Gülhan Tuba Çelik, Dünyadan Son Gidişimiz'de bir ayağı çağımızın her yerde üstümüze boca edilen o parıltılı vitrinlerinin önünde, diğer ayağı arka sokakların tam göbeğinde duran öyküler anlatıyor. Kalabalık ve steril sitelerle, evlerin birbirinin üstüne devrildiği o tıklım tıklım mahallelerinin arasındaki birkaç adımın, basit ve fiziksel bir eylemin ötesinde taşıdığı anlamı deşiyor. Bazen sıradan bir nesnenin varlığının ya da yokluğunun, bazen bir anda kendimizi içinde bulduğumuz, önemsizmiş gibi görünen o duygunun nasıl başlı başına hayatın ta kendisi olduğunu fark ettiriyor.
“Şimdi şöyle biber salçalı, zeytinyağlı bir kısır. Tabağa bile koymadan, karıştırdığım kapta yer bitiririm. Gerçi tadı da kalmadı hiçbir şeyin. Pestisit üstüne pestisit. Twitter’da, Instagram’da her gün bir meyvesebze zehirli. Bir şeylerin iyilerinden yemek mümkün değil ne zamandır. Ölü olsak her türlü daha iyi. İnsan gibi yaşar olmaktan çıkarıldık.”
7 Aralık 1988’de Kırşehir’de doğdu. 2005’te Kırşehir Lisesi’nden, 2009’da Selçuk Üniversitesi Türkçe Öğretmenliği bölümünden mezun oldu. Siirt ve İstanbul’da çeşitli okullarda öğretmenlik yaptı. 2017 yılında ikinci üniversite kapsamında Anadolu Üniversitesi Türk Dili ve Edebiyatı bölümünü bitirdi. Şu an İstanbul Fatih’te bir ortaokulda idarecilik yapmaktadır.
Öyküleri ve çeşitli yazıları Post Öykü, Mahalle Mektebi, Hece Öykü, Türk Edebiyatı ve İtibar dergilerinde yayımlanmıştır.
Dünyadan Son Gidişimiz, rutine bağlanmış sıradan hayatların içine sıkıştırılmış derin bir varoluş sorgulaması diyebilirim. Öyle ki buzdolabı açma gibi son derece alelade bir eylem bile bir kadının tüm hayatını gözden geçirdiği felsefi bir eşiğe dönüşüyor öykülerden birinde.
Öykülerinin en güçlü yanı, toplumsal ve bireysel olanı hiç zorlamadan iç içe geçirebilmesi. Monolog olarak anlatılan öykülerde dilin gündelikliği de metinlerin samimiyetini ve gerçeklik hissini pekiştiriyor.
Genel olarak insan bedeni hem zevk, hem yorgunluk, hem de toplumsal denetim alanı olarak çok katmanlı işlenmiş. Metnin özünün özü, insanlar bıkmış, yorulmuş kardeşim. Gülhan Tuba Çelik de bu tek düze, ilerisi görünmeyen, umutsuzluk çarkları arasında işleyen hayattan usanmıştığı çok iyi kullanmış.
Slogan düzeyine inmeyen ama nesneler ve mekânlar aracılığıyla sessizce hissettirilen sınıf bilinci de mevcut. Meseleler sert bir şekilde yargılanmıyor. Yargılama yerine okuru meselelere tanık ediyor.
Şahsi kanaatim, edebiyatımızın gündelik gerçekçilik damarına değerli ve özgün bir katkı olan öykülerden müteşekkil bu kitap, üzerine daha eleştirel yaklaşılması gereken son zamanlarda okuduğum en iyi öykü kitaplarından biri. Tavsiye ederim.