayacağını hatırlamış oldum böylece. anne kişisinin memo'ya gösterdiği sevgisizliğin, baba kişisinin kamçılara karşı düşkünlüğünün, konuşmasını dört gözle beklediğim memo kişisinin askere gidişiyle biçim değiştiren deliliğinin, ekrem abi kişisinin ölüm tarihinin belirsizliğinin, mine kişisinin evliliğini ve yasak aşkını nasıl gördüğünün, nilüfer kişisinin kimseye karşı kuvvetli hisler duyamayışının ve daha pek çok şeyin altı önce oyulabilir, sonra yeniden doldurulabilirdi. ama yazar sanki bunlara değinmemenin daha iyi, kolay ya da gizemli olacağını düşünmüş gibi hiç dokunmamış. keşke öyle yapmasaydı da kitap bitince "neydi bu şimdi?" diye kalmasaydım. ki kitabın sonu başlı başına bir hayal kırıklığı oldu benim için. binlerce sondan en önde duranı seçilmiş gibi.
önsöze "aile bütün kötülüklerin yuvasıdır" diye başlık atılmış. bunun kanıtlanacağını düşünerek başladım ama üstü örtülüveren şeyler izin vermedi. yalnızca uzaklığın, kopan ve onarılamayan bağların, herkesin kendi dünyasında savruluşunun, sevgisizliğin varlığı sezdirildi. kitapta vaat edildiği kadar bulunabilen tek şey tedirginlik duygusuydu. taşlar yuvarlandı, yuvarlandı, yuvarlandı ama bir türlü durup da yerini bulamadı.
Toksik aile beni çok ikna etmedi. O kamcilarin bir kere bile kullanıldığını görmedik. Abi kardeşine, baba cocuklarina ya da eşine bir şiddet uygulamadi. Sadece görüp görebildiğim bir sevgisizlik ve inkar vardı. Kardeşlerin birbirilerine sevgileri güçlüydü. Bir de anne ile büyük oğlun arasındaki sevgi. Yok, bence yetrince toksik değil. :((
Suat hikayesi güzel gidiyordu. Bir de Ekrem abi. Aslında bu Haluk'un iş ortamı, derin devlet ve Haluk'un giderek bozulan psikolojisini çok ilginç buldum. Nilufer'in tramvaya bu kadar takintili olmasini anlayamadım. Neden hayattan bu kadar vazgeçmiş? Laf olsun diye okuyor, laf olsun diye ise giriyor. Her şeye bir bosvermislikle yaklaşıyor. Sadece annesi ve Memo için yaşıyor gibiydi. Hep bir özverili bakıcı rolü var. Nedennnnn?? diye sordum. :)
This entire review has been hidden because of spoilers.
okuma grubumuzla okuduğum, kardeş ilişkiler temeline dayalı psikolojik bir kitap. ruhsal gerilimin polisiye tadından sonuna kadar sürmesi, benim okumama da heyecan kattı sanırım. sürükleyici bir okuma oldu. kızkardeşin abisine hem hayranlık hem nefrete yakın hisler beslemesi, engelli kardeşi anaç duygularla kendinden bir parça gibi terkedilemez bulması bizim toplumumuza hiç yabancı olmayan durumlar. aynı evin içinde birbirlerini hem sonuna kadar anlayıp bir o kadar da iletişimsizlikten yabancı kalışları; anneyle ve babayla olan ilişkilerde kız ve erkek çocuk bakış açısı da etkileyiciydi. yazarın başka bir kitabını da okumak ister miyim? evet isterim
Öncelikle Cahide Birgül’ü bugüne kadar nasıl okumamış olduğuma çok şaşırdım. İnsanın hayatta en büyük şansı ya da şanssızlığı olabilecek aileye dair okuduğum en iyi romanlardan biriydi. Hayatın akmasına sebep engel olan “ev”, aile/devlet, aşk, toplumsal olaylar muhteşem bir dille bir araya gelmiş ki hiç biri fazla gelmiyor. Beni asıl etkileyen bunları çok sürükleyici bir şekilde yazması oldu, sonunu içimde hissetmeme rağmen elimden bırakamadan neredeyse bir oturuşta bitirdim.
Geceye Uyananlar; tıpkı dünya üzerinde olduğu gibi yatakta da kendi sınırını aşamayan "hakkı yenmiş" bir annenin, ağzına kadar dolu hayata son damla olarak gelmiş bir kızın, görev gibi yaşamaya zincirlenmiş bir garip "ağabey"in, beden kılıfına hapsolmuş "deli" bir kardeşin ve hiçbir zaman orada olmasa da hatıralarının gölgesiyle karanlık kırbacını eksik etmeyen bir babanın hikâyesini anlatır bize uzak bir karanlıktan, bir haykırıp bir fısıldayarak. Cahide Birgül'ün elli üç yıllık kısa, dopdolu ve bilinmez hayatından bizlere bıraktığı bu "kirli" cevher; 90'ların "faili meçhul" Türkiye'sinde sıcacık yorganlarına sarılı, sabaha unutulacak rüyalar görerek kendilerini bir sessizlik örtüsüyle kandırıp duran "sıradan" insanların hayatlarının orta yerine saplanan bir kör bıçağın kabzasındaki simsiyah parıltının korkularla çevrili kaynağıdır âdeta.
Çağdaş edebiyatımızın kıymeti bilinmeyen hayat koleksiyoncusu olarak Cahide Birgül, toplumsal olanın özündeki o en kokuşmuş çürük kutsallık olarak aileyi, kendine özgü bir "İstanbul-noir" evreninde kevgire çevirir Geceye Uyananlar'da. Bir yara açar o tekleyen korkak kalbi taşıyan göğüste, dışarıya kan ve irin saçılır sonra. Ve ardından kaleminin suyuyla yıkayıp olan biteni, kayda geçirir tek tek. Kanatları koparılmış kadınlıklar, acizliğini şiddetle gizleyen erkeklikler, ölü doğmuş bir yaratık olarak aile kurumu, bireylerinin toplamıyla kıyamet yerine dönmüş bir toplum sırılsıklam dikilir karşımızda, yerle bir olmadan hemen önce. Cahide Birgül; metaforlar, sayıklamalar, takıntılı tekrarlamalar, gidip gelişler ve kayboluşlarla sosyolojik bir polisiye yaratıp; o sarı buyurgan sorgu ışığını okurunun kaçırmaya çalıştığı gözlerine acımasızca tutmaktan asla vazgeçmeyen bir vakanüvistir nihayetinde.
Kişişel olanın kansız, pembemsi çizgilerle kendini belli edip, sonradan belli belirsiz ince kabuklarla iyileşen ikiyüzlü politikliğini tramvayın önüne itiverir Cahide Birgül. Çağdaş edebiyatımızın bu adı anılmaya layık görülmemiş efsanesi, elimizi beyazlaşana dek sıkar Geceye Uyananlar'ıyla.
Sonra açarız avucumuzu.
Uyuşan avuçlarımızda hiç edilen çocukluk, çocukluğumuz bakar bize.
Gölgeler Çekildiğinde adlı romanını okuduktan sonra bu romanını da okumak istediğimden emindim. Aile sosyolojisi çalışan birisi olarak aileye bu kadar farklı bir bakış açısıyla yaklaşan bir yazardan çok geç haberdar olmanın getirdiği bir utanç ve açlıkla arka arkaya Cahide Birgül okuyorum.
Bu roman iki kardeşin de ağzından anlatımıyla beni daha çok etkiledi. Kardeşler arası dinamikler, aile ilişkilerinin çoğunlukla bunaltıcı, Bourdieu'nün deyişiyle 'zorunlu sevgi' ve 'duygusal yükümlülükler' arasında gidip gelen karmaşık yapısı bu romanda ustalıkla aktarılıyor. Üstüne bir de çocukluğumun arka planı 90ları koyunca daha ne olabilir ki demekten kendimi alamadım. Her ne kadar Nilüfer'le özdeşleşmek okuyucuya kolay gelse de, ben daha çok kendi başına ayrı bir kitap olabilecek Memo'nun bakış açısıyla tüm olan biteni algılamaya çalıştım. Çok başarılı olduğum söylenemez tabii.
Keşke yaşasaydı ve daha çok yazsaydı. Herkesin okumasını istediğim yazarlardan biri de Cahide Birgül artık.
Bu kitabi hiç tanışmadığım ama buradan takip ederek kitap zevklerimizin uyuştuğunu düşündüğüm iki kişiden duydum ve bir kez daha iyi ki goodreads var dedim:) Iki kardeşin arasındaki "şey"in edebiyatimizda bir benzeri var mı emin değilim. Gerçekten bu kadar iyi bir kitabın ve yazarın çok fazla kişiye ulaşamamış olması çok üzücü. Aile denen karanlık girdabı çok güzel bir dille, çok başarılı bir teknikle anlatmış.
4.5tan 4, sonu böyle olmasa belki 4.5tan 5 olurdu. Ama kitapla ilgili düşüncelerimi toparlayamayacak bir durumdayım şu an. İkinci kez okuduktan sonra belki geri dönerim.
cahide birgül’ü daha önce hiç duymamıştım. geçenlerde meltem gürle’nin bir paylaşımında adını görmüş, not almış, sonra da unutmuşum.
çoğunluğu islam tarihi ve tıp fakültesi ders kitapları bağışlarından oluşan bir sahil kütüphanesinde karşıma çıktı bu kitap. o an okunası tek kitap olduğu için seçtim geceye uyananlar’ı. sonradan notlarıma baktığımda fark ettim bu yazarın o yazar olduğunu. o sırada da ablam yanıbaşımda meltem gürle okuyordu.
güzel bir rastlantı gibi geldi ve not almış olmama rağmen unutulup gidecek, belki hiç dönmeyeceğim ve dolayısıyla hiç okumayacağım biri olarak kalacakken böyle beklenmedik bir yerde karşıma çıkmasını belki bir işaret saydım ve heyecanla okumaya başladım cahide birgül’ü.
romandansa öykü insanı olduğumu bana yeniden düşündüren bir kitap oldu. biraz da yayarak okuduğum için mi bilemiyorum ama hikâye epey uzatılmış gibi geldi bana. açılan, yayılan, verimli bir malzeme olabilir elde (ve yazar bununla ne yapacağını bilememiş olabilir) ama okurken “sündürmek” kelimesi çokça geçti aklımdan.
anlatıcılarla yine derdim var. ağabey ve kız kardeş diye anılan iki anlatıcı var ve anlatıcı değiştiğinde her seferinde yine kimin konuştuğu belirtiliyor. bir anlatıcı hep diğerini izliyor. okur hep az sonra kimin konuşacağını, şu anda okuduğunun açıklamasını ya da karşı-anlatısını bir sayfa sonra bulacağını biliyor. tekdüze bir beklenti yaratıyor bu.
iki farklı anlatıcı olsa da konuşan iki farklı kişi yok karşımızda. her bölüm başında anlatıcının adını okumaktansa (mümkünse hiç yazılmasaydı da biz kendimiz anlasaydık) anlatımın değişmesiyle gözleyebilmeliydik bunu.
konu edilen üç kardeşten bir tek “ailenin delisi” memo anlatıcı olarak yer almıyor. metin, susturulanın bir kez daha sesini kesiyor böylelikle. bu seçim, arka kapakta yazıldığı gibi memo’yu sır ve gizemle özdeşleştirmek içinse, diğer anlatıcılarda da gördüğümüz gibi, bir karakterin anlatıcı olması onu bilinir kılan bir şey değil oysa.
tam ortada durup el sallayan, yokluğu, kapatılmışlığı ve sessizliğiyle yine metinde bir hayalet gibi kol gezen ve nüfuzunu hissettiren memo’nun anlatıcı sınırlarının dışına atılması epey dikkat çekiyor. yaptığı resimler, çıkardığı “hayvan” sesleri, jestleri vesaire onu dil dışı ve ötesine konumlandırıyor, tamam, ama, ne bileyim, ben nedense bir şekilde, tek seferliğine bile olsa, metnin bir yerinde illa ki memo’yu okuyacağımı düşünerek devam ettim kitaba. böyle bir beklentiye girdim nedense. olmadı. olmadı. zaten dili farklılaşmayan diğer iki anlatıcı düşünülürse belki de olmaması iyi olmuştur.
Önsözde Meltem Gürle’nin de yazdığı gibi “kendisini öne çıkarmaktan hoşlanmayan, yazarlığın yazmakla ilgili tarafıyla ilgilenen” Cahide Birgül’ün Geceye Uyananlar’ını ölümünden 11 yıl sonra okudum. Hatta kitaplarının da Kafka Yayınevi sayesinde farkına vardım. 😔🙏🏻 Soluk soluğa okunuyor. Her gün Suç ve Ceza’dan 100 sayfa okumaya çalıştığım bu dönemde, iki oturuşta bitirdim kitabı. Bu kitabın ana sembollerinden biri olan “kamçı” Suç ve Ceza’da da karşıma çıktı dün gece. Kitaplar arası bağlantı bile kurdum böylece.😉 “Aile bütün kötülüklerin yuvasıdır. Bireyin en büyük ailesi de devlettir.” 90’lı yılların sert siyasi ikliminde “teşkilat” üyesi olan ağabey Haluk, ailenin bütün yükünü sırtlanmış küçük kardeş Nilüfer, onlardan farklı gelişen ve kitap boyunca “akıl hastası” ya da “deli” olarak adlandırılan, bu ifadelerle canımı yakan, ciğerimi dağlayan diğer kardeş Memo’nun yaşadıkları her geceyi daha da karartan hikayesi. Bir anda ortadan kaybolan çocukların sessiz anneleri (Cumartesi Anneleri). “O zaman ölmek ya da delirmekten başka çare yoktur. Ya da kim bilir, belki ikisi birden mümkündür.”
Cahide Birgül'le tanışın. Bu kitapla olur diğer kitaplarıyla olur ama tanışın. Geceye Uyananlar' dan çok etkilendim hatta 2-3 gün kitap okuyamadım. Aile olmak nedir? Aile olmanın getirdiği bağlılıklardan nasıl kurtuluruz ya da kurtulmalı mıyız? Ölmüş bir baba çocuklarının hayatlarını ne kadar etkileyebilir? "Teşkilatçı" abi, zihinsel engelli bir kardeş ve Nilüfer... Kendini tramvayların önüne atan Nilüfer... Ama neden bunu yapıyor? Soruları kitabı okuyup öğrenin olur mu? Okuyun çünkü.
Bütün duyguları bir şeylere benzeterek anlatması çok yorucuydu açıkcası, "gibi"li cümleleri çıkarsan kitap rahatlıkla 30 sayfa incelir. Bir şeyin kendisini başka bir şeye neden benzetme ihtiyacı duyulur diye sormadan edemedim kitap boyunca. Üslubu yüzünden diğer kitaplarını çok merak etmediğim bir yazar oldu:/
Vallahi ne yalan söyleyeyim bu kadar iyi bir roman olmasını pek beklemiyordum açıkçası. Böylesine güçlü bir romanın bu kadar zaman gözlerden kaçmış olması edebiyat dünyamıza dair de yeterince ipucu veriyor sanırım. Karakter kuruluşu, olay örgüsü, ele aldığı meseleler, kullanılan dil, ağabey ve kız kardeşin bakış açıları arasındaki geçişler fevkalade. Atlanmaması gereken bir roman.
Beklentim baya büyük başladım ama umduğum gibi olmadı. Ben havada kalan soruların olduğu kitaplardan galiba çok haz etmiyor da olabilirim de... bilemedim çok da olmadı. Aynı olayları iki farklı karakterin gözünden finlemek yine keyifliydi tabi.
Öncelikle arka kapak yazısında ve önsözde kitaba dair bu kadar ayrıntının, çözümlemenin yer alması okuma keyfimi oldukça kaçırdı. Önsözü okumadan kitaba başlanması daha yerinde olabilir.
Kitabın içeriğine gelirsek; anlatıcı karakterler Nilüfer ve Haluk'un aynı dille konuşması beni rahatsız etti. Yazar kendi kendine konuşuyor adeta. Özellikle Haluk karakteri bağlamında çok eğreti duruyor bu durum.
Arka kapakta hikayenin, 90'ları karakterize eden kötücül, kirli ve derin ilişkilerin çekirdek aileden topluma akışının neden ve sonuçlarını ele aldığı belirtilmiş, fakat 90'lardaki siyasi, toplumsal olaylar kitapta çok silik kalmış bana kalırsa. Anlatıya daha iyi ve daha çarpıcı ya da açık bir şekilde yedirilebilirdi bu olaylar. Arka kapaktaki sunuş yazısı sadece kitabın sonuna doğru biraz hakkını veriyor.
Ayrıca "teşkilât" mensubu olup çeşitli operasyonlara katılan ve leşlerden bahseden Haluk karakterinin işine dair anlatılanlar kalitesiz bir dizi senaryosunu andırıyordu. Yazarın bu tip kişilerin işleri ve iş ilişkileri hakkında bilgisiz olduğu ve yazarken zorlandığı için üstünkörü, çok genel çizgilerle Haluk karakterini anlattığı kanısındayım. Örneğin, Ahmet Ümit'in polisiyelerinde çok güzel ayrıntılar vardır. O dünyanın içine girmişsiniz hissi verir. O hissi aradım bu kitapta.
Yazar, işlevsiz bir ailedeki bireylerin psikolojik durumlarını çözümlemede başarılı diyebilirim. Fakat burada da benim hiç sevmediğim simgesel anlatıma oldukça yaslanılmış. Kişisel bir tercih benimkisi belki ama sürekli tekrarlanan semboller benim canımı çok sıkıyor.
Arka kapak yazısı sebebiyle beklentim çok büyüktü, sonuç biraz hüsran oldu diyebilirim.
"Çok iyi tanıdığınızı sandığınız birinin sizi yanıltması ne acıdır! O anı, bu gerçeği anladığınız anı, ömür boyu hiç azalmayan bir şaşkınlıkla hatırlarsınız. Ve ondan sonra yeni birini, hiç bilmediğiniz birini görür gibi bakarsınız ona. Aldatılmışsınızdır ve bu yabancıyı tanımaya da istekli değilsinizdir artık."
Cahide Birgül'ün romanı, üç kardeşin yürek burkan hikayesini anlatıyor: teşkilat mensubu Haluk, kendini arayan ancak bir türlü bulamayan Nilüfer ve zihinsel engelli Memo. Aile içi sevgisizlik, bastırılmış duygular ve kirli işlerle dolu bu öykü, 90'ların siyasi olaylarının gölgesinde geçiyor. Roman boyunca tedirginlik ve üzüntü gibi duygular okuyucuyu sarmalıyor ve hikayenin sonunda derin bir boşluk hissi bırakıyor.
Romanın benim için tek eksik yanı, bazı olayların ve karakterlerin yeterince derinlemesine işlenmemiş olmasıydı. Ancak, genel olarak bu eseri beğendim ve Cahide Birgül'le tanışmamı sağlayan bu kitabın ardından, kesinlikle diğer eserlerini de okumak istiyorum. Birgül'ün kalemi, hikayeyi anlatış biçimi ve karakterleri işleyişi beni oldukça etkiledi ve yazarın diğer kitaplarında da benzer bir derinlik ve duygusal yoğunluk bulmayı umuyorum.