Jump to ratings and reviews
Rate this book

Eylül

Rate this book
İlk defa 1900-1901 yılları arasında Servet-i Fünûn dergisinde tefrika edilen Eylül'ün kitap halinde ilk baskısı 1901 yılında yapılmıştır.
Rauf'un en önemli eseri olan Eylül, zamanının ilk psikolojik romanı olarak kabul edilir.
Romanda, Suad, Süreyya ve Necib üçlüsü arasındaki aşk-sadakat-evlilik üçgeninde, bu insanların ruhsal çözümlemesi yapılmıştır. Evli bir kadınla, kocasının yakın arkadaşı olan bir adam arasında yaşanan yasak aşk ve bunlardan habersiz kocanın ruhsal durumları, kadının ve erkeğin toplumsal rolleri, dönemi itibariyle cesur bir dille anlatılmaktadır.

365 pages, Paperback

First published January 1, 1901

Loading...
Loading...

About the author

Mehmet Rauf

49 books47 followers
Mehmet Rauf, Türk edebiyatçı. İstanbul'da doğmuş ve küçük yaşta edebiyat ile ilgilenmeye başlamıştır. Bahriye Okulu'na gitmiş, İngilizce ve Fransızca öğrenmiştir. Yakından takip ettiği Halit Ziya'nın eserlerine ve realizm akımına ilgi duymuştur. Fransız yazar Paul Bourget'yi okudu ve ondan etkilendi. 1896 yılından itibaren Servet-i Fünûn'da yazmaya başladı. Roman,hikaye ve tiyatro türünde eserler vermiştir.Psikolojik tahlillere büyük önem verir.Bu yüzden eserlerinde kahraman sayısı azdır.

Romanlarında genelde İstanbul ve çevresinde yaşayan seçkin ailelerin arasında geçen aşk ilişkilerini konu almıştır. Zaman zaman şiirler de yazmıştır

Ratings & Reviews

What do you think?
Rate this book

Friends & Following

Create a free account to discover what your friends think of this book!

Community Reviews

5 stars
847 (19%)
4 stars
1,430 (33%)
3 stars
1,410 (32%)
2 stars
455 (10%)
1 star
168 (3%)
Displaying 1 - 30 of 251 reviews
Profile Image for Elçin Arabacı.
158 reviews214 followers
October 10, 2021
Bu romandan sonra artık iyice kâni oldum: 20 yy başında İstanbul orta-üst sınıfı (üst sınıf paşazadelerini demiyorum bakın) tatilde gibi yaşıyorlar İstanbul'u.

Şuranın mevsimi değil, oraya, buranın mevsimi değil deyip buraya deyip ömürleri İstanbul içinde dört dönmekle geçiyor 😁 Beyoğlu'nda bunalıyoruz, çok sıcak deyip, Adalar'a Beykoz'a Yeniköy Tarabya'ya geçtikleri zaman Mayıs!

30 liraya (ehem... lira şimdinin lirası değil tabii, altın lira. 1 £'dan biraz düşük değerde) şöyle dört beş aylığına Yeniköy'de bi yalı kiralıyorsunuz. Bi de bi yelkenli bulup akşamları boğazda balığa çıkıyor, geziniyorsunuz. Çok efkar basarsa, Tokatlıyan'a gidip "İngiliz rakısı" içiyorsunuz. Viski canım, evet :)

İş mi? İşe kışın gidip yazın masrafını çıkartıyorsunuz. Çalışmak dediğin 6 ayı ya buluyor ya bulmuyor. O kadar boş zamanınız var ki aylaklıktan zırt pırt âşık oluyor, olamayınca sıkıntıdan derin buhranlara, kadınsanız histeri nöbetlerine giriyorsunuz. 40 yaşında bile olsanız, evde çocukluktan yadigar bir dadınız, kalfanız oluyor, her işe dadıcağız koşturuyor.

Eh bahtınız kötüyse o dadı, ya da bir filatür fabrikasında gündeliği 3 krş'tan 12-16 saat çalışan işçi kadınlardan biri olarak doğmak da var ama, baht açıklığı, şanslı sınıfta doğma talihi insana tarihin hangi döneminde doğarsa doğsun lazım ;)

Son olarak demeden edemeyeceğim, Necip, Türk Edebiyatı'nın en uyuz karakteri, incellerin atası, kırılgan erkekliğin şahikası olabilir. Sinir basıyor adamın iç sesini okurken. Ne yazık ki besbelli Necip, Mehmet Rauf'un kendisi, yani kendisine en yakın karakter olarak romanda çizdiği karakter.
Profile Image for Pia G..
581 reviews298 followers
September 11, 2026
when you return to certain books, you expect to find the same book waiting for you. the cover is the same, the sentences are still where they were, the ending hasn’t changed; so why didn’t i want to put down something i couldn’t love five years ago?

i think this time the sentences lingered a little longer in other people’s voices, paused, breathed.

i thought about this several times while listening to that old arkası yarın recording in the trt archive. it felt as though time itself had seeped into the voices. there’s a stillness in the tones of müşfik kenter, nedret güvenç and metin serezli that we don’t often come across today; the words don’t hurry past, and sometimes a silence outlives the sentence itself.

then i realize that eylül belongs to a world like this. a world where what matters isn’t so much that feelings are spoken aloud, but how they’re hidden, how they’re carried, how long they can be kept inside; a world where giving voice to everything that passes through the heart hasn’t yet become a virtue.

when i picked up the book again, i came across the note i’d left five years ago: "at least we were happy, at least we truly loved and were loved as much as one could ever wish to be loved in a lifetime.." then i’d written, "i suppose there’s nothing quite as terrible as hopelessness and disappointment."

i looked at the person i was then for a moment.
why had i seen only the disappointment?

maybe five years ago i was too quick to understand suat. necip too.

when we look at someone who lived in the past, i think we tend to imagine the doors of our own time standing open before them as well. it’s so easy to ask, "why didn’t she say it?", "why didn’t she leave?", "why didn’t she live differently?" as though a person’s life had always belonged to them to the same degree in every age. especially a woman’s. and it isn’t only laws or families that keep a person in place. sometimes you can’t even imagine stepping outside the world you were taught to accept.

then i found myself moving back and forth between being angry with suat and feeling sorry for her. i still am.

because isn’t it too easy to explain everything away with the period as well? at some point, the sentences we build to protect ourselves begin to take over: "this is the right thing to do.", "it was never possible anyway.", "this is what’s best for everyone."

how many times does a person have to repeat the same sentence before they finally believe it? and when does it stop being sacrifice, when does it become a small act of neglect committed against one’s own life?

i don’t know.

i think one reason i love eylül now is that not knowing the answers no longer bothers me as much as it once did.

quite the opposite.

i don’t even know whether necip and suat’s love was really as great as it seems.

what if they’d actually lived it? what if we dropped them into an ordinary tuesday; breakfast, money, illness, boredom, seeing the same habit in the same person for the hundredth time.. would they still have loved each other like this? or do some loves remain perfect partly because life never got the chance to touch them?

we’re terribly unfair to the things that never happened; we either call them failures or masterpieces. and yet who can know what an unlived life would have looked like?

then i get stuck on the title.

eylül.

neither quite summer nor winter. you can still dress lightly, but the coolness of the evening feels different. the sun is still there, but it no longer warms you. like realizing something is over while it hasn’t quite ended yet.

this is where it caught me this time. the most terrible thing that happens to suat and necip doesn’t seem to be what happens to them at the end; it happens much earlier, while they’re still talking, still sitting beside each other, while nothing has yet been completely lost, and yet they can already sense that something will never return.

that’s the interval where grief hurts most.
before the loss.

and now i’m reading again the sentence i underlined five years ago: "at least we truly loved and were loved as much as one could ever wish to be loved in a lifetime.." this time, more than "we were happy," i find myself caught on "at least."

such a small, helpless expression.

when does a person begin saying at least while counting what remains of their life?

back then, i thought this sentence was the summary of the novel. now it feels more like the final consolation a person offers themselves. if they couldn’t live the life they wanted, at least they loved. if they couldn’t stay beside the person they loved, at least they were loved. if there’s no future left in their hands, at least let them rescue a few minutes from the past.

and for some reason, i find that sadder now than i did before.

loving a book years later isn’t only about changing your mind about it. sometimes, years later, you sit down beside a sentence your former self didn’t understand and finally hear what it was trying to say.

i think i heard eylül differently this time.

in the voices of müşfik kenter, nedret güvenç and metin serezli, which felt so utterly real; in the way they paused over a sentence, listened to one another, left silence between the words.

or maybe i simply understand september differently now.



bazı kitaplara geri dönünce insan aynı kitabı bulacağını sanıyor. kapağı aynı, cümleler aynı yerde, son değişmemiş; o halde beş yıl önce sevemediğim bir şeyi şimdi neden kapatmak istemedim?

sanırım bu kez cümleler, birilerinin sesinde biraz daha bekledi, durdu, nefes aldı.

trt arşiv’deki o eski arkası yarın kaydını dinlerken bunu birkaç kez düşündüm. zaman da sanki seslerin içine karışmıştı. müşfik kenter’in, nedret güvenç'in, metin serezli’nin tonunda bugün pek rastlamadığımız bir dinginlik var; sözcükler aceleyle geçip gitmiyor, bazen bir susuş cümlenin kendisinden daha uzun yaşıyor.

sonra fark ediyorum ki eylül zaten böyle bir dünyaya ait. duyguların açıkça söylenmesinden çok nasıl saklandığının, nasıl taşındığının, insanın içinde ne kadar süre tutulabildiğinin önemli olduğu; kalpten geçen her şeyi dile getirmenin henüz bir erdem sayılmadığı bir dünya.

kitabı yeniden elime alınca beş yıl önce bıraktığım nota rastladım: "bari mesut olduk ya, hiç olmazsa cidden sevdik ve bir hayatta istenilecek kadar sevildik ya.." sonra da "umutsuzluk ve hayal kırıklığı kadar kötü şey yok sanırım" yazmışım.

o zamanki halime biraz baktım.
neden yalnızca hayal kırıklığını görmüşüm?

belki beş yıl önce suat’ı anlamak için fazla aceleciydim. necip’i de.

insan geçmişte yaşamış birine bakarken kendi zamanının kapılarını onun önünde de açık sanıyor galiba. "neden söylemedi?", "neden gitmedi?", "neden başka türlü yaşamadı?" demek çok kolay. sanki bir insanın hayatı her çağda aynı ölçüde kendisine aitmiş gibi. özellikle bir kadının. üstelik insanı yalnızca yasalar ya da aileler tutmuyor ki yerinde. insan bazen kendisine öğretilmiş dünyanın dışına çıkabileceğini düşünemiyor bile. 

sonra suat’a kızmakla ona acımak arasında gidip geldim. hâlâ gidiyorum.

çünkü her şeyi döneme bağlamak da fazla kolay değil mi? bir noktadan sonra insanın kendisini korumak için kurduğu cümleler de devreye giriyor: "böylesi daha doğru.", "zaten mümkün değildi.", "herkes için en iyisi bu." 

insan kaç kez aynı cümleyi söylerse sonunda ona gerçekten inanır? ve ne zaman fedakârlık olmaktan çıkar bu, ne zaman kendi hayatına karşı işlenmiş küçük bir ihmale dönüşür?

bilmiyorum.

sanırım eylül’ü şimdi sevmemin nedeni de artık cevabını bilmediğim şeylerin beni eskisi kadar rahatsız etmemesi.

hatta tam tersine.

necip ile suat’ın aşkının gerçekten bu kadar büyük olup olmadığını da bilmiyorum mesela. 

yaşansaydı? sıradan bir salı gününün içine bıraksak onları; kahvaltı, para, hastalık, can sıkıntısı, aynı insanın aynı huyunu yüzüncü kez görmek.. yine böyle severler miydi birbirlerini? yoksa bazı aşklar biraz da hayat onlara dokunamadığı için mi kusursuz kalıyor?

gerçekleşmemiş şeylere karşı çok adaletsiziz; onları ya başarısızlık sayıyoruz ya da başyapıt. oysa yaşanmamış bir hayatın nasıl olacağını kim bilebilir?

sonra kitabın adına takılıyorum.

eylül.

ne tam yaz ne kış. insan hâlâ ince giyinebiliyor ama akşam serinliği başka. güneş var fakat artık ısıtmıyor. bir şey henüz bitmemişken bittiğini anlamak gibi. 

beni bu defa yakalayan yer tam burası oldu. suat ile necip’in başına gelen en korkunç şey sonlarında olan şey değil sanki; çok daha önce, hâlâ konuşurken, hâlâ yan yana otururken, hâlâ hiçbir şey kesin olarak kaybedilmemişken bir şeyin artık geri gelmeyeceğini sezmek.

insan en çok o aralıkta üzülüyor.
kaybetmeden önce.

ve şimdi beş yıl önce altını çizdiğim cümleyi yeniden okuyorum: "hiç olmazsa cidden sevdik ve bir hayatta istenilecek kadar sevildik ya.." bu kez "mesut olduk" kısmından çok "hiç olmazsa"ya takılıyorum.

ne kadar küçük, ne kadar çaresiz bir ifade.

insan hayatından geriye kalanları sayarken ne zaman hiç olmazsa demeye başlıyor?

o zaman bu cümleyi romanın özeti sanmıştım. şimdi daha çok bir insanın kendisine sunduğu son teselli gibi geliyor. istediği hayatı yaşayamadıysa, bari sevmiş olsun. yanında kalamadıysa, bari sevilmiş olsun. elinde bir gelecek yoksa, bari geçmişinden birkaç dakika kurtarsın.

ve nedense bunu şimdi eskisinden daha hüzünlü buluyorum.

bir kitabı yıllar sonra yeniden sevmek, kitap hakkında fikrini değiştirmek değildir sadece. bazen insan eski kendisinin anlamadığı bir cümlenin yanına yıllar sonra oturuyor ve onun ne demek istediğini nihayet duyuyor.

ben eylül’ü bu kez başka türlü duydum galiba.

müşfik kenter’in, nedret güvenç'in ve metin serezli’nin o kadar sahici gelen seslerinde; bir cümleyi söylerken duruşlarında, birbirlerini dinleyişlerinde, kelimelerin arasına bıraktıkları sessizliklerde.

ya da artık eylülü başka türlü anlıyorum.
Profile Image for Flybyreader.
719 reviews217 followers
July 6, 2015
Bu öyle bir roman ki seveni çok sever, sevmeyeni ise nefret eder. Arada bir his yok. Konu itibariyle başta çok ilgimi çekmese de Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı olma özelliğini taşıdığı için okumak istedim ve Mehmet Rauf'un karakter tahlillerine, ruh dünyalarını ve duygusal fırtınaları yansıtma biçimine hayran kaldım. Karakterler acı çekerken kalbimin sıkıştığını; aşkla coşarken içimin kıpır kıpır olduğunu hissettim. Türk edebiyatında gerçekten de duygu durumlarını bu denli okura hissettirerek aktaran, duygu değişikliklerini bu kadar yumuşak geçişlerle hiç fark ettirmeden yansıtan bir yazara daha ender rastlanır. İşte tam olarak bu yüzden, bu duygusal betimlemelerin sıklığı ve fazlalılığı nedeniyle bazıları bu kitaptan soğuyup sıkılacaktır. Ama benim gibi bu tarz karakter analizlerinden hoşlananlar için Necip ve Suat'ın yalnızca bakışarak yaşadıkları bu büyük aşk, müthiş bir keyif ve tatmin verecektir:
"...ikisine de aşk, insan iradesinin dışında kendine özgü bir hayata sahip, itaatten çok zalimce hükmeden bir canavar gibi geliyordu."(syf.295)
Profile Image for Renklikalem.
565 reviews189 followers
August 8, 2024
Bazı kaynaklarda Nabizade Nazım’ın Zehra’sı, bazılarında da Mehmet Rauf’un Eylül’ü için söyleniyor bilenler aydınlatır belki, evet ilk psikolojik romanımız Eylül’ü okudum. Klasikseverlerle yaz ayları için ayırdığımız Türk klasiklerinde nefis bir durak oldu Eylül. Hele de bir önceki okuduğum Mai ve Siyah’ta kabul edelim içimiz biraz kıyılmıştı:) Neyse sizi bilmiyorum ama ben çok sevmekle birlikte uzatılmış olduğunu düşünmüştüm. Gelgelelim burada da zaman zaman uzatılmış mı acaba diye aklımdan geçse de mekanlar ve duyguların tasviri o kadar yoğundu ki sıkılmaya fırsat bulamadım. Özellikle Boğaziçi ve Eski İstanbul’un anlatıldığı kısımlarda eridim bittim mest oldum. Acil Abdülhak Şinasi Hasar okuyasım geldi biri üzerime Boğaziçi Yalıları’nı atsın dedim ve sanırım bu ay onu okuyacağım bunca dişlerim kamaştıktan sonra:)

Uzun girizgahtan sonra gelelim Eylül’e. Suat ve Süreyya cicim aylarını üzerlerinden atmışlarsa da çocuksuz olmaları, ailelerinin yanında yaşamaları vs derken ikisi de hala çok bebiş bir çift. Suat’ın bebişliğine kıyamam çünkü kocası Süreyya’nın etrafında pır dönen, onun gözünün içine bakan bir hanımefendi aslında. Fakat Süreyya’nın bitmeyen bir aksiyon isteği var efendim içinde. Kendisi garantici olsun ama o aksiyonu izlemekten de mahrum kalmasın. İşte bu noktada bekar, genç ve havai kuzenleri Necip devreye giriyor. Süreyya ve Suat’ın geniş aileleriyle yaşadığı eve çok sık gelen Necip bizim çiftimize bir nefes olur, dışarının sesi soluğu olur adeta. Kitabın neredeyse daha başında Süreyya’nın hoppalığıyla açılıyor sahne. Vay efendim sandala binecekmiş de ah şimdi adada bir evi olmak varmış da anlayamazmışız... Bizim fedakar ve cefakar Suat’ımız ailesine yazdığı bir mektupla bir yaz evi tutmak için gereken parayı temin eder babasından. Sonra bu çiftimiz geniş aile evinden taşınır. Fakat ne umduk ne bulduk nevinden ilk günlerin heyecanı geçtikten sonra hep isterler Necip gelsin bunları eğlendirsin. Neden çünkü kendileri eğlenemiyorlar. Neden çünkü Süreyya efendi zaten kendi karısının güzelliğini anlamak için etrafında başka kadınların olmasını onlara baktıkça kendi karısının güzelliğini daha iyi anladığını düşünür bir de utanmaz bunu Suatcığa söyler bile. Vah Suatcım vah! Sen de bu adamın gözünün içine bakıyorsun aman sandaldan eve sağsalim dönsün diye dualar ediyorsun bütün gün pamuk kalplim. Neyse tahmin edileceği üzere ve sürpriz değil kapakta da belli zaten Necip, Suat ve Süreyya’nın arasında görünmez bir aşk üçgeni oluşuyor. Kitabın neredeyse sonuna kadar bu aşk sadece gözlerde yaşanıyor. Suat şöyle bakar gibi yapıyor, Necip Suat’ın böyle der gibi baktığını düşünüyor vs vs. Necip’in neredeyse susmayan içsesini, hezeyanlarını dinliyoruz kitap boyunca aslında. Ben bundan niye sıkılmadım. Bence birincisi günümüz türkçesiyle okudum, İş Bankası edisyonu. Çünkü Özgür yayınlarından çıkan orijinal metne biraz baktım da nasıl kaçtığımı bilemedim:) İkincisi bence sadece hezeyan değil çok dengeli bir metin çıkmış ortaya mekanlar duygular ve benzetmeler bakımından. Fakat tabii eksikleri var. Karakterleri konuşuruz. Finalini konuşuruz. Konuşuruz da konuşuruz. Ama bunun 1900’lerin başında tefrika edildiğini unutmamak lazım.

“Son Üstadım” dediği Halit Ziya’nın bir parça tadı sinmiş öğrencisi Mehmet Rauf’un satırlarına da. Ben çok severek okudum.

“Ah çelişki, çelişki… İnsan değilim, denklemim…”
Profile Image for Özgür Tekin.
178 reviews33 followers
July 30, 2012
OBJELER, MEKÂNLAR VE KİŞİLERLE MEHMET RAUF’UN EYLÜL’Ü

Eylül’de üç mekân hikâyenin işleyişi açısından öne çıkar. İlk mekân yazlık olarak alınmış bağ evidir. Diğeri Süreyya ve Suad’ın Boğaz’da kiraladıkları yalı ve üçüncü de kiralanan sandalla açıldıkları deniz.


Bağ Evi
Bağ evi büyük ailenin yaşadığı yerdir. Süreyya’nın babalarına ait olan evdeki genç çiftler, geleneksel ortak yaşama tepki olarak, evdeki her şeyden nefret ederler. Evin içinde riyakârlık, kıskançlık kol gezer. Riyakârlık bölümünün başrolünde Fatin’i, kıskançlık bölümünde ise karısı Hacer’i görürüz. Evdeki tuhaf havaya sadece büyük hanım müdahil olmaz.

Boğaz’daki Yalı
Suad ile Necib’in ruhani evliliklerinin gerçekleştiği yerdir. Hacer ile Fatin’in kıskançlıklarından kaçmak ve nispet amacıyla Suad’ın babasından temin edilen parayla tutulur. Bağ evindekilerden uzakta olunduğundan, Suad ile Necib’in yakınlaşması kolaylaşmıştır. Suad bu yakınlaşma ciddi boyutlara ulaştığında, bağ evinden dadıyı tampon olarak çağırır.

Kayık ve Deniz
Süreyya için bir tutku halini alır. Onun dışında kimse heves göstermez. Yalnızca onun ısrarlarıyla kayığa binilir. Kayık ve deniz, her gündeme geldiğinde bir gerilim oluşur. Bu gerilim denizin tehlikelerinden doğar ama asıl işlevi Süreyya’nın ölümü ihtimalini düşündürmesidir. Suad ile Necib’in gizli aşklarının arasındaki ahlaki bariyeri oluşturan Süreyya’nın denklemden düşmesi olasılığı, bir çözüm olarak, dalgalı ve güçlü akıntıları olan boğaz sularındaki bir duba gibi belli belirsiz bir gözükür, bir kaybolur.

Eldiven(ler)
Eldiven, Necib ile Suad’ın tensel yakınlaşmanın ilk aşamasıdır. Necib kendisi için piyano çalan Suad’ın ellerinden büyülenir. Piyanonun tuşlarında gezinen parmakları kutsallaştırır. O ellerin giydiği eldivenlerden biri, Necib tarafından çalınarak bir fetiş objesine dönüştürülür. Eldivenin, Necib’in hamamda tuhaf hallere girerek cinsel olarak uyarılmasından sonra çalınması da dikkat çekicidir. Bağ evindekilerin, Necib’in hastalığında yastığının altında bulmalarıyla bu sapkın hırsızlık Suad tarafından anlaşılır. Kitabın sonunda da tek kalmış olan, çalınmış olanla değiştirilir; ruhani evliliğin ruhani ön sevişmesi gerçekleşmiş olur.

Şemsiye
Şemsiye kitapta iki yerde geçer. Benim dikkatimi çeken eldivenlerin çalındığı bölümdür. Eldiven gibi güçlü çağrışımlar yüklenmiş bir nesnenin bırakıldığı yerdedir şemsiye, hem de kırmızı renktedir. Zorlama bir benzetme gibi gelebilir ama cinsel bir mana yüklenmiş eldivenin yanındaki kırmızı şemsiye Suad’ın kadınlığını simgeler. Yeterince ıslak olduğunda şemsiyenin telden zarif bacakları aralanır ve kullanan kişinin kafa kısmı önce olmak kaydıyla içine girilir. Mehmet Rauf, Necib’in Suad hanımın şemsiyesini kullanmasına müsaade etmemiştir ama eldivenle birlikte anmış olması okuyucuyu(!) bu yöne itmiştir. Açıkçası “Bir Zambak Hikâyesi”nin yazarından beklenmeyecek bir şey değil. Zambağın hikâyesini okumamış olsak muhtemelen böyle bir benzetmenin peşinden de gitmezdik.

Katalizörler
Süreyya’nın üçü beraber yürürlerken yolda karşılaştıkları bir çocuğun halinden şüphelenmesi Necib’in fitilini ateşliyor. Kitabın başından beri Suad ile Süreyya’nın ilişkisini etüt eden, hayranlıkla şüphe gelgitlerinde gizlenen âşık, bir saplantılar yumağına dolanmış olarak ortaya çıkıyor. Necib, Suad’ın Süreyya’yı başka bir erkekle aldatması olasılığından çok korkuyor; aynı oranda, o kişinin kendisi olması ihtimalinden de heyecan duyuyor.
Hacer’in evliliği duygusal ve cinsel olarak bitmiştir; sadece kurumsal olarak devam eder. Durmadan başka erkekleri arzular ve bunu Suad ile paylaşır. O yüzden Necib ile Suad’ın arasındakilere ilişkin dedikodu en çok onun ilgisini çeker. Tatmin olamayan bir kadın, tatmin olamayan bir kıskançlıkla yaşar. Nasıl Necib’in aşkını, şüphe edilen genç biri tutuşturduysa, Suad’ı da Hacer’in iğneli sözleri yoldan çıkarmıştır(s.178-179). Hacer’i yılana benzetir, yani şeytani ayartıcıya. Hacer’in yaptığı bir nevi “pembe fil düşünmeyin” lafı gibidir. O noktadan sonra Suad bu frekanstan çıkamaz.

Tifo
Suad’ın içine düşen(cehennem ateşinden) ateşten sonra Mehmet Rauf, tifoyla Necib’i ölümün kıyısına getiriyor. Bu hastalıkla ve Necib’i kaybedeceği korkusuyla Suad’ın duyguları katmerleniyor. İçerideki yangın da yayılıyor.

Delilah ve Samson
Yahudi mitolojisinden bir hikâye Necib’in kadın-erkek ilişkilerindeki konumunu belirliyor. Kadınlara olan inancı, sıklıkla evli kadınlarla kurduğu ilişkiler sonucunda sarsılmıştır. Karşısına hep aldatan kadınlar mı çıkmıştır yoksa bu oyunu kendisi mi tercih etmiştir bilmiyoruz. Ne tür bir insan, evli birileriyle birlikte olmayı isteyip sonrasında ihanetten tiksinir ve kadınların özünde bağlılığın yer almadığına inanır? Muhtemelen babası, annesi tarafından aldatılmış birisi(Necib, Aşk-ı Memnu’daki Firdevs’in hiç doğmamış oğlu olabilirdi). Onu huzursuz eden, yanlış olduğuna inandığı bir senaryonun oyuncusu olur. Belki asıl amacı annesini anlayıp affedebilmektir. Necib’in kafasında ihaneti aklayabilecek tek şey gerçek aşktır. Ama Suad’da bulduğu ve tutulduğu şey ruhani bir aşktır; hatta ileri gidip bunu ruhani bir evliliğe benzetir. Ahlaksızlığı aşk ile nötrlemeye çalışırlar ama tabi başaramazlar.

Final
Kitabın sonu biraz apar topar gerçekleşse de iki şekilde okuyabiliriz. Birincisi ahlaki, diğeri aşk açısından. Ahlaki olarak baktığımızda affolunmaz bir hataya düşen iki günahkâr, neden çıktığı bilinmeyen(!) bir yangının alevleriyle yakılarak cezalandırılır ve ait oldukları yere, yani cehenneme doğrudan geçiş yaparlar.
Diğer bir açıdan bakarsak, ahlakın duvarlarını aşamayan iki aşığın nikâhları alevlerin şahitliğinde gerçekleşir. Duvarların ayırdığı iki beden duman olup birleşirler. Belki Eylül’de yağan bir yağmurla tekrar boğaza yağıp, oradaki insanlara, ateşle yanmadan, aşkların meşrulaşamayacağını anlatırlar.
Profile Image for Hakan.
848 reviews652 followers
September 3, 2016
"Tabiatta herşeyin insanları aşk ve visale sevk ve davet ettiği, mevani'in sade mürettep ve biesas ihtiyatlardan, hatta bifaide takayyütlerden ibaret olduğu fikrinde elan sabit olduğu için, kendinin yine mustarip ve zebun oluşunu anlamıyor, zaaf ve meskenete tehevvür ediyordu."

İşte size Eylül'den sıradan bir pasaj. Osmanlıca kelimelere sempatiyle bakan beni bile bu kadar da olmaz dedirten ağdalı bir üslup. Tamam, Özgür Yayınları hemen hemen her kelimenin ardından Türkçesini parantez içinde koymuş, ama bu da okumayı epey eziyetli kılıyor. Ben esasen eski eserlerimizi sadeleştirilmiş metinlerinden okumayı hiç tercih etmem ama Eylül'ü okuyacaksanız öyle bir versiyonundan okumanızı öneririm. Mehmet Rauf bu kitabı yazarken epey zorlamış kendisini anlaşılan...

İçeriğe gelecek olursak, benim için büyük bir hayal kırıklığı oldu. Elbette o dönemin toplumsal standartlarıyla yaklaşmak gerekir, ama bir yasak aşk böylesine lastik gibi uzatılıp, sadece bakışmalarla anlatılınca, birbirini tekrar eden gelgitlerle doldurulunca insanın içi bayılıyor. Kitabın namına hürmeten yarıda bırakamadım. Karakterler de bana pek ikna edici gelmedi. Hele Suat'ın kocası Süreyya tamamen yüzeysel bir görüntüde. Kitabın sonu da sanki aceleye getirilmiş. İlk psikolojik romanımızmış. Olabilir. Ama bence iyi bir roman değil. Evlilik hayatının cenderesi, mantık ile duygu çelişkisi, sıradışı bir adım atmanın yaratacağı suçluluk duygusu, kurulu düzenin huzurunu riske atmamak vs gibi halen geçerli konuları işlese de, bence bir bütün olarak zamana yenilmiş Eylül.
Profile Image for Carduelis.
438 reviews
October 1, 2025
"Eylül, ah işte eylül! Ne yapılsa nafile... Bak, her şey bitti."

E, sonbahar bu... Artık bu kadar güzellik ve sıcaklık verdikten sonra! Eylülden daha ne beklenir. Eylül malum ya hüzün ve matem ayıdır.

Eylül... Henüz renk ve kokusu bitmemiş, fakat baharın renklerinin bolluğu o kadar hissedilmeyecek bir şekilde çekilmiş, o kadar tekrar dönmemek ümitsizliğiyle, döner gibi görünse bile hemen yine solup kararan hırçın, boş arzularla o kadar acı acı çekilmiş ki bir gün işte tabiatın ruhu birden uyanıp görüyor; yapraklarının nasıl sararmış, birçoklarının düşüp çamurlar içinde çürümüş olduğunu görüyor ve şimdi ne kadar güzel olsa, o bir iki günün verdiği acılıkla bu güzel havaların ne kadar fani, bu renk ve kokunun ne vefasız, ne artık ele geçmez, eldeyken kıymeti bilinmemiş, öylece tüketilmiş bir hazine olduğunu acı acı görüyor; işte artık ne bir çiçek, ne bir koku kalmış... Artık tahammül bile kalmamış, hepsi çürümüş; evvelden yağmur yağsa lakayt kalırlardı, belki daha tazelik, daha hayat gelirdi, şimdi... Şimdi işte yağmur, işte kış hepsini çürütüyor; her şey çürüyor, her şey...

Evet, her şey çürüyor, her şey... İnsanlar da çürümeyecekler mi? Eylülde sanki bahara hasret çeken mahzun bir tazelik, sanki üzerine çöken kışın, kendini yok etmek isteyen sonbaharın aksine kalıcı olmak, tekrar bahar olmak mücadelesi vardır. Fakat bunun için muhtaç olduğu şeylerden mahrum olmaktan başka kendisinde de dayanacak güç kalmamış ve tabiat bunu anlamış gibi acı bir keder ve tefekkürle, üzerine çöken tenhalığın, matemin acıklı sonuyla düşünüyor; sanki ne kadar uğraşırsa uğraşsın ne kadar dayanırsa dayansın, kışın kazanacağını, artık her şeyin, her ümidin bittiğini, buna tahammül gerektiğini anlamaktan dolayı bir ümitsizlikle ağlıyordur. Ne renk, ne koku... İşte yapraklar ölüyor...

Rüzgâr insafsız, yağmur inatçı, her şey çürüyor, oh, her şey çürüyor...
syf157
Profile Image for Chalchihut.
232 reviews47 followers
September 20, 2016
Türk edebiyatındaki yeri gözönüne alındığında önemli bir kitap Eylül. Okuma sebebim de bundan başka bir şey değildi. En büyük şansım sadeleştirilmiş dille okumak oldu belki de; çünkü bu kadar kendini tekrar eden ve dramdan kurtulamayan bir öyküye anlamadığım bir dilde hiç tahammül edemezdim.

Kitabı günümüz Türkiye'siyle ve insanıyla çok özdeşleştirdim.
Suat: Evlenilecek kadın.
Hacer ve bilimum Beyoğlu kadını ve Frenk hanımlar: Eğlenilecek kadın.
Tabirler tanıdık geliyor değil mi? İnsanımızın kadınları her zaman bu şekilde sınıflandırdığını görmek hem kalbimi kırıyor hem de sinirimi bozuyor. Suat'ın sessizliği ve ağırbaşlılığı onu tapınma mertebesine yükseltirken bir erkeği beğenebilecek bir kadın kötü bir kadın olarak, başka kötü özellikler de yüklenerek (dedikodu, artniyet vb.) yerin dibine sokuluyor. Bu arada bir şeyden habersiz Süreyya Bey, bu arada aşkından "basit" kadınlara kendini bırakan Necip Bey. Hiçbir kadını beğenmeyen, onları sevilemeyecek bulan, her şeyden yakınan, antipatik ve mıymıy Necip. Günümüzde bitmek bilmeyen, uzadıkça uzayan, lastikten beter, çiğ, aşkı sadece bakışmakla ve acı çekmekle ilintilendiren dramatik dizilerin temel harcı işte bu hikâyeler. Sevginin, karşındaki insanın bir birey olarak özgürlüğünü ve ona duyulan saygıyı ifade edebilecek özelliklerinden uzak ama onun yerine pür-i gözyaşı ve "namus" ve sadâkat temasıyla işlendiği bu hikâyeler. Aşık olan her insan elbet bu romanın ağdalı cümlelerinde kendini bulabilir, az ya da çok. Ama aşkın bu kadar Necip gibi bir karakterin gözünde ulvileştirilmiş bir kadına tapınma olarak resmedilmesiyle duygusal bir bağ kurmakta kendi adıma zorlanıyorum.

Yeri geldi kitapta "ben bunu okumuştum, birkaç sayfa geriye mi gittim" diye sayfaları karıştırdım, yeri geldi sırf meraktan birkaç sayfa ileriye gidip devam ettim. Maalesef bu kadar boş, kitabın belki yarısına kadar hanım kızımız "evlenilecek kadın" Suat'ı Necip'in gözleri dışında görebilmenin bu kadar imkansız olduğu, bu kadar kendini tekrar edip, bu kadar betimlemeye ve kişilik analizine rağmen bir arpa boyu yol katedemeyen bir hikâyeydi bu. Sonu "şakkadanak" yazılmış, insanın kalbinde unutulmayan bir son olsun derken yalapşap bir bitiriş yapılmış bir kitaptı bu. Edebi önemi dışında hiçbir önemi olmayacak bir deneyimdi benim için. Sanmıyorum birilerine önereyim; zira hem diliyle hem kurgusuyla hem de insanları sınıflandırmadaki önyargılarıyla benim nezdimde bu kitap sınıfta kaldı.

Not: Okurken Necip nedense kafamda Nihat Doğan olarak canlandı canlanacak dedim ama öyle olmaması için büyük bir psikolojik savaş verdim. Titrinin hakkını verdi mübarek kitap, gerçekten tam anlamıyla bir psikolojik roman.
Profile Image for Tecâhül-i Ârif .
20 reviews6 followers
March 9, 2017
"Şimdi de biraz dedikodu yapalım. Yazar, Sermet Hanım’la olan evliliğinde, Tevfik Fikret’in de yaşadığı konağa iç güveysi olarak gitmiştir. Eylül’ün öyküsünün bu yıllara dayandığı ve Mehmet Rauf’un imkansız aşkının da Fikret’in eşi olduğu rivayet edilir. Ancak doğrulanmış bir bilgi değildir. Aşklarına dair verdiği bir röportajda dahi bu konunun bahsini açmamıştır. Romandaki Necip karakterinin inandırıcılığı ve yazarın hayat tarzı nedeniyle bu dedikoduların çıkmasını belki de doğal karşılamalıyız.

Çoğu eserin tamamen öznel, yazarının fikir ve duygularından bağımsız olduğunu söylemek çok inandırıcı olmayacaktır. Kaldı ki, kimi zaman yazarların karakterlerini idealize edip kendilerinin söylemek istediklerini söyletmelerine de rastlamak mümkün. Eserin başarısını bu açıdan da değerlendirmek gerektiği kanısındayım.

Yayınlandığı dönemde pek ses getiren bu esere yapılan yorumlardan, Mehmet Rauf’un aşka aşık bir insan olduğu (Halit Ziya’nın roman hakkındaki yorumları da bu kanaat doğrultusundadır), henüz 22 yaşındayken dergi için doldurduğu bir ankette, en büyük hayali olarak ‘birlikte ölünecek kadını bulmak’ arzusunu bildirdiği anlaşılmaktadır. Musiki ve aşka tutkun yazar, eserlerinde de bu konulara ısrarla yer vermiştir. Eylül, yazarın en bilinen eseri olmakla birlikte, sonraki eserlerinde de psikolojik tahlillere sıkça yer vermiş, genellikle aşk maceraları üzerinde kafa yormuş; ancak bunlar Eylül kadar başarılı olamamıştır. Yazarın Necip karakterini diğerlerinden daha fazla benimsediğini söylemek de çok yersiz bir iddia olmayacaktır."

Yazarlarımızdan Bilgen İdil'in, Türk edebiyatının ilk psikolojik roman örneği olan "Eylül"ü incelediği analizi için, buyurun:

http://tecahuliarif.com/2016/09/mehme...
Profile Image for A. Raca.
773 reviews176 followers
September 19, 2018
"Eylülde, sanki bahara özlem duyan üzgün bir tazelik, sanki üzerine çöken kışa, kendini yok etmek isteyen sonbahara rağmen devam etmek, yine bahar olmak mücadelesi vardır; fakat bunun için gerek duyduğu şeylerden yoksundur ve kendisinde de dayanma gücü kalmamıştır."
Profile Image for Zeynep Haktanır Eskitoros.
163 reviews79 followers
September 24, 2021
Günümüz Türkçesiyle okumak isteyenlere tavsiye ederim Can Yayınları'nın bu baskısını. Çok ayarında bir dil kullanmışlar; yine nostaljik ve eski bir dil ama çok güzel anlaşılıyor. Başarılı bir uyarlama olmuş.
Profile Image for Tülay  Şahin.
295 reviews22 followers
Read
March 20, 2026
Hem de yaşamamış olarak, henüz yaşamak üzere zannedilirken... Her şey bitmişti, öyle mi?s.119
Kendi dünyasında yaşayan sorumsuz Süreyya, içe dönük, mutsuz olduğunu bile kendisine itiraf etmekten çekinen Suat, kadınlara güvenmeyen, önyargıları olan, melankolik Necip. Eylül romanı bu üç kişi etrafında dönen bir yasak aşk romanı. Kırsal kesimden sıkılan İstanbul'da yalıya taşınmak isteyen Süreyya, bunu eşi Suat'a söyler. Bu evli çift İstanbul'a taşınmaya karar verirler. Günlerini balık avlamak ve yalının keyfini çıkarmakla geçiren Süreyya'nın davranışları evliliğindeķi uçurumu gittikçe derinleştirir. Herkes kendi dünyasında mutsuz bir yaşam sürdürür ama bunu dile getirmez. Aile dostları Necip'in gelmesi ile hayatlarında bir dönüm noktası başlar. Bütün romanlar ya yolculuk ile başlar ya da şehre bir yabanci gelir cümlesinin vücut bulduğu kısımda romanda burasıdır. Suat, Necip'in bildiği hiçbir kadına benzemez. Bu yüzden Suat'a aşık olur ve bu aşk Necip'i derin bir melankoliye sürükler. Necip bu duygularla savrulurken, durumun farkında olan Suat ise ayrı bir ruhsal bunalıma girer. Mehmet Rauf Halit Ziya Uşaklıgil'den etkilenmiştir. Eser Aşk-ı Memnu'dan izler taşısa da o esere göre daha masum. Aşk-ı Memnu daha cüretkar. İki romanda da Batı etkisi var. Opera eserlerinin isimlerinin geçmesi Batı etkisini çok iyi özetliyor. Türk Edebiyatının ilk psikolojik romanı olan Eylül'ü dönemi içinde değerlendirirseniz seversiniz. İyi okumalar dilerim
Profile Image for merve.
54 reviews
January 26, 2025
Türk edebiyatının ilk psikolojik romanı olduğu için merak edip okudum ama içim daraldı cidden karakterler çok itici bir yandan yasak aşk anlatılıyor bir yandan betimlemeler gereksiz fazla karakterlerde kim kim belli değil benim naçizane fikrim çok bunaltıcı bir kitap. servet-i fünun dönemi diye bir dönem olmasa bile bu kitap servet-i fünun dönemine ait bir kitabım diye bağırıyor olurdu.
Profile Image for Yasemin.
155 reviews
May 21, 2025
3,5⭐️

Kara sevdayla birlikte İstanbul da ana karakterlerden biri olunca aklıma sıklıkla Levent Yüksel’in sesinden Yarim İstanbul şarkısı düştü; kitap boyunca 2-3 kere dinledim, nasıl da özlemişim ♥️
Profile Image for EGe.
147 reviews64 followers
November 27, 2016
İlk psikolojik roman nasıl olmuş diye bir hevesle okuduğum kitap oldu. Bana biraz Jane Austen tadı verdi, o kadar his odaklı o kadar duygular ve duygu çalkantıları odaklı ki, hayal edip canlandırmazsanız kitap sıkıcı gelecektir http://egecita.com/eylul
Profile Image for Hatice.
1 review
Read
May 18, 2015
İt was nice but it was a little boring
Profile Image for sena.
59 reviews
February 6, 2016
İlk psikolojik romanı merak ediyorsanız veya TM öğrencisiyseniz okunabilir.
Profile Image for irem.
102 reviews6 followers
April 17, 2024
iletişim ozurlusu enneagram2 bir kizin dramı(değilse patlarim
bakın çok güzel bı vibei var aysenurla owolugunu öve öve bitiremedik ama gerçekten keşke bu kadar betimlemeswydin ya bir konu sadece bir konu 7263827483sayfa betimlenir mi vallahi oldum bittim sonlara doğru o kadar baydı ki. (ve ben bu süslü dili severim normalde hep böyle eski Türkçe kelimeler oluyor ya ağzım açık okurum. ama bunda gerçekten dalıp gittim yani). karakterler de full intention but never action. kafayı yedim hep "SOYLEMEYE NIYETLENDI, SOYLEYECEKTI, SOYLEMEK ISTEDI blablabla" lütfen lütfen ama lütfen soyleeeee bir kerecik olsun soyleee!!!!! yine de 3 vermek istemiyorum çünkü dediğim gibi çok tatlı bir vibei var mevsim geçişlerini o kadar iyi anlatmış ki özellikle sonbaharı anlattığı yağmurun pıtı pıtı yağdığı zamanlar🩷🩷🩷🩷agghgh kalbimmmm
Profile Image for Gunce.
117 reviews37 followers
September 14, 2019
Yasak bir aşkı konu edinen Eylül ilk psikolojik romanımız olmanın hakkını fazlasıyla veriyor, hislerin anlatımı o kadar detaylı ki bazı bölümlerde biraz sıkıldım ama bütün olarak değerlendirince beğendiğim bir kitap oldu. Can Yayınları’nın günümüz Türkçesi ile revize edilmiş baskısını okudum, bu sebeple orijinal metnin dili ile ilgili yorum yapamıyorum. Özellikle döneme dair fotografları içermesi de çok hoş.
Profile Image for Kazim Alper.
54 reviews1 follower
February 27, 2026
Mehmet Rauf’un Eylül romanını bitirdikten sonra üzerine düşündüğümüzde, eserin bende bıraktığı en güçlü etki psikolojik yoğunluğu oldu; olaydan çok ruh hâli anlatan, dış dünyayı neredeyse tamamen susturup bizi Suat, Necip ve Süreyya’nın iç gerilimleri arasında dolaştıran bir metinle karşı karşıyayız. Osmanlı’nın en çalkantılı dönemlerinden birinde yazılmış olmasına rağmen romanda imparatorluğun siyasal, toplumsal ya da tarihsel atmosferine dair neredeyse hiçbir iz görmemek bilinçli bir tercih gibi duruyor; Boğaziçi bir fon, yalı bir kapanma mekânı ve sonbahar ise bastırılmış arzunun sembolü hâline geliyor. Bu yönüyle roman bana Bernardo Bertolucci’nin The Dreamers filmini anımsattı: 1968 Paris’i sokaklarda devrimle çalkalanırken filmde üç genç kendi arzu, estetik ve duygusal oyunlarına kapanır; tıpkı Eylül’de olduğu gibi dışarıdaki tarih bir uğultu olarak kalır, içeride ise üç kişinin ihtiraslarını izleriz. Bence bu benzerlik modern edebiyatın ve sanatın bireye yönelişinin çarpıcı bir örneği; toplumsal gerçeklik yerine içsel çatışmanın merkeze alınması. Ancak tam da bu nedenle Eylül, düşünsel ya da tarihsel derinlikten çok melankolik bir fanus hissi veriyor: büyük bir imparatorluk çözülürken üç kişinin suskun aşkı ve vicdan azabı üzerinden ilerlemek hem estetik olarak etkileyici hem de bir tür kaçış gibi okunabilir. Yine de ilk psikolojik roman olarak Türk edebiyatında açtığı kapı, iç çözümlemeyi bu kadar sistemli kullanması ve duyguyu mevsimle, mekânla paralel kurması bakımından tarihsel olarak çok kıymetli; benim okuma yolculuğumda ise felsefi ya da politik sarsıcılıktan ziyade iç dünyanın kırılganlığıyla yer eden, melankolik ama bilinçli bir estetik deneyim olarak konumlandı.
Profile Image for Jeannette.
837 reviews203 followers
July 29, 2014
This is where "Madam Bovary" and "Pride and Prejudice" meet and make a disfigured Turkish baby...

Truly, it is a book which says A LOT about the nature of the Turk. The way Necib and Suad treat each other and the many things that are left unsaid show perfectly the impression that I have gotten so far from the Turkish people. They seem to have a giant problem with decency, secrecy and honesty. Both Necib and Suad have so many thoughts, so much that they want to share with the other and yet, they barely manage to give a glimpse of their feelings. Right until the very end they just cannot seem to find a way to let go and to stand up to the people who surround them.

What I really did not like about the book was exactly the fact that so much was left unsaid. We read page after page of Necib's stream of consciousness and when he manages to get to Suad all he does is glare up to a point where she is ALWAYS sure he does not love her and he is in fact sleeping around with every woman in Istanbul. Suad on the other hand is so whiny and unhappy and cornered by her husband who is a dull a-hole.

On the other hand the book was symbolically very rewarding. Rauf managed to intertwine so much meaning into each and every action, object and word. Most of all, I enjoyed the ending which held not only the release and the fulfillment that the characters needed, but also the punishment following the crime.
Profile Image for Fearless.
796 reviews104 followers
October 13, 2017
Bayıldım.
Yani Süreyya ve Suad aşkı güzeldi ilk baslarda. Necip için sunu söylemek istiyorum once; içsel olarak kendi de farketmeden Suad'a bağlanırken bir yandan da bu davranışları hakir görmesi ve ondan karşılık bulduğunda bunu tahkir edeceğini bilmesi ama yoluna devam etmesi.. Onun gözlerine bakıp sevinmesi ve herşeyi unutması çok ilgincti.
Zaten ilk psikolojik roman olmasının onem verdiği kendinden de güzel olan bu kitap uzun betimlemelere sahip olsada çok akıcı bir şekilde okunuyor.
Sadece son kısımda tereddüt ettim. Aklima gelen su oldu; birbirlerini oyle sevip herseyi anlayacak kadar tanirken benim bile okurken ne olduğunu anlayamadığım şekilde gelişti olaylar. Sonunda da en azından Suad'in istediği olduğu ve bencede ikisini ancak böyle bir sey kurtarabilir gibi geliyordu.
Profile Image for Cemre.
750 reviews580 followers
May 6, 2016
Aşk-ı Memnu ile benzer bir temayı işlemesine rağmen Aşk-ı Memnu'dan daha başarılı bulduğum romandır Eylül. Ayrıca edebiyatımızda "ilk psikolojik roman" olarak kabul edilir (teşekkürler lise ezberi).
Profile Image for moi, k.y.a..
2,147 reviews390 followers
January 13, 2017
Okuduğum baskı fazlasıyla Türkçeleştiği için pek bir şey söylememeyi tercih ediyorum. Başka bir zaman aslına daha yakın bir baskı tercih edeceğim ancak Süreyya'ya uyuz olduğumu söylemek isterim.
Profile Image for Baris Ozyurt.
965 reviews31 followers
May 25, 2026
‘Karanlığın içinde bu, yürek paralayan bir feryât ile başladı. Ardından koşuşmalar, gürültüler, çığlıklar gittikçe artarak, devam ederek çevreye yayılıyor; çevreden koşuşan telâşlı, çılgın kalabalık, bir ırmağın coşuşu gibi uğuldayarak yığılıyor, koşuşuyor, bağırışıyordu ve bütün bu sesler arasında gittikçe büyüyen bir uğultu vardı ki her şeyi yutuyor, çığlıklar, nâralar, bunun içinde kayboluyordu ve bu, çatlayan, fıkırdayan camların, binanın orasından burasından boğulurcasına çıkan saldırgan, öfkeli, orada siyah, burada beyaz, ötede kızıl dumanların uğultusu idi; bir zaman geldi ki bir yanı bütün ateş aldı. Homurdayarak, çatlayarak, gürleyerek, alevler etrafı tuttu; o zaman o görünüm bütün çevreye yayıldı; her köşeden yükselen çığlıklar, nâralar, bağırışlar birbirine bir kıyamet gibi karıştı...

Onlar içeride, ilk telâşın heyecanıyla sersem, çılgın, dışarı fırlamışlardı; henüz dumanlarla kıvrılan, yalnız içeride bir kısımda homurdanan ateşin iyice aydınlatmadığı kış gecesinde birbirlerini arıyorlardı; camların bir kısmı patlıyor, kiminden duman, bir kaçından ateş görünüyordu; selâmlık' tarafı artık ateş içinde idi.

Bahçenin uğursuz aydınlığında koşuşan haykırışlar, hayaletler arasında perişan, kulakları sağır eden bir sesle bir kadın, "Süreyya, Süreyya!" diye seslenerek birini arıyordu: bu hanımefendi idi ki efendiyi bir tarafa götürmüş, şimdi de onlar için koşuyordu; sonunda onu bulduğu zaman, "Suad. o nerede?" diye haykırdı; Süreyya deli gibi idi; işitmiyor, bilmiyor, görmüyor gibi, "Beraberdik, çıkıyorduk... Fakat bilmem..." diye inliyordu; sonra acı bir çığlıkla, "Suad, Suad!" (diye) çağırmaya, oraya buraya sersem sersem koşmağa başladı. Bir an bahçedekilerin hepsinde bu çığlık işitildi: "Suad, Suad!.." Fakat hiç bir cevap yoktu.

Sonra bir kısık ses daha işitildi, "Suad mı! Yok mu? Niçin?" Bu Necib'in sesi idi, Süreyya ile karşılaştılar, boğuk bir sesle birbirlerine haykırıştılar; yaşlı kadın çığlıklar atarak "Lâkin Allah aşkına koşunuz, bakınız kızcağıza!" diye yalvarıyordu. Birisi, "Sakın içeride kalmasın..." dedi. O zaman Necib'le Süreyya'nın kapıya doğru koştuğu görüldü.’(s.374)
Profile Image for Caterina.
1,303 reviews65 followers
October 8, 2022
Eylül ile çoğu okurun yolu deneme sınavlarında çıkan "Türk Edebiyatı'nın ilk psikolojik romanı hangisidir?" sorusuyla kesişmiştir sanırım... Uzun yıllar önce benim de öyle olmuştu. Eseri bu defa sesli kitap olarak dinledim ve gördüm ki eserin içeriği kadar seslendirenin üslubu da eserin yıldızını parlatan önemli etmenlerden, bu bağlamda Pınar Kundakçı Temel hanımefendiye minnettarım.

Eseri bitirdikten sonra künyesi ve üzerinde yazılanlar hakkında biraz araştırma yaptım. 1900'de Servet-i Fünun dergisinde tefrika edilmeye başlanıp 1901'de roman haline getirilen Eylül üzerine yapılan tartışmalardan bir kısmı yazarın "esinlendiği" eserler üzerine olmuş... Halit Ziya ile olan dostluğu, onu üstadı olarak görmesi üzerine de epey yazılıp çizilmiş dedikten sonra içeriğe geçelim: Eserde ilk bölümler Süreyya'nın bakış açısı ile anlatılırken yavaş yavaş Necib ve Suat'ın dünyasına doğru bir kayış söz konusu. Psikolojik tahlil yoğunluğuna rağmen sıkılmadan, keyifle dinledim...

Ve Eylül. Bir mevsimin bitişi olsa da yeni bir mevsimin başlangıcı aynı zamanda. Belki finaldeki yangının gelişmesine dair detay biraz daha fazla olsaydı diye düşündüm fakat sanırım yazar burada bizlerin hayal gücünü de çalıştırmak istemiş.

"Kimler okumalı?" sorusuna cevabım: Çok karamsar dönemlerde okunmaması elzem olmakla birlikte insanın iç dünyasına dair okuma yapmayı sevenler için biçilmiş kaftan şeklinde olacak. Satır aralarındaki İstanbul tasvirleri de iç açan güzelliklerden.

İlerleyen yıllarda tekrar okur muyum bilmiyorum ama yazarın başka eserlerini de dağarcığıma katmak için sabırsızlanıyorum.
Profile Image for Büşra.
39 reviews6 followers
June 16, 2023
hatırla sevgili izlemeye başladığım için elim türk edebiyatının da eski dönemlerine gitti ve eylülü okumak istedim. ilk psikolojik roman olmanın hakkını fazlasıyla vermiş. dolu dolu betimlemeler uzun içsel düşüncelerle. okuması zevkliydi bence. dediğim gibi eski hislere, eski dönemlere ve istanbul türkçesine hasret kaldığım bugünlerde bana ilaç gibi geldi.
Profile Image for Begumtez.
69 reviews
November 28, 2018
Benim okuduğum versiyon eski dildi. Haliyle biraz ağır geldi. Kahramanların iç dünyalarına,düşüncelerine çok yer verilmiş. Kitabın konusu yasak aşk. Ama masum bir aşk. Kitabı dikkatle okumanız gerekiyor zira anlaması biraz güç. Ama iyi eser, kitapseverler mutlaka okumalı....
Profile Image for İrem Ç’.
35 reviews4 followers
January 10, 2025
İlk incelemem ile karşınızdayım, kitabı bitirir bitirmez soluğu burada aldım çünkü sıcağı sıcağına yorumumu yapmanın daha iyi olacağına karar verdim. Bu kitabı okumamım en temel sebebi bir çoğunuzun da bildiği üzere Türk Edebiyatının ilk psikolojik romanı olmasıydı. Ayrıca Serveti Fünun dönemine ait bir eser olması da beni okumaya teşvik etmişti. Lakin bu kitap beni hayal kırıklığına uğrattı diyebilirim. Açıkçası aldatma tolere edemediğim bir olaydır ve ana konunun bu olması, her ne kadar karakterlerimiz birbirlerini derinden sevmiş olsa da beni oldukça rahatsız etti. Karakterlere hiçbir şekilde ısınamadım, hepsini suçlu buldum ve hepsinin düşüncelerine göz devirdim. Ancak sonu çok güzel ve duygusaldı benim için, dolayısıyla bu kitabı ve okurken yaşadıklarımı her zaman hatırlayacağıma inanıyorum. Mehmet Rauf’un dili bana biraz ağır gelse de cidden çok beğendiğim bir dil oldu, ilerleyen zamanlarda başka kitaplarını da okumaya çalışacağım.

(Başka bir yerde yazdığım incelemeyi burada da paylaşmak istedim, kitabı 3 ay önce okudum)
Displaying 1 - 30 of 251 reviews

Join the discussion