“Mualla bir yetişkin, gelmek isterse gelir, kalmak isterse kalır, ölmek isterse ölür, dirilir dirilir gelir, mahşer gününde hesap verir.”
Günay Çetao Kızılırmak, bir yasın izini sürerken hayat ile ölüm arasındaki çizginin ne kadar silik olduğunu hatırlatıyor. Kahramanımız, ölüme bir başlangıç ya da bir son anlamı yüklemeden; ablası Mualla’nın çocukluk, gençlik ve evlilik yıllarını, koşar adım intihara sürüklendiği günleri ve ardından tutulan yasın ağır zamanlarını, bir bütünün parçaları gibi görüp yan yana getiriyor. Hissetmenin de anlamak kadar önemli olduğunun her an farkında... Bir rüyanın, bir hayalin adı Mualla.
Günay Çetao Kızılırmak (1981): 1994’de yerleştiği Rusya’ya bağlı Adigey Cumhuriyeti’nde 13 yıl yaşadı. Burada Rus Dili ve Edebiyatı Bölümünü bitirmesinin ardından öykü ve roman çevirilerine başladı. Puşkin, Gogol, Turgenyev, Dostoyevski, Tolstoy ve Çehov gibi büyük Rus yazarlarının çeşitli eserlerini çevirdi. Çağdaş Rus yazarı Vladimir Makanin’in ve Sovyet yazarı Andrey Platonov’un öykü ve romanlarını dilimize kazandırdı. Çeşitli Rus şairlerinden çeviriler yapıyor. Ankara’da yaşıyor.
günay çetao kızılırmak’ın kitaplarını peş peşe okudum çünkü “mualla”nın kapağıyla beni oku beni oku demesine daha fazla karşı koyamadım ki eyüp karakuş’un da dediği gibi bence munch da böbürlenirdi bu kapağı görse. “mualla” bir yas romanı mı? kabaca evet. üstelik iki ablalı olan beni çok feci bir yerden vuran bir biçimde, abla kaybıyla ilgili. üstelik bu kayıp normal bir kayıp değil maalesef, intihar. hem de hani o malum yaşta 27’de. ama “mualla”yı yas romanı kategorisinin en ucuna koyabiliriz bence çünkü edebi tarzıyla bu bir roman yazma kitabı aynı zamanda. bir kere günay hanım’ın önceki öykü kitabında da belirttiğim kendinle dalga geçme hali ve ince mizahı burada da var, hem de çok ustaca kullanılmış. o nedenle insana ağır gelen bir yas romanı değil bu, biz de anlatıcı süreyya’yla gülüyor, sinir oluyor, bazen de hüzünleniyoruz. roman yazma kitabı dedim çünkü süreyya 3 yıl önce intihar eden ablası mualla’nın yasıyla baş edemeyince yazar olmaya karar veriyor, hem havalı, hem okulu yok bişiyi yok, daha ne. o nedenle günlükle başlayan, araya anılar, bazen edebi parçalar filan koyularak deneme yanılma yoluyla yazılan bir metin bu. öyle ki 1. tekil şahıstan 3. tekil şahsa geçmeler, miş’li geçmiş zamandan şimdiki zamana, oradan di’li geçmiş zamana kaymalar ama bunun hepsinin gözümüzün önünde ve “ay yeter bu kadar miş’li geçmiş zaman” filan denerek yapılması nefis olmuş. doğal, komik ve son derece edebi çünkü evet insan okurken hiç kafa yorulmayan bu gibi ayrıntıların ne kadar önemli olduğunu da görüyor kişiler ve zamanlar arasında kayıp giderken. ve bence süreyya bu işi kıvıracak çünkü gittikçe açılan anlatısı, aile hikayesi, eksik olmaması gereken anne-baba derinleşmesi, kuşaklar arası hayat farkı, rüyalar, mutlu anılar, hayaller derken biz en çok mualla’yı müphemliğiyle ama süreyya’yı tam da olduğu gibi anlıyoruz. bir yazar daha ne yapsın ilk kitabında :) şiiri bile var. daha uzun yazacağım, çok sevdim. yine daha önce söylediğim gibi o nasıl bir atmosfer kurma becerisi, büyüdükleri kasabadan sondaki hayali uzak ülkeye kadar… elinize sağlık günay hanım, güvenilmez ve özgüvensiz bir anlatıcı-yazardan böyle bir roman çıkarmışsınız ❤️
Mualla ile ilgili düşüncelerim, duygularım karışık…
Romanda Süreyya, genç yaşta intihar eden ablası Mualla'yı, beraber geçen çocukluk günlerini, Mualla'nın hareketli gençlik yıllarını, evliliğini ve sonrasında yaşananları anlatıyor. Ağır bir yas sürecindeki Süreyya, hatıralar arasında gezinirken hem Mualla'nın ölümünü sorguluyor hem de yazarak kendine bir çıkış yolu bulmaya çalışıyor…
Ölüm, hele de intihar, anlatması, yazması, okunması zor bir mesele. Süreyya'nın kendiyle alay eden, mizahi anlatımı o ağırlığı kırarak, olup biteni serinkanlı bir biçimde takip etmeye imkan vermiş. İki kardeşin yetiştiği aile ve ortamın resminin çizilmesi de hikayenin arka planını doldurmuş…
Ancak, genel olarak metin beni çok mutlu etmedi; gelgitlerle okudum, ilgimin yoğunlaştığı satırlar, "bu başka türlü anlatılamaz mıydı?" diye düşündüğüm bölümlerle boğuştu. Süreyya'nın dalgalı ruh hali, Mualla'nın çıkmazları ve genel olarak metin üzerinde biraz daha çalışılsa nasıl olurdu diye düşündüm...
Çok iyi bir ilk roman. Metin, trajik bir abla kaybının ardından küçük kızkardeşin olanları anlama, anlamlandırma çabası ve yazarak üstesinden gelebileceği fikri etrafında kurulmuş. Güvenilmez anlatıcı, metnin tüm dikişlerini sergileyen, nasıl yazdığını adım adım izlediğimiz yazar olmak isteyen anlatıcı-yazar gibi unsurlarla post modern özellikler taşıyor. Alaycı, komik, kelimelerle oynayan, şarkılara, şiirlere bolca referanslar veren, okuması çok zevkli, edebi hazzı yüksek bir roman yazmış Günay Çetao.
Değişik, ben biraz bilinç akışı gibi olduğunu düşündüm ama tam olarak öyle denilebilir mi bilmiyorum tabii. Daha farklı bir “son” olabilir miydi? Okur olarak beklentim bu yönde olabilir belki evet ama ben yazmadığıma göre sorun yok😅 pek de yorum yapamıyorum sanırım bu nedenle…