Herkesin bildiği, pek çok idarecinin görmezden geldiği ve bizim de artık kanıksadığımız bir durum vardır ülkede. Doğuya atanan kimi memurlar, çoğunlukla güvenliği, bazen uzaklığı, bazen de sosyal hayatın eksikliğini düşünerek buralara gitmek istemez, en kısa yoldan "batıya tayinleri" için bir torpilin peşine düşerler. Yakın zamanda torpilin yerini almaya aday yeni bir yasal düzenleme getirildi. Bu yeni evlilik düzenlemesiyle, eşlerden birinin diğer eşin çalıştığı kente kolayca tayin edilebilmesinin önü açıldı. Bu da beraberinde bizim kurnaz halkımıza yeni bir ekmek kapısı açtı; "
parayla yapılan formalite evlilikler
. Bu hayalin peşinde olan öğretmen bir arkadaşımız vardı; hatta formalite evlilik için de ülkenin batısından müstakbel damat adayı belirlenmiş, anlaşma da sağlanmıştı. Lakin arkadaşları olarak biz, doğuda kalmasını istiyorduk; çünkü atandığı okul benim ilkokulumdu. Belki biraz bencilceydi ama yıllar öncesinde, tıpkı benim zamanımda olduğu gibi yine çok fazla öğretmen eksikliği ve boş geçen dersleri vardı eski okulumun.
Haliyle kızcağızı biraz korkuttuk;
"Yahu delirdin mi, böyle parayla evlilik yapılır mı?"
"Tanımadığın birine nasıl güvenirsin, hem öğrenilirse işinden olursun?"
"Üstelik adam dul, 4 çocuğu var, ölürse 4 çocuk senin başına kalır"
vs vs diyerek vazgeçirdik. Biz mi çok şom ağızlıydık yoksa adam mı çok talihsizdi, bilemiyorum; ama kör talihe bakın ki, gariban adam bu olaydan birkaç ay sonra elim bir trafik kazasında vefat etti, geride yakın akrabalarına 4 masum öksüz-yetim, bize de yıllarca sürecek bir vicdan azabı bırakarak.
Birkaç gün önce Ferit Edgü'nün "Doğu Öyküleri" isimli kitabını okuyunca maziden bu anı geldi aklıma. Hemen ardından kitabın öncülü sayılan "Hakkari'de Bir Mevsim" için bir koşu en yakınımdaki kitapçıya gittim. Yabancı bir ülkede bir Türk yazarın kitabını bulmak kolay değildir, üstelik bu yazar bende olduğu gibi burdaki birçok kitapçı/yayınevi tarafından göz ardı edilmişse. Uzun aramalar neticesinde, bilmem kaçıncı kitapçıda buldum kitabı. Ferit Edgü bir yıl "yedek subaylık-öğretmenlik" yaptığı kentten, "ben bir arkadaşa bakıp çıkacağım" bahanesiyle kaçmaya çalışmamış; tam tersine birgün kendini aralarında bulduğu, dillerini / kültürlerini bilmediği bu insanlara, bu yeni iklime ayak uydurmuş; bununla da yetinmemiş; yaşadıklarını, gördüklerini, kıyıda köşede kalmış insanlarını, olana-olmayana dair herşeyi tıpkı Nazım Hikmet'in "Memleketimden İnsan Manzaraları"nda olduğu gibi upuzun bir şiir/roman ortaklığında kağıda dökmüş.
Ömrümün en güzel 13 yılının geçtiği doğunun en şairane yüzünü okudum "Hakkari'de Bir Mevsim" ile. Kitap metaforlarla ve dolaylı anlatımlarla yüklü; "ayaklarında taşıt lastiklerinden kesilip biçilmiş ayakkabılar olan, giderek bazılarının ayağında ayakkabı bile olmayan, yani yalınayak, yalınayak ama karlar üstünde yalınayak" cümlesinden daha güzel anlatılamazdı yokluk ve yoksulluk. Ne diyebilirim ki, taşıyla toprağıyla, iklimiyle insanıyla, kurduyla kuşuyla, kışın kapanan yollarıyla ve her daim kuş uçmaz kervan geçmez ıssızlığıyla bir başına bırakılmışların hikayelerini Ferit Edgü'den, O'nun o eşşiz, içten ve samimi dilinden, okumanızı şiddetle öneririm. İyi okumalar...
Kafka, karabasanlarında gördü belki seni, ama adlandırmadı.
(Ya da hiç girmedin onun düşlerine.)
Bilseydi, senin gibi bir yer var yeryüzünde
en korkunç kitabının konusu sen olurdun.
Tolstoy bilseydi seni
soyluluğundan bin beter utanırdı.
Ve kimbilir belki yazarlığından
-şimdi benim utandığım gibi-
Avvakum bilseydi yakınında senin gibi bir kent olduğunu,
Kafkasları aşıp çile çekmeye sana gelir,
senin mağaralarında yaşardı.
Dostoyevski sürülseydi sana
Yer Üstünden Notlar'ı yazardı
ya da Suç ve Suç 'u. (kitabın Önsözünden)
.Hoca benim kardeş hasta, diyor.
-Nesi var? diyorum.
.Ateşi var çok, diyor. Ölecek.
-İlaç vereyim mi? diyorum.
.Hayır portakal ver, diyor. Portakal yememiştir hiç. (kitaptan bir alıntı)