Sevgili Ezgi’nin kitabı elime ulaştığında iç kapağı;
Sevgili Melek ***** Tüm hayatın sana insanlara davrandığın kadar nazik davranmasını dilerim. diye imzalayarak ne kadar naif bir ruhu olduğunu bir kere daha gösterdi. Kargom geldiğinde kapağını okşadığımı biliyorum, kaleminin değdiği satırlara dokunmaya kıyamayışımı, bir de kızaran yanaklarımı…
Okurken arkadaşım olmasının verdiği samimiyetten güç alarak daha dikkatle değerlendirdim yazdığı satırları. Yeni yazılarında arayışının daha net sonuçlara ulaşacağına inanıyorum tüm ruhumla…
Edebiyat yolculuğundaki bu ilk kilometre taşında, onun heybesinde biriken, Es’kimeleyenleri okudum kana kana. “Arar durur insan, bulamadığını yazar durur” demiş kitabın önsözünde. Hepimizin son nefese kadar öğrenmek adına aradığı, adına hayat denen hengamede yazdıklarının samimiyeti, bazı satırlarda sorgulayışı, bazı satırlarda ettiği sitem, bazı satırlarda bir masalcı olup gotik diyarlardan cümleleri kulağımıza fısıldayışını okusanız siz de benim kadar seversiniz.
Som altından gördüm sevgiyi Gözlerine sürme çekmişti Her zamankinden daha değerli değildi, Her zaman yaptığımı yaptım, Fazla ışığı kapattım Işığın fazlası körlük yapar bazı bazı…
Allah kimsenin kalp gözünü kör etmesin, sahte ışıklarla gözlerini kamaştırmasın deyip incelemeyi yine Ezgi Şakar dizeleriyle bitireyim:
Zaman geçiyor mu? Yelkovanın sesi odun kırarken kafamda Neye yarıyor onca düşünce ağırlığı? Ölçülmüyor iç karanlığı Beklerken hiçlemek var zamanı Ama elim bol değil…
Şiir zordur , ruhun derinliklerine inmen gerekir.Çıkarmalısın kilitli kalan ne varsa.Ezgi Şakar, bu ilk şiir kitabında , bizi duygular dünyasında dolaştırıyor dizeleriyle.O bitmeyen yolculuğa çıkarıyor.
''Bitmedin yol Bitmedin gecenin karanlığı Kalem,sen ve ben bitmedik Bir son yoktur asla Sonun tasarlanmış zenginliği vardır.''
Bohçasında sakladıklarını , büyük bir yüreklilikle bizimle paylaşıyor.Bir ilk kitap olmasına rağmen güçlü bir anlatım ve derin şiirler bekliyor sizi.Ezgi Şakar'ın bizi yeni yolculuklara çıkaracağı yeni kitaplarını da hevesle bekleyeceğiz.
''Bir bohça içinde taşındım sarsan bitmez yollarda Öksüz oldum özlediklerimle Kağıda hasret oldum Yaşamım ve tanrım olan seni bıçaklar oldum Zamanı kaybettim,sonsuz ağladım Fikrini özledim. Umutlu bir masal isterdım yaşlı teyzeden birazcık dilim olsaydı Dilimin tüm zehri sanaydı Gençliğimin tüm vuslat merakı sana! Dilim kalmadı;kurudu,kavruldu tufanımızdan sonra. ....
Öncelikle bu kitabı okumamda büyük emeği olan @Laila’ya ve tabii ki @Ezgi’ye sonsuz teşekkürlerimi sunmak isterim.
“Arar durur insan, bulamadığını yazar durur.” diyerek geçmiş Ezgi sözün başına. Evet, yazmak bir arayıştır. Şiir ise bu arayışa giden uzun ve meşakkatli bir yoldur. Ezgi “ruh bohçası”nda biriktirdikleri ile bu uzun yola çıkmış ve ilk şiir kitabı “Es’kiler” ile ilk molasını vermiş. İyi ki de vermiş molasını ki bizlerle de bohçasında birikenleri paylaşma fırsatını bulmuş.
Kitapta gerek soyut gerek somut bir çok imgenin yer aldığı “fark”li ve “renkli” şiirler var. İlk eser olarak değerlendirdiğimde gerçekten başarılı bulduğum kitap. Bu başarılı şiirler gideceği bu uzun yolda bizi bekleyen sürprizler için önemli ipuçları veriyor. Üslubunun zamanla oturacağını ve şiirde ahenk ve dengenin, halihazırdaki bazı şiirlerden yapabileceğimiz gözlem ile, çok daha güzel yerlere geleceğini çok rahat söyleyebiliriz.
Hemen ilk baştaki “kubbe” şiirini, Ezgi’nin naif karakterini yansıtan “naif”i, Nazım Hikmet tarzını anımsatan “yeşil”’i, ilk dizeleriyle vuran “akasya”’yı, ismiyle beni benden alan “sır katlı”nı, “fark”’ı ve “ruh bohçası” bir çırpıda söylebileceğim kendi adıma öne çıkan şiirler.
Bazı dizelerde çok derin anlamlar var.
“Senin de tadın kaçıyor, Yanına düşüncelerimi katik edince”
...demek ki diyorum insanları ancak “katıksız” sevebiliyoruz yoksa tadları kaçıyor.
Şiirler bazen umudunu kaybetmiş “yolunun güneşi yok” diyecek, bazen de siyah ve beyaz gibi net; “ya öldür beni/ya öldür beni” diye rest çekecek kadar.
Bazı şiirler girişiyle vuruken;
“akasya ağacına aşacağım kökünü İşte bu yüzden bekliyorum baharı”
bazıları da içindeki ince metaforlarla ayrı derinliklere taşıyor şiirleri…
“Geçmiyor içimdeki yağmur nemi”
“Yelkovanın sesi ödün kırarken kafamda”
“Hatırladığım tüm güzellikler Yasak elma ağacının tüm yeni sürgünleri sanki.”
“Yalnızlık varken hayat akar Aktıkça bir sürtünme kuvveti yaratır Ruhun üzerinde...”
Tüm öğretiler Tüm yüzler Tüm Asyalılar ve Tüm hinler! Birdi tüm kıtalar Birdi kibirliler ve Kibirden günah gibi sakınlanlar. Her yerde birdi çaputlar, dilek ağaçları ve taştan kuleler... Bir bütünlük teşkil ediyordu; "hepiniz!"
Som altından gördüm sevgiyi Gözlerine sürme çekmişti Her zamankinden daha değerli değildi Her zaman yaptığımı yaptım Fazla ışığı kapattım. Işığın fazlası körlük yapar bazı bazı
Sayın Ezgi Şakar'ın ilk kitabı olan "Es'kiler"'e bana uzun gelen bir bekleme sürecinden sonra sonunda elime geçti ve bu sabah okuma fırsatına sahip oldum.
Kitap ilk başta önsözüyle dikkatimi çekti. Kelimelerin olgunlaşmaları amacıyla kilere kaldırılması... Şair ne güzel bir metafor yaratmış. Evet, her şeyde olduğu gibi kelimelerde de olgunlaşma vardır. Zamanla, yerli yerine otururlar.
"Kubbenin tam ortasına Asılmış dolunay Etrafında görülmemiş bir hale. Tam altında Başı dönen adem. Kesilmiş nefesi sessiz kelam karşısında." (s.9)
Daha ilk şiirinden karşıma çıkan bu dizeler benim düş gücümü tetiklediler. Büyük şairlerimizden Ahmet Hâşim'in canan dediği dolunayın sessiz kelamı karşısında çaresizliğe düşen, nefesi kesilen insançocuğu... Şair burada konuşmadan da konuşulabileceği gerçeğini şiirselleştirmiş. Bir zaman önce bana ananem kuşburnu marmeladı yolladı. Marmeladın yanında hiçbir not yahut da mektup yoktu. Buna gerek de yoktu zira, her ne kadar toplumumuz "seni seviyorum" denmeden sevildiğini, "özlüyorum" denmeden özlendiğini anlayamayacak kadar şekilci hale geldiyse de; bir eski zaman insanı olarak ananem; kelimelere ihtiyaç duymamıştı. Zira gönderdiği kuşburnu, kelimelerin bizzat kendisiydi. O içerisinde "seni seviyorum, seni özlüyorum, seni düşünüyorum" gibi onlarca "kelamı" taşıyordu; ama sessizdi. İşte bu noktada "duymak" önemli. Zira şiirde bahsedilen adem, yani insançocuğu; dolunayı "duymuş"tur. Bu noktada, onun artık; "...kesilmiş nefesi...
11. sayfadaki şiirde şairin; "Bir bütünlük teşkil ediyordu; 'hepiniz!'" dizesinde; "ediyordunuz" daha çok uyardı gibi geldiyse de bana; sanırım şair 'hepiniz'i anlamından sökerek nesneleştirdiği için bir manada tekil (dize başında bir diyor zaten) hale geldiğinden çoğul ekine ihtiyaç duymamış olabilir.
Aynı şiirde geçen "Fazla ışığı kapattım" dizesi ile 47. sayfada geçen "Bu kadar ışığa gerek yok / Bir kısmını kapatabilir miyiz?" dizeleri ise bana yerel Türkçenin güzelliklerini hatırlattı. Halk ağzında "ışık" söndürülmez, pek tabii ki; kapatılabilir. Bunun neden böyle olduğunu bir zamanlar araştırmıştım. Sebebinin "ışık" değil de, ışığı açma kapama düğmesine doğrudan bir hitap olduğunu anladım. Aslında "ışık" kapatılmıyor; ışığın açma kapama düğmesinin kapatma konumuna getirilmesi sözkonusu. Zira "ışığı kapatmak" her ne kadar kulağa gizemli gelen bir havaya sahip olsa da.
12. sayfada karanlığı dinlemek; aklıma Sayın A. Tolga Suyolcuoğlu'nu getirdi. TRT'ye verdiği bir röportajda, felç olduğu zamanlarda uzunca bir süre hiç konuşamadığını, yalnızca düşündüğünü; yıllarca düşündüğünü dile getirmişti. "Karanlığı kavra..."mıştı belki o da.
"Algı kapıları kapandığında; Her şey insana olduğu gibi görünür. Yani: sonsuz"
İnsan bir süre sonra kendi içine çevirir gözlerini ve kendi içini dinler. Belki bu noktada şair; "Bildim çömezliğimi" derken bir kendini keşfi kast ediyor. En büyük bilgelik, kendini bilmektir derler.
Delphi'deki Apollon Tapınağı'nın girişinde yazmıyor muydu: "Gnothi seauto" Yani "Kendini Bil" Bu demektir ki, bilmediğini bilmek, "çömezliğini bilmek". Öğrenmeden önce, çömezliği kabullenmek gerek.
Duyuyordum... Ağacı, nehri ve sisi." (s.13) Duyu aktarımı yaptığı bu dizelerinde doğayı kavramanın farklı boyutlarından bahsetmiş şair. Zira yine ilk şiirindeki ifadesini tekrarlamış; sessiz kelam!
"Ağaçlar konuşur yine hışır hışır" (s.14)
Şair, "Lacivertten renk çalarsanız, Nereye sığınır yıldızlar?" (s.15) diye sorduğunda, geceyi büyük lacivert bir bahçeye benzeten Gazali'yi hatırladım. "Gece : büyük lâciverdî bahçe. Altın pırıltılarla devranı rakkaselerin. Ve tahta kutularda upuzun yatan ölüler." Bu rubai'yi de Nâzım Hikmet'ten öğrenmiştim Çankırı Hapishanesinden Mektuplar şiirinden. Nereden nereye değil mi?
Belki de büyük bir bahçe olan edebiyatın kendisidir.
18. sayfada kullandığı "kıstırır" kelimesi şiirin akustiğine pek uymamış gibi. Daha estetik bir kelime olabilirdi, okunması da zor kelimeler. Şiirlerde okunması güç kelimelerin şiirin akustiğini bozduğuna inanıyorum.
"bir seferinde bir insan arabasına binmiştim Nepal'de" (s.20) Emeğin farklı istismar şekillerinden olan bu "insan arabaları" "Rickshaw cycle" olarak biliniyor olsa gerek. Yerel ismini bilmiyorum fakat şiirde "insan arabası" deyince pek mekanik bir tabir olmuş. Yerel ismiyle yazılsaydı italik olarak, sanki daha güzel dururdu. Yine aynı soğuk, mekanik üslup; "Kendine yönelme nesneni öldürürsün" (s.23) Burda da var.
"Ben ateş içineyim ama Hala karışmak istiyorum rüzgara" (s.23) Bu güzel dizeler aklıma Annemarie Schimmel'i getirdi; "Ben rüzgarım sen ateş" dememiş miydi?
Şair de diyor ya; "Ya söndür beni Ya öldür beni" (s.23)
Şair bir şiirinde demiş ki; "Tek haklı ve adil olan zamandır. Haricindekiler bir yerlerde hep haksız olmuşlardır." (s.45)
Zaman kadar olur mu bilmem ama, tek adil olan şey ölümdür diye düşünürdüm bu zamana kadar. En zengininden en fakirine herkes için tek ortak yan. Lakin, "haklı" diyemem ölümden içre.
Şairin hem kitabın başında, hem de 55. sayfadaki şiirinde zikrettiği; "Bir son yoktur asla Sonun tasarlanmış zenginliği vardır" dizelerinin beni aştığını söyleyebilirim. Zira anlamak için üzerinde epeyce dü��ünmek gerek, şimdi, zihnimde bu dizeleri demlenmeye bıraktım.
Yine aynı şekilde; 58. sayfada geçen; "Doğacak her yeni azmak için" ifadesini de anlayabildiğimi söyleyemem. Yazar ile görüşmemde kelimenin bilmediğim bir kelime olduğunu öğrendim. Bu da kelime dağarcığıma bir kelime daha katmış oldu.
59. sayfada geçen; "Ölmeni emrederim benle" dizesindeki "benle" yerine "benimle" kullanılması daha şık dururdu diye düşünüyorum.
Şairin ilk kitabı olmasına rağmen; oldukça başarılı bulduğumu söyleyebilirim. Soruları var şairin. Cevapları olan insanlardan çok, soruları olan insanları seviyorum. Zira, insançocuğu kendi varlığının bilincine varamadan daha; yıldızları saymak ister. Kainata kıyafet dikmek ister. En büyük bilgeliğin kişinin kendini bilmesi olduğu; uzun zaman önce söylenmiştir. Zira önce kendini bilip, sonra bedeninden çıkmak ve kainatı seyre dalmak gerek. Şairin tevazusu da hissediliyor dizelerinde. Süslü, abartılı ifadelerden kaçınmış; bunun yerine akustiği, ritmi ön plan çıkarmış. Kesinlikle bu şiirlerde bir ritm var. Bu şiirlerin içeriğinden bağımsız gibi; hatta öyle ki tüm şiirler sanki aynı şiirin farklı kesitleri gibi. Aynı ritmi paylaşıyorlar zira. Kelime tercihinde yukarıda saydığım birkaç istisna dışında doğal, köşeleri yumuşak kelimeleri tercih etmesi de ritmi kuvvetlendirmiş. Şair "fazla" diyebileceğimiz bir kelime dağarcığı kullanmamış. Bunun yerine kulağa hoş gelen kelimeleri daha sık kullanmaya çalışmış. Bu tercih de şiirleri kulağa hoş gelen bir biçime sokmuş. Diğer şiir kitabını merakla beklediğimi, çıkar çıkmaz okumayı düşündüğümü şimdiden söyleyebilirim. Güzel şiirlerini okuyacağımız bir şair var karşımızda zira!
"Bir kere Çıkacaksın kendi bedeninden! Aynalardaki kendine yabancıyı seyre dalmaktan medet ummayacaksın. Ağır ağır yürüyüp gideceksin kendi üstünden Kemiklerini ezerek..." (s.77)
Şiir hususunda çok bilgi sahibi olmamakla beraber, bir ilk çalışma olarak değerlendirdiğimde Es'kiler'i oldukça başarılı buldum.
Kitapta yer alan bazı şiirleri çok soyut buldum ve anlamakta zorlandım. Bazılarını ise kendime daha yakın buldum ve çağrışımlarından hoşlandım. Bunun yanısıra söz oyunlarını, seçilen sözcükleri ve mecazi anlatımları başarılı buldum.
Subjektiflik-anlaşılırlık dengesi bazı şiirlerde daha iyiydi, bazılarında ise daha kötü. Şiirlerin bireysel ya da toplumsal mesaj verme kaygısı olmalı gibi bir düşünceye sahip olmamama rağmen, yani bunu bir kaide olarak görmememe rağmen, yine de o dengeye oldukça önem veriyorum. Şiirde bazen teknik (söz sanatları, gramer, kafiye vs.) çok iyidir, mana çok anlaşılmaz kalır, ruha dokunmaz (müzikte olduğu gibi); bazen de mana çok derindir, insanları zihnen ve ruhen hemen etkiler ama incelendiğinde teknik sorunlar vardır. Sanırım diğer sanat dallarında olduğu gibi şiirde de ikisinin (duygu ve teknik) doğru ölçüde bir arada olması o şiiri daha başarılı kılıyor okurun gözünden bakacak olursak.
Bu kitapta da bu dengeyi iyi kurmuş şiirler oldukça çok sayıda. Benim zevkime en çok hitap edenler şunlardı: Kubbe, Sevgili, Yeşil, Uyku, Çare, Aynı, Fark, Sonunda, Ruh Bohçası.
Şiirle ilgilenen ve farklı isimlerle tanışmak isteyen edebiyat severlere tavsiye edebilirim.
"Hâlâ yoruluyorum İfade sorunları sürüyor. Birileri ıssız koyda dolaşırken Okyanusu aşan diğeri Gemisinden inip Sal yapmayı Niye öğretsin? Herkes kendine yaslanıp Fikrinin yettiği kadarına ersin "Sen gemiden bir in, diğeri binecek" Denmez ki."