Cadde tarafından her zamanki uğultu geliyordu. Çarşambanın uğultusuydu bu, işe giden insanların, dükkâncıların, işportacıların, işsiz güçsüzlerin uzattığı eldi bu, düşmesin diye ihtiyarlar kendi çukurlarına. Uzanıp tuttu bu eli.
Olaylar Ankara’da geçiyor,gerisi çorap söküğü gibi..
Barış Bıçakçı 1966'da Adana'da doğdu. Hüseyin Kıyar ve Yavuz Sarıalioğlu ile birlikte, Ocak 1994 ve Ekim 1997 tarihlerinde iki şiir kitabı yayımladı. İlk romanı Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000) yılında İletişim Yayınları tarafından yayımlandı. İletişim Yayınları'nca yayımlanan diğer kitapları: Herkes Herkesle Dostmuş Gibi (2000), Veciz Sözler (2002), Aramızdaki En Kısa Mesafe (2003), Bizim Büyük Çaresizliğimiz (2004), Baharda Yine Geliriz (2006), Bir Süre Yere Paralel Gittikten Sonra (2008), Sinek Isırıklarının Müellifi (2011), Seyrek Yağmur (2016).
ben iki Barış Bıçakçı kitabı okuduktan sonra bu kitabı okudum, kitabı ilk 20 sayfasını okuduktan sonra kitaptaki karakterlerin Barış Bıçakçı'nın yazdığı diğer kitapların karakterlerinden oluştuğunu fark ettim. önceden hakkında okumuş olsaydım bu kitabı en son okurdum diye düşünüyorum. çünkü okuduğum ilk iki kitaptaki karakterlerle birkaç sayfalığına da olsa karşılaşınca çok mutlu oldum. bir de barış bıçakçı bu kitaptan alarak yazdığı diğer altı kitapta karakterleri nasıl geliştirmiş onu görmek de güzel olabilirdi. beni şaşırtan ve yazara hayran bırakan şey ise bu yazarın ilk kitabı ve yazar bu kitabı yayınladıktan sonraki 10 yıl içinde 6 kitap daha yayınladı ve o altı kitabın karakterlerinin tamamını ilk kitabının içinden seçmiş. bir ilk kitap olarak çok başarılı sayılmayabilir ama bu yönden bakıldığında yazarı takdir etmemek elde değil.
çok fazla isim olması okumayı zorlaştırıyor ve dikkatin çabuk dağılmasına neden oluyor ama iç içe geçmiş hikayelerden oluşan filmleri izleyebilen bir nesil olarak 112 sayfalık bir kitaptan sırf bu yüzden şikayetçi olmak bana çok makul gelmiyor. bu kadar düz insan da olmayalım bence.
geçenlerde eskiden çektiğim fotoğrafları bulunca "kalbimi hatırlıyorum" diye geçirmiştim içimden. herkes herkesle dostmuş gibi'yi okumak da aklı bir karış havada, radyo yayınları yapan, ağlamak için oda arkadaşlarının uyumasını bekleyen ve derslerde barış bıçakçı okuyan on dokuz yaşındaki çocuğun kalbini, onun hâlâ şuramda bir yerlerde olduğunu hatırlamama yardımcı oldu. ilk fırsatta trene binip ankara'ya gitmek istiyorum, kalbimi daha çok hatırlamak için.
Dışarıdan bakınca suskun bir kitap. Ama sustukça içinden kelimeler sızıyor. Herkesin her gün yaşadığı ama kimsenin dillendirmediği küçük yıkımlar, Bıçakçı’nın cümlelerinde gölge gibi geziniyor. Kitap boyunca bir "boşluk" duygusu var, ama bu boşluk sıkıcı değil; içini eski bir dostun sesiyle dolduruyor.
Sanki çoktan yaşanmış bir hayatın hatırlanması gibi: Tuhaf bir iç huzuru ama aynı anda tarifsiz bir hüzün. Bir grup insanın, birbirine uzak ama aynı masada yakın durabilmesini anlatıyor. Gerçeklikten biraz uzak, hayalden biraz gerçek bir dünya kuruyor. Ankara sokakları, şiirler, kayıplar, kısa cümleler ve bolca suskunluk...
Barış Bıçakçı, kelimeleri gereksiz yere yormayan ama her kelimeyi yerli yerinde kullanan bir yazar. Bu kitap da bunun kanıtı.
O sırada, tam o anda, öbür caddede, kapının önünde, parkta, bir bankta kim ne yapar? Kim, kimler? Aynı zaman diliminde yaşayan herkes. Barış Bıçakçı almış eline zaman kalemini, toplamış karakterlerini, Ankara’ya yerleştirmiş ve hikayelerini anlatmış. İnsan hikayelerini anlatmak için şehre kuşbakışı baktım der gibi; bendeki ilk hissiyatı bu oldu:) Kitabı okumadan önce yazar ve kitabını araştırmasaydım; okumam güç olurdu. Başkalarının yorumları işimi epeyce kolaylaştırdı:) Ne okuyorum ben ya demedim; tam da dediklerini okudum yani:) Yazarın kitabı için bir cümlesi mesela:
“(Virginia) Woolf’un kahramanlarını gün boyunca Londra sokaklarında dolaştırmasına ve bilinç akışı tekniğine heves etmek..”
Barış Bıçakçı’nın yazdığı ilk kitap olmasına rağmen kesinlikle en son okunması gereken kitabı. Barış Bıçakçı’yı il bu kitapla tanısaydım muhtemelen bu kitaba en fazla 3 verebilirdim. İlk kitaba göre elbette başarılı bir üslubu var. Öyle vurucu cümleler var ki… Sırf onlar için bile okumaya değer bir kitap.
Kısa olmasına aldanmayın çok yoğun ve yorucu bir kitap. Bunu bildiğim için bir tatil günü güzel bir kahvaltı sonrası zihnim tamamen boşken hiç elimden bırakmadan okudum bu kitabı. Daha önce okuduğum Barış Bıçakçı kitapları ve içindeki karakterler film şeridi gibi geçti. Sanki bir filmin fragmanı gibiydiler. Belki de bir geçiş göreniydiler. Her ne idiyseler çok güzeldiler.
“Yere çakılana kadar kanatlarım olduğuna inanacağım.”
… ve evet Barış abi dediğin gibi “Hayat kitaplarda durduğu gibi durmuyor.”
1. öncelikle barış bıçakçı'nın böyle bir "yazı planı" ortaya koyması çok büyük olay. ve bu yayımlanma açısından da büyük risk. yani sonuçta bu kitabı "anlamama" ihtimalleri çok fazla(ymış). şanslıyız tabii, çok deşmeyelim o kısmı.
2. ben kitabı en sona bırakmayı başardım, tam okumaya girişecekken uyarılmam sayesinde. öyle olunca ilk kitabın barındırdığı bazı "ham"lıkları görmek/sezmek mümkün oluyor. ki gayet olağan.
3. değinmeden geçmeyeyim ben de: bu kitabı ya en başta okuyun, ya da (muhtemelen böyle olacaktır) en sonda.
4. bu hikayelerin kesişerek ilerlediği tarz (ekşi'de bir arkadaş "bayrak yarışı" ismini vermiş) daha önce kim(ler) tarafından uygulanmış, ya da uygulanmış mı, onu bi' öğrenmek lazım. önemli.
5. kitabın "tek parça" olması da gözden kaçmamalı – gerçi diğer türlü o kesişimler nasıl işlenirdi bilmem. hiç paragraf aralığı yok.
6. elimdeki nüshada (5. baskı) ilk baskı olarak 2009 görülüyor. hatta bu yüzden kitapların piyasaya çıkış sırasını karıştırıp 20 dakika debelendim. buradan yetkililere sesleniyorum, şunu hallediverin hacım.
7. ankaralı okurlar, diğerleri tarafından kıskanılıyorsunuz.
Zor oldu başlaması benim için, başlarken "Ne biçim kitap abi bu? Kitap mı okuyorum dayak mı yiyiyorum belli değil." cümlelerini kurmuştum. Bitirirken de "Keşke biraz daha uzun olsaydı kitap daha da okuyabilseydim." cümlesini kurdum. Sıradan neden-sonuç ilişkisi içinde yazılmış romanlar artık sizi sarmıyorsa bu kitap size tavsiye olunur.
Saçma sapan prensiplerim var (ola ki hoşunuza gider diye bu incelemeye Barış Bıçakçı'nın küçük ve ehemmiyetsiz adamlarından biri gibi başlamak istedim ama sanırım Engin Ardıç'ın köşe yazılarından birine benzeyecek neticede. Rezil erotik göndermeler hariç tabii.): Sözgelimi ne kadar kötü olursa olsun hiçbir kitabı yarım bırakmam. Çoğu kez sırf o kitabı okuyup da beğenmiş olanlarla iç huzuru duyarak kavga edebilmek için. "Aa, ama 450. sayfadan sonra arap atı gibi açılıyordu kitap!" gibi sözlere gülebilmek için.
Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, hayatıma giren kitaplar arasında bana kendini yarım bıraktıracak kadar sıkıcı tek kitaptı. Yıllar sonra nihayet inat edip onu da okumuş bulunuyorum.
Bir gün roman yazmayı beceremeyen ve hasbelkader yazmayı ve yayımlatmayı başardıysa da yirmiden fazla satamamış herkes gibi ben de bir yazarlık atolyesi kuracağım ve öğrencilerime vereceğim ilk derslerden birinde "Sevgili genç arkadaşlarım" diyeceğim "öykü, sizin evinizdir! Misafiri evinize buyur etmeniz yeterli olmaz, onu iyi ağırlamakla mükellefsiniz! Onun duyularına ikramda bulunmalısınız. Eviniz daha kapıdan girer girmez mis gibi kokmalı, sofra envaiçeşit yemekle dolup taşmalı! Gereksiz karmaşaya yer vermemelisiniz, eviniz tertemiz ve pırıl pırıl olmalı. En önemlisi de okur kendini evindeymişçesine rahat hissetmeli!"
Herkes Herkesle Dostmuş Gibi, eğer kartonların üzerinde yatarken kazayla karınca yemekten hoşlanıyorsanız epey seveceğiniz bir kitap. Çünkü nerede olduğunuzu bile bilmeden oradan oraya sürükleniyorsunuz ve girdiğiniz sokaklarda sizi bekleyen hiçbir şey yok. Kitabın bir konusu yok. Herhangi bir karakteri de yok. İsmi geçen kişilerin tamamı figüran. Figüranların hepsi de sıradan. Yazar, sokağa çıktığınızda görebileceğiniz hayatları anlatmayı amaçladığı için hiçbirinin dikkat çekici bir özelliği yok. Tabii bu noktada "o halde bu kitabı neden okuyayım ki, sokağa çıkıp insanları seyretsem çok daha mantıklı olmaz mı?" diye sorabilirsiniz. Eh, iyi fikir, en azından temiz hava almış olursunuz.
Hiç adetim değildir ama söylemezsem içimde kalacak: Normalde bedenimle bütünleşik bir samimiyet ölçerim bulunmadığı için eserlerin "samimi" olup olmadıkları konusunda bir yargıya varamıyorum. Bu konuda düşünmüyorum da. Beni genel olarak ilgilendirmiyor. Bununla birlikte sanırım hayatımda ilk kez bir eseri fena halde samimiyetsiz buldum. Çünkü Herkes Herkesle Dostmuş Gibi'deki Ankara kareleri o kadar yapay ve "evet, biraz da semt ve sokak isimleri serpiştirelim de Ankaralıların gönlünü çalalım" düşüncesiyle esere fırlatılmış gibi ki, okurken "keşke Ankaralı olmasaydım" dedim. Çünkü anladığım kadarıyla insan bu ucuz numaraları o şehrin insanı değilse daha kolay yutuyor. Bu bir İstanbul romanı olsaydı muhtemelen bu samimiyetsizliği fark etmeyecektim, etseydim de beni bu kadar rahatsız etmeyecekti.
P.S: Eğer "Bizim Büyük Çaresizliğimiz"i çok sevmiş olmasaydım belki de Barış Bıçakçı'nın kalemi bana göre değil diye düşünür ve daha iyimser birkaç söz edebilirdim. Hayır, bu kitap basbayağı kötü.
Bu kitap yanlış değilsem Barış Bıçakçı'nın ilk kitabı. Sürekli bir ortamdaki farklı insanların hikayelerine girip çıktığımız ilginç bir anlatım tarzı var. Farklı ve orijinal bir kitap.
En büyük olayı ise, tüm bu kısa sürelerde eşlik ettiğimiz karakterlerin yazarın diğer kitaplarındaki karakterler olması.
Dediğim gibi ilginç ve başarılı bir kitap. Eğer Barış Bıçakçı kitaplarını seviyorsanız oradaki karakterleri yeniden görmek çok keyifli oluyor.
Ben bu kitabı sonlara bırakırdım. Birkaç Barış Bıçakçı okuduktan sonra aldığınız keyif inanılmaz artıyor.
zaman zaman bana olur, sonbahar geldiğinde barış bıçakçı ve oğuz atay kitaplarını döndürürüm elimde, rastgele bi' sayfa açar kısım kısım okurum genellikle.. bu sene kısım kısım okumak yetmedi, barış bıçakçı'yı yayımlanma tarihine göre arka arkaya tekrar okumak istedim..
ilk kitabı için düşüncem ise; birbirine teğet geçen karakterlerin hikayelerini türk yazarlardan ayfer tunç ve sevgi soysal o kadar başarılı bi' şekilde yazmışlar ki, barış bıçakçı onların yanında sönük kalıyor maalesef..
Başlangıçta tarzını anlayana kadar kafam karışsa da sonra harika bir kurgu ile karşı karşıya kaldığımı anladım ve beğendim. Yani gerçekten beğendim. Birdman'in kitap versiyonu gibi olmuş, tek çekim kitap. İlginç. İlginç ve güzel.
Daha önce Barış Bıçakçı okumadıysanız bu kitap ile başlamanızı tavsiye etmem. Okuduğum diğer kitaplarının aksine, içeriği karışık ve okuması biraz yorucu bir kitap.. Dili hep çok iyi olsa da okurken çok keyif alamadım.
"Bir taksiye el salladı. Arka koltuğa oturdu. "Kuğulu'ya lütfen" dedi. "Lütfen" sözü unutulmamalı, anne babadan çocuğa geçmeli, şoförlere, tezgahtarlara, kapıcılara söylenmeli."
Bu kitap yazarın ilk kitabı. Bu kitabı diğer kitaplardan farklı kılan ise, yazarın bu ilk çıkardığı kitaptaki ,hemen hemen tüm karakterlerin uzun hikayelerini, daha sonra yazdığı tüm kitaplarında ayrı ayrı anlatılıyor olması. Kitap aslında çok yoğun bir kitap. Neden mi? Şöyle düşünün, siz bir parkta yürüyüş yapıyorsunuz, sizin bir hikayeniz var kitapta, sonra siz bir adama yanlışlıkla çarpıyorsunuz ve tabii ki onun da bir hikayesi var. Sonra o adam simitçiden bir simit alıyor ve tabii ki o simitçinin de bir hayat hikayesi, söylemek isteyip de söyleyemedikleri var... Buna benzer, hayatları birbirlerine teğet geçen bir şehir insanın kısa hikayeleri bu kitapta:)
barış bıçakçı'nın yayımladığı ilk kitap, şu ana kadar okuduğum en güzel, en çok içime işleyen kitabı. bilinç akışı tekniğiyle yazılmış, iç monologları içeren, bir hayattan diğerine atladığımız kitapları fazlasıyla seviyorum sanırım. kalemini kalbime batırıyormuş gibi hissettirdi.
barış bıçakçı'nın bu kitabı yazana kadar sadece şiir yazdığını, virginia woolf'un mrs. dalloway'ini (favori kitaplarımdan biri:https://www.goodreads.com/book/show/1...) okuduktan sonra bu romanı yazmaya giriştiğini söylemek isterim. karakterleri derinleştirecek romancı bakış açısının onda olmadığını düşünüyormuş bu yüzden bu eksikliği birden çok karakterin hayatını ucu ucuna bağlayıp, bu tekniği kullanırsa kapatabileceğini düşünmüş. iyi ki denemiş çünkü çok güzel olmuş.
" Başka insanlar başka basit şeylerle boğuluyordu, birbirlerine dokunmadan, dokundukları zaman da özür dileyerek, çünkü çarptıklarını düşünüyordu."
" Hayat yine de kitapta durdurduğu gibi durmuyor."
" O bütün bunları yaşamış, unutmuş, sonra yine yaşamış ve yine unutmuştu, çünkü esas olan budur. İbsan bu yaşa kadar ancak unutarak yaşayabilir. Marifet sanki."
112 sayfada 50 belki de daha fazla karakter var kitapta. bir sırada bekleyen karakterin hayatına dalmışken hop yanından geçen adamın hayatına giriyorsunuz baş döndürücü bir şekilde. daha önce görmediğim bir teknikle akıyor kitap. takip etmesi zor ama sıkılmak imkansız. üstelik içinde ender ve çetin var. bol bol altı çizilecek cümleler var. barış bıçakçı kesinlikle okunası.
Resmen artık okuyacak Barış Bıçakçı kitabı kalmadı, 2017 ile birlikte Barış Bıçakçıya da veda ediyorum. Çok çok özel bir yazar benim için tespitleri ve bunları ifade edişi her şeyiyle çok özel.
"Başka insanlar başka basit şeylerle boğuşuyordu,birbirlerine dokunmadan,dokundukları zaman da özür dileyerek,çünkü çarptıklarını düşünerek."
"Yere çakılana kadar kanatlarım olduğuna inanacağım."
Kitabı sona bırakmam gerektiğini bilmeden sona bıraktım ve Ender'i, Çetin', Cemil'i, Nazlı'yı görünce iyi ki yapmışım dedim. Belki kitaptaki tek eksik Başak'tı ama o bir süre yere paralel gitikten sonra onlara anlayamayacakları şeyler anlatmıştı, öyle olsundu.
"Bütün sevgili anların, geçmişindeki bütün güzel yaşantıların bir gün geri döneceğine inandırmıştı kendisini. Yoksa, yani bu doğru değilse, yaşamanın anlamı ne?" Tanımadan çok sevdik seni be Bıçakçı 😌 Bu kitapla noktaladım kitaplarını, hemen yenilerini yazarsın de mi?
Her şeyin başladığı ilk Barış Bıçakçı romanı, ama aynı zamanda en son okunması gereken Barış Bıçakçı eseri. Ankaralıların zihninden zihnine, bir andan ötekine atlarken tüm Barış Bıçakçı karakterlerinden izlere ya da onların ta kendisine rastlıyor insan, ve çok eski, çok candan bir dostunu görmüş kadar oluyor. Aynı zamanda Bıçakçı'nın karakterlerini ne kadar uzun zamandır zihninde taşıdığına dair fikir edinmiş oluyor. Mesela Cemil ile Nazlı, Sinek Isırıklarının Müellifi yazılmadan çok önceden beridir onun zihnindeydiler belli ki. Belki de bu yüzden bu kadar incelikli sezip anlatabiliyor onların duygularını.
Benim için Salinger'ın Dokuz Öykü'süne denk bu açıdan. İki yazar arasındaki benzerlikten böylece emin olmuş oldum.
Ne yazık ki kapağı felaket. İletişim Yayınları bu kitaba yeni bir kapakla yeni bir baskı yapmalı derhal.
İlk başta başladığınızda tipik bir öykü olacak diye düşünüyorsunuz ancak görüyorsunuz ki burada küçük küçük öyküler aynı sırada kurgulanıyor. Birbiri arkasına kenetlenmiş zinciri halkaları gibi. Ancak zincir halkaları birleştiğinde düzgün ve kullanılabilir bir zincirin ortaya çıkması amaçlanmıyor, amaç sadece farklı renklerdeki halkaları birbirine geçirip bir süreklilik sağlamak. Kitap bittiğinde önünüzde gördüğünüz zincir rengarenk bir cümbüş gibi. Asıl hoşunuza giden de kitabın size bunca renkliliği fark ettirmiş olması ve bunu olabildiğince doğal bir yolla yapmış olması.
Enteresan bir kitap. Ilk basta ne oldugunu, ne oldugumu tam anlayamadigim icin, 20. sayfada aklim basima gelince ilk 20 sayfayi yeniden okudum. Kitabin kapagini onceden okusaydim belki buna gerek kalmazdi. Kitabin Ankara ile ilgili olan kisimlari, Ankara'yi bilmedigimden malesef beni teget gecti. Bunun disinda simdiye kadar okudugum kitaplardan tamamen farkli bir orgude anlatilan bir kitap olmasini cok sevdim. Anlatim dili de temiz, akici. Kisa, cabuk okunuyor. Okunmaya deger bir kitap.
tüm barış bıçakçı kitaplarını okuduktan sonra dönüp tekrar okumam gereken kitap, anladım ama anlamadım gibi, anlıyordum ama kafamda hep bir soru işareti var gibi, tekrar okumam lazım gibi, gibi,gibi.
Barış Bıçakçı, en sevdiğim yazarlardan ancak bu kitabı beni gerçekten zorladı. Resmen süründü elimde. Gereksiz laf kalabalığı ve kafa karışıklığı. Neyse ki yıllar içinde sadeleştirme yoluna gitmiş de Baharda Yine Geliriz ve Bizim Büyük Çaresizliğimiz gibi mükemmel eserler ortaya çıkarmış.
Oldukça yaratıcı bir fikir üzerine kurgulanmış (ya da daha önce ben hiç benzerine rastlamadım tabi bilemiyorum) hikayelerin iç içe olması karakterlerin bir noktada birbirine dokunması iyi güzel ama çok fazla karakter olması çok yarım yamalak hissi bıraktı. Tam birini tanımak anlamak isterken hoooop bir bakmışız bir diğerinin kafa sesindeyiz. Barış bıçakçının başka kitaplardaki karakterlere rastlamak da keyif verdi, Ender, Çetin, Cemil.. sanki eski bir dosta merhaba dedik. Çok yarım çok eksik ama her şeye rağmen keyifliydi..
İncelikli öykülerin en önemli yazarlarından biri Barış Bıçakçı. Bu kitapta bir sürü karakterin herhangi bir organik bağ kurmadan, bir kuş misali üstünden geçtiğimiz ancak her birine dokunduğumuz mini öyküler barındırıyor. Her biri birbirine bağlı fakat bir o kadar da bağımsız ilerliyor. İlk sayfalardan itibaren ne anlatıldığını anlamadan ilerlerken sanki uçuşa geçip gezintiye çıkıyoruz. Bazen tokat atıyor bazen güldürüyor bazen üzüyor. Hayatın fotoromanı gibi bu ufak ziyaretlerin birleşimini çok sevdim. Ayrıca Bizim Büyük Çaresizliğimizdeki Ender ve Çetin'i görmek de mutlu etti.