Kavramlara edebiyatın içinden bakan denemelerden oluşuyor Sessizin Payı. "Adalet"i Dostoyevski'nin, "vicdan"ı Tolstoy'un, "merhamet"i Orhan Kemal'in, "utanç"ı J. M. Coetzee'nin, son yılların vazgeçilmez "kutuplaşma"sını Peyami Safa'nın penceresinden okuyan denemeler. Edebiyat yapıtlarıyla "dışarısı" arasında sert geçişlerle ilerleyen, kitap sayfalarıyla şehrin sokakları, duruşma salonları, tarihin yıkıntıları arasında gidip gelen yazılar. İki sorunun cevabını arıyor Gürbilek. Birincisi: Sessizin – henüz konuşmayanın, konuşma imkânı olmayanın, artık konuşamayacak olanın– el konulmuş payını geri alabilir mi yazı? İkincisi: Yazarlar konuşamayanlar adına da konuştuklarına inanmak ister. Ama yazının da bir sessizi vardır. Sessizin payına bu kez kendisi el koymadan var olabilir mi yazı?
Nurdan Gürbilek Boğaziçi Üniversitesi, İngiliz Dili ve Edebiyatı Bölümü'nü bitirdi ve aynı bölümde master yaptı. Akıntıya Karşı, Zemin, Defter ve Virgül dergilerinde yazdı. İlk kitabı Vitrinde Yaşamak'ta 80'li yılların Türkiyesi'ndeki kültürel değişimi konu aldı. Yer Değiştiren Gölge ve Ev Ödevi adlı kitapları edebiyatla ilgili denemelerine yer verir. Kötü Çocuk Türk Türkiye'nin yakın tarihinde öne çıkmış kültürel imgeleri, Kör Ayna, Kayıp Şark Türk edebiyatına yön veren endişeleri, Mağdurun Dili edebiyatın mağdurlukla ilişkisini tartışan denemelerden oluşur. Gürbilek'in Walter Benjamin'in yazılarından derleyip sunduğu Son Bakışta Aşk Metis Seçkileri'nde çıkmış, Vitrinde Yaşamak ve Kötü Çocuk Türk'te yer alan denemeleri İngilizcede The New Cultural Climate in Turkey: Living in a Shop Window (Zed, 2010) başlığıyla yayımlanmıştır.
Nurdan Gürbilek, 2010 Erdal Öz Edebiyat Ödülü ve deneme dalında 2011 Edebiyat Mevsimi Büyük Ödülü’nü aldı.
Nudan Gürbilek'in siyasi, sosyolojik ve felsefi temelleri güçlü edebiyat eleştirilerinden oluşan bu kitabı belki biraz "ağır" ancak çok değerli. Dostoyevski, Tolstoy, Orhan Kemal, Peyami Safa, JM Coetzee gibi yazarlar üzerine, ilginç karşılaştırmalara da yer veren (mesela Orhan Kemal/Kemalettin Tuğcu) analizleri, tespitleri, bu yazarlara farklı bir bakışla yaklaşmanızı sağlayabiliyor. Peyami Safa kısmında Gezi Parkı olaylarını da analizine dahil etmesi gayet yaratıcı, isabetli olmuş.
Metinlerin yazıldığı dönemki bağlamıyla günümüz toplumu, siyasi ortamı ve karakterlerin yer yer sosyo-psikolojik analizlerine ilişkin oldukça iyi kaleme alınmış denemeler. Nurdan Gürbilek kalemini okumak iyi bir okur beklentisi için oldukça güzel şans, daha çok yazsın daha çok okuyayım hissini onun kaleminde hiç kaybetmedim. Çizdiği rota okunmak üzere beni yeni kalemlere yöneltti.
Nurdan Gürbilek'i çok geç buldum bir daha da bırakmam.Hiçbir beklentim olmadan almıştım ama çok etkilendim.Özellikle Suç ve Ceza,Fatih Harbiye denemelerini çok beğendim.Sonlara doğru okumakta biraz zorlansam da;şu an yaşadığımız,içinde bulunduğumuz toplumsal çıkmaza çok iyi ışık tutuyor.Ne yazsa okurum diyeceğim yeni bir yazar daha keşfettim.
Yazma hevesini bana Nurdan Gürbilek verdi. Yıllar önce onun "Vitrinde Yaşamak", "Ev Ödevi" kitaplarını okurken, romanları, hayatı ve insanı birbirine bağlama yeteneğine hayranlık duyar, imrenirdim. İlk yazı denemelerim onun esinini taşır.
Ne var ki, Gürbilek'in Frankfurt Okulu, Tanpınar, Dostoyevski vs. ile dolu dünyası bir süre sonra bana yetmemeye başladı. Şeyler arasında kurduğu deneme kabilinden bağlar da öyle. "Benjamin filanca pasajında şunu der", "Dostoyevski bir kahramanına şöyle dedirtir" ile başlayan denemelerinde edebiyatçı olmak istemeyen, ancak sosyal bilimin kimi zaman sıkıcı ve zahmetli olabilen emeğini çekmeye de gönülsüz birini görür gibi oldum.
Kitabın ilk denemesi olan "Suç ve Ceza" başarılı. Gezi'nin ateşiyle yazılmış olan "Fatih-Harbiye, Son Durak" da iyi. Kitabın sonuna saklanmış olan "Orpheus Çıkmazı" ise ne yazık ki bayık Coetzee'nin bunalımlarında, postmodern metinlere musallat olan kolaycı, metafizik ikilemlerde yorulmuş: "Ölüm anlatılabilir mi, ama ölmeden nasıl anlatacağız?"
Çocukken çok sevdiğim bir çizgifilmi yeniden izlediğimde hissettiğim o duyguyu hissettim kitabı okurken: Bir daha asla o eski tadı alamayacak olmanın nostaljik hüznü ile geçmişteki olgunlaşmamış hayranlıkları aşmış olmanın mutluluğu karışık halde.
Tanıtım yazısında yazarın iki sorunun cevabını aradığı belirtilmiş, alıntılayım: "Birincisi: Sessizin – henüz konuşmayanın, konuşma imkânı olmayanın, artık konuşamayacak olanın– el konulmuş payını geri alabilir mi yazı? İkincisi: Yazarlar konuşamayanlar adına da konuştuklarına inanmak ister. Ama yazının da bir sessizi vardır. Sessizin payına bu kez kendisi el koymadan var olabilir mi yazı?"
Bu temaya göre değerlendirirsek kitabın içinde yer alan beş denemeden "Yoksulluk Lekesi: Orhan Kemal'in Çocukları" ile "Orpheus Çıkmazı: Yazı Neyi Kurtarır" başlıklı olanları hedeflenen içeriğe uygun ve doyurucu buldum. Orpheus Çıkmazı tek başına beş yıldızlık bir yazı. Tüm edebiyat severler okumalı.
Bunların dışında ilk deneme "Suç ve Ceza: Raskolnikov, Klaus Barbie, Kenan Evren" benim için en zayıf yazıydı. Hukuk, adalet, devletin şiddet tekeli, terör gibi konularda yaklaşım ve edebiyatla kurulan bağlantı eksik geldi bana.
İkinci deneme "Yanlış Hayat: Tolstoy'un Vicdanı" hayatına oldukça aşina olduğum bir yazarı ve hakkındaki tartışmaları ele aldığı için ilgimi çekmedi.
Üçüncü deneme "Fatih-Harbiye, Son Durak: Büyük Yarılma" için yazarın Benden Önce Bir Başkası kitabında yaptığım yorumu tekrarlayacağım; özellikle Peyami Safa söz konusu olduğunda yazarın eserlerine ve hayatına psikolojik yönden bakılmamasının eksikliği duyuluyor. Nurdan Hanım Benden Önce Bir Başkası kitabında Peyami Safa ile ilgili olarak açıkça bu alana girmeyeceğini belirtmişti ama denemeleri zayıf kalıyor bu eksiklik yüzünden.
Sadece son deneme için bile tavsiye edebileceğim bir kitap. Kötü Çocuk Türk ile yazarın eserlerini okumaya devam ediyorum.
Yazamama hastalığımın sebebi deha. Cümlelerini okuyup da hayranı haline gelmeyeni henüz görmedim. Sıkı, sağlam, müthiş adına ne derseniz öyle yazan denemeci. Son kitabı Sessizin Payı'nda sürpriz yok. Üslûbunu sevenlerin bayılarak okuyacağı tespitler ve alıntılar mevcut. Yine Dostoyevski, Tolstoy, Walter Benjamin, Edward Said, Orhan Kemal, Peyami Safa var bolca. Kadın yazarlara değinilmemiş bu kitapta. Bu anlamda hayal kırıklığına uğrayabiliriz kadın okuyucuları olarak. Kitabındaki meselelere değinirken bakışını belirlemede Walter Benjamin'in bir denemesinden yola çıkmış Gürbilek ve Sessizin Payı'nın amacını şöyle dillendirmiş: "
Walter Benjamin için kurulmuş o güzel cümleyi tahrif ederek söyleyeyim: Nurdan Gürbilek okumak bize bağışlanan bu hayat için ödenmesi gereken borçlardan biridir.
Suç ve ceza'da "kopuş davalarına", Tolstoy'un vicdanında ahlaklı yaşam nedir sorusuna, Yoksulluk Lekesinde Orhan Kemal'in çocuklarıyla Kemalettin Tuğcu'nun çocukları arasındaki farka , Fatih Harbiye son durak'ta Peyami Safa'nın batılı , milli ayrımının günümüzdeki yansımalarına, Orpheus Çıkmazı'nda yazının acıyı anlatılabilir kılıp kılmayacağını Coetzee üzerinden tartışmaya uzanan bir zenginlikte , edebiyatı günlük yaşamımıza uyarlıyan bir denemeler kitabı.
Nurdan Gurbilek'in simdiye kadar okudugum kitaplarindan en begendigim bu kitap oldu. Ozellikle Peyami Safa uzerinden Garpcilik anlayisinda Gokalp, Safa, Meric ve Yakup Kadrinin bu konularda nerede durdugunu gorme firsati bulduk. Fatih Harbiye uzerinden Dogu-Bati catismasinin yorumlanmasini ve gezi olaylarinin da bu acidan yorumlanmasini ilginc buldum. Bununla birlikte Orhan Kemal ve Kemalettin Tugcunun fakir cocuk uzerindeki yoksulluk lekesini isleme farkini bu kadar net ortaya koymasi edebi elestiri konusunda bana yeni bir bakis kazandirdi. Suc ve cezanin Lacenaire karakterinden esinlendigi bu karakterin varliginin onemi, Tolstoyun soyledikleri ve yasantisi arasindaki farkliliklarin onu getirdigi nokta ustune ustluk Coetzee hakkinda okudugum ilk elestiri yazisi her tarafi dolu dolu muhtesem bir kitap.
Suç ve Ceza üzerinden Kenan Evren ve ihtilali (ki bu bölümde Verges'in kopuş stratejisi ile ilgili kurduğu bağıntılar ve Eichmann davası ayrıca ilgi çekici) Peyami Safa'nın Fatih-Harbiyesi'nden Gezi süreci ve ülkedeki kutuplaşmayı anlattığı bölümleri çok beğendim. Orhan Kemal ve Kemalettin Tuğcu romanlarındaki çocuklar üzerinden merhameti, Savaş ve Barış üzerinden adalet kavramını da can alıcı şekilde irdeliyor. Son bölüm Orpheus çıkmazı Coetzee'nin utanç duygusu üzerinden kitabı bir bütün olarak çok güzel bir şekilde bağlıyor. Tek olabilecek tanıklığın, tanıklığın imkansızlığına tanık etmeyi hem soykırımlar üzerinden hem de Güney Afrika'daki apartheid üzerinden anlattığı bölümler çok etkileyiciydi. Adorno ve Walter Benjamin'in eserleri ve daha derin okumaları için bende merak ve motivasyon uyandırdı.
“Kurbanın mahremiyetini hiçe sayan bir soykırım edebiyatının, korkunç anıları estetize eden öykülerin, Felaket'i siyasi tanınma talebinin aracına dönüştürmenin, hatta Felaket'in anlatılabileceğine duyulan naif-iyimser inancın bile Felaket'i anlatma çabasını engellediğini söyler Nichanian. Ama sorun çok daha büyüktür: Hayatta kalanlar Felaket'te katlanılmaz olanı inkâr ederek hayatta kalabildikleri için, Felaket'i felaket olmaktan çıkarmadan hayatta kalmak mümkün olmadığı için, hayatta kalanın geri dönülmez bir biçimde kaybettiği şey kaybın sözünü etme kapasitesinin kendisi olduğu için, hiçbir anlatı dil bütünlüğünün bozulması gerçeğini dille bütünleştiremeyeceği için anlatılamamıştır Felaket. Dehşeti yaşayan anlatmaya başladığı anda kendi ya da başkasının yaşadıgına ihanet ettiğini düşündüğü için de anlatamamıştır.”
Calvino kurmaca üzerine kurmacanın şahı ise Gürbilek kurmaca üzerine kurmaca olmayanın sultanıdır. Bir tek Orpheus Çıkmazını zorlama buldum (bir yıldız kaydı), ama yine hızla, hazla okudum.
Kemalettin Tugcu - Orhan Kemal hakkindaki muhtesem karsilastirmasina onemli bir itirazim var. Tugcu'ya merhameti vermesi ve de merhameti sanki yalnizca zenginin, muktedirin asagidakine reva gordugu bir sey gibi kullanmasi (kelimenin icleminin ne kadar genisledigini hatirlatsa da) oldukca yanlis. Baska bir kelime kullanmayi secmeliydi. Merhamet sadece acima degil, uzaktan tuzukuru bir hosgoru, bir yandan benim basima gelmedi sevinci degil; nereden bakarsaniz bakin ahlakin temelidir. Empatidir, o aciyi paylasmaktir, insan turune has olmanin getirdigi metafizik duygudur. Zenginlere veya belli kisilere mahsus degildir. Ister ateist ister dindar olun, temel bir kavramdir. Oyle bir cirpida kelimeden vazgecmek, onu mesela sefkatten asagi tutmak neden?! Gurbilek'in bu kadar basit bir noktayi atlayacagini dusunmek saflik olur. Ya da benim merhamet dedigime, Gurbilek sefkat mi diyor (compassion, mitleid, rahmet)? Dilbilimsel, semantik bir sey soyleyecek konumda degilim ama sanki merhamet biraz kolayca eziliyor...
Hukukçuların okuması gereken kitaplardan... Özellikle edebiyat ve hukuk incelemeleri okumayı sevenlerin ilgisini çekeceğini düşünüyorum. Ayrıca Türkiye'ye özgü olaylar üzerinden de ele aldığı temaları irdelemesi benzerlerinden ayrılan yönü diyebiliriz. Üstelik kitabın dili de çok anlaşılır ve akıcı. Ama tabii sadece bu açıdan bakamayız, edebiyat severlerin de çok ilgisini çekecektir. Örneğin Dostoyevski bölümünde güçlünün adaletinin bir sıfır noktası yaratmasını 82 darbesi üzerinden incelemiş. Hukuk ve edebiyat metinlerini okuyanlar ve hukuk felsefesine aşina olanlar bu hukuğun sıfır noktası tartışmasını bilirler. Ayrıca genelde Nazi Almanyasına ilişkin incelemerde ele alınan kötülüğün sıradanlığı meselesini de yine 82 darbesi üzerinden değerlendirmiş. Darbeye böyle bir bakışa ihtiyaç vardı Türkiye doktrini açısından diye düşünüyorum. Kitabın ilk bölümü ve benim en çok beğendiğim bölüm oldu. İkinci bölüm Tolstoy'un hayatı boyunca çektiği ''white guilt'' hakkında...Böyle bir yönü olduğu biliyordum, belki bilinen bir şeydir. Ama bu kadar büyük bir yazarın da bizim günlük hayatımızda çektiğimiz huzursuzluklara benzer şeyler çekmesi, yani bir insan olarak çelişkileriyle ve eminsizliğiyle varolmuş olması çok ilginç. Gerçi düşnüldüğünde pek çok yazar gücünü kendi hayatlarında yaşadıkları çelikilerinden ve huzursuzluklarından alıyor. Zaten kafa rahat olsa böyle eserler yazamazlardı belki de. Üçüncü bölüm de kendi adıma kitapta en çok beğendiğim ikinci bölüm oldu. Kemalettin Tuğcu ve Orhan Kemal'in yoksul çocukları işleme tarzları karşılaştırılmış ve günümüzde toplumun bu kesiminde yer alan çocukların konumuna bağlanmış. Tespitler çok başarılıydı. Özellikle bu ''fakir güzellemesi'' olayının ülkemizde ve dünyada zenginler tarafından araçsallaştırıldığı ve toplum tarafından benimsendiği düşünüldüğünde Orhan Kemal'in dönemine göre sert olan bakış açısı nerden baksan yıkıcı... Peyami Safa üzerinden dönemin diğer yazarlarının yapıtlarına bakarak Batı-Doğu meselesini incelediği ve Gezi olayları üzerinden günümüze bağladığı dördüncü bölümde ise ''Harbiye'' adlı bir öteki oluşturularak her dönemde iktidarın buralılık üzerinden nasıl meşruiyet oluşturduğuna dair tespitlerini okuyoruz. Gezi sırasında insanların kendilerini bu sürekli pompalanan batı-doğu karşıtlığı dışında tanımlayarak birlik içinde hareket edebilmelerini ise iktidarın bu eylemlerden neden bu kadar korktuğunun nedeni olarak görmüş. Son bölümde ise aslında yazar bir yönüyle kendi yaptığı işe bakıyor. Toplumda büyük yaralar açmış ve tarihte yer etmiş olayların kurgu aracılığıyla anlatılıp anlatılamayacağını sorguluyor. Bu konu da Nazi olayları açısından sıkça tartışılan bir mesele aslında. Hem temsil etme ihtiyacı hem de kendimi ifade edeyim derken başka insanlarının acılarını küçültme ya da dışarda bırakma baskısı insanların kafasını oldukça kurcalamış anladığım kadarıyla. Ancak mitolojik bir metin ve karakter olan Orpheus üzerinden bu konunun irdelenmesi ilgin olmuş. Orpheus'un geriye dönüp bakması, yani ölmüş(mağdurların temsili) olan Eurydike'ye dönüp bakması, aslında bu temsil meselesini anlatmaktaymış ve aynı zamanda bir besteci olan Orpheus bu eylemi gerekleştirerek Eurydike'yi tekrar kaybeder. Yani temsil imkansızdır ve mağdurun ismini tarihten silme riski taşır. Burada Eurydike'nin aynı zamanda yazarı yazmayı iten karanlık gerçekliğiyle esin perisi olduğunun da altını çizelim.
Hepimiz için bir şekilde bir anlama bürünen kavramlar. Ne kadar insan varsa bu kavramlar da o kadar parçaya bölünerek çok anlamlılaşıyor ve etkileşim karşılıklı: Bu kavramlarla bireyselleşiyoruz, bu kavramlarla gruplaşıyoruz. Üstelik bunu yüzeysel anlamlandırmalar üzerinden yapıyoruz.
Kimimiz tamamen bunlara bağlı, kimimiz tamamen bunlardan kopuk, kimimiz bayraksallaştırıyor, kimimiz itibarsızlaştırıyor, kimimiz de söz konusu kavramların içini boşaltarak yeni anlamlar yüklüyor.
Tüketim toplumunun, değerler üzerinde daha bozucu etkiye büründüğü zamanımızı düşününce bu kavramların gerçek özünü duyumsayabilmek, akılda ve kalpte gerçek yankısına erişebilmek için gerçek bir çaba; bu kavramlarla üzerimizde bir göz bağı oluşturanlara karşı gerçek bir mücadele, bizim gibi toplumlarda hâlâ elzem.
📖 Sessizin Payı
Sessizin Payı; yukarıda sözü geçen kavramlara karşı dünyada ve Türkiye'de yaşanan olayları, edebiyatın içinde söz konusu kavramları işleyen anlatılar arasında geçişlerle karşılaştırarak olabildiğince derinlemesine inceleyen denemelerden oluşuyor.
Dostoyevski, Tolstoy, K. Tuğcu, O. Kemal, P. Safa, Coetzee merkezinde kıyaslamalarla ilerleyen metinde pek çok yazardan örnekleri de paylaşan yazar iki sorudan yola çıkarak bu denemeleri yazdığını söylüyor:
"Birincisi: Sessizin -henüz konuşmayanın, konuşma imkânı olmayanın, artık konuşamayacak olanın- el konulmuş payını geri alabilir mi yazı? İkincisi: Yazarlar konuşamayanlar adına da konuştuklarına inanmak ister. Ama yazının da bir sessizi vardır. Sessizin payına bu kez kendisi el koymadan var olabilir mi yazı?"
Söz konusu soruları Gürbilek, son denemede yankılandırıyor. Bu yankılanmayla kitap boyunca süzdüğümüz ve zihnimizdekilerle sentezlenen düşünceler, okuru da ister istemez kendi iç yankısına sürüklüyor.
Umutsuz muyum? Bilmiyorum. Hayatta her şey mümkün ama yaşadığımız toplumda çok konuşanın bariz üstünlüğünü düşününce; hiçbir şey sessizin payını mütemadiyen konuşarak susturanın elinden alamaz gibi görünüyor.
Inanilmaz sevdim Gurbilek'in baglantilarini, dingin ama derin anlatimini, insanin aklina dusurdugu sorulari. Gec tanidim ama hic tanimamaktan iyidir diyerek hizla diger kitaplarini da okumaktir niyetim 🙂 Bu kitapta beni en cok etkileyen bolum suc ve ceza baglaminda Raskolnikov ile Klaus Barbie ve Adolf Eichmann gibi savas suclularinin karsilastirilmasi oldu. Bu noktada uyum davasi ve kacis davasi olarak nitelendirdigi iki farkli bakis acisindan konuyu ele aliyor. Kitapta ayrica Peyami Safa'nin Fatih-Harbiye kitabinin Gezi eylemi ornegi uzerinden degerlendirilmesi ve aradaki paralellikler ilgincti. Gurbilek'in, gerek Turkiye'de gerekse dunyada gerceklesmis olan tarihsel olaylari engin edebiyat bilgisiyle harmanlayip, edebi karakterler uzerinden olusturdugu analizlerle okuyucuya sunmasi keyifli ve dolu dolu bir okuma keyfi sunuyor.
Bu kez edebiyattan örneklerle karşımıza çıkıyor Nurdan Gürbilek. Dostoyevski'nin klasikleşmiş Suç ve Ceza kitabından Raskolnikov ile suçluluğu sorguluyor, Orhan Kemal ve Tuğcu kitaplarındaki yoksulluk algısını sorguluyor, Peyami Safa kitaplarıyla doğu ve batı arasındaki sentezi gerçekleştirip gerçekleştirmediğini sorguluyor, en sonunda da Coetzee ve Orpheus çıkmazı ile toplumsal utanç duygusunu sorgulayarak bitiriyor. "Vitrinde Yaşamak" kitabından sonra bir çırpıda bitirip ardından kendimi de sorguladım. Sanırım hep dönüp bakacağım kitaplardan biri olacak.
Edebiyat ile ilgilenenlerin kesinlikle okuması gereken bir kitap olduğu düşüncesindeyim. Böylece Nurdan Gürbilek'in bütün denemelerini okumak için içsel motivasyonumu da kazanmış oldum.
Nurdan Gürbilek, sosyolojik çıkarımları son derece güçlü bir yazar. Kitabı çok hızlı okudum; özellikle Suç ve Ceza’da beni derinden etkileyen kısım;
“Dünyanın en sıra dışı cinayetlerinden sorumlu olan bu adamın, bu cinayetleri olabilecek en sıradan nedenlerle, görev duygusuyla ya da terfi edebilmek için işlemiş olduğu gerçeği, bir psikopat olduğu gerçeğinden çok daha ürkütücüdür.”
Yazarın bu kitabını daha hızlı ve bir solukta okudum. Özellikle Peyami Safa'nın Harbiye - Fatih romanı üzerinden yaptığı toplumsal değerlendirme ve çektiği fotoğraf bölümü gayet ilgi çekiciydi. Bir de bu kitap sayesinde Adorno ile tanıştım. Edebiyat, toplum, sosyoloji alanına ilgi duyanlar için iyi bir okuma kaynağı.
Bayıldım! Nurdan Gürbilek ile nasıl bu kadar geç tanıştım diye hayıflanırken belki de tam zamanıdır geç kalınmamıştır diyerek teselli ediyorum kendimi. Edebiyatı, toplumu ve politikayı böyle iç içe ve ahenkli bir akışla anlatabilmek... Belki de en büyük hayalimdir ve Gürbilek bunu harika yapıyor. Denemeleri ayrı ayrı ne kadar övsem az.
İçerisinde birbirinden güzel denemeler olan, okumaya doyamadığım bir kitap oldu. Özellikle Türkiye hakkındaki düşünce ve fikirleri çok zihin açıcı. Harika tespitleri var Nurdan Hanımın. Diğer kitaplarını da okumayı iple çekiyorum.
Suç ve Ceza ile ilgili olan bölümün çok çok iyi bir metin olduğunu düşünüyorum. İnsanın ana dilinde böylesine nitelikli yazılar okuyabilmesi büyük şans gerçekten.