1908’ler, 1960’lar, 1980’ler… Temmuzlar, mayıslar, eylüller… Bitmeyen, tükenmeyen işaretli aylar, yıllar… Ortadoğu’da mı Balkanlar’da mı, Asya’da mı Avrupa’da mı olduğuna bir türlü karar veremeyen kafası karışık bir ülkenin kafası çok daha karışık insanları… Her gün biraz daha kirlenen, biraz daha korkunçlaşan politik atmosferde batağa saplanmış yazarlar, yayıncılar, yapımcılar, sinemacılar…
Murat Uyurkulak, bir toplumun ne kadar dibe inebileceğini test ediyor bu romanda. Daha aşağısı olmaz dedikçe biraz daha derinleşen bir çukuru anlatıyor. Yakın tarihin karanlığından güncelin zifiri karanlığına, elbirliğiyle mahvedilmiş güzel bir ülkeye el sallıyor…
Dipte, bir masanın etrafına toplanmış, hepsi birbirinden “derin” bir grup adamın çevirdikleri bir filmin “sıra dışı” hikâyesi.
Murat Uyurkulak Türk çevirmen ve yazardır. 1972'de Aydın'da doğdu. İzmir'de yaşamıştır.
Uzun süre Radikal gazetesi dış haberler servisinde çalıştı. Milliyet Sanat, Gate, Radikal Kitap gibi dergilerde yazıları yayımlandı. Tol isimli romanı Mahir Günşiray'ın yönetmenliğiyle Tiyatro Oyunevi tarafından sahnelendi. Yine Tol romanı 2007'de Almanca'ya çevrildi.
Allahım, ne berbat bir hikaye. Yanlış olmasın, roman berbat değil, anlattığı hikaye berbat. O kadar zehirli bir hikaye anlatıyor ki Murat Uyurkulak, kitapta anlattığı pislik üzerime sıçramış gibi, kirlenmiş gibi hissediyorum resmen. Bu da kitabın gücünün ispatı tabii elbette.
Murat Uyurkulak'ın uzun bir aradan sonra yayımladığı romanı Dipte, kendisinin edebiyatından alışık olduğumuz üzere son derece politik bir anlatı. Son yıllarda kendisi de pek çok yazarımız gibi senaryo yazımına odaklandı malum, bu kitapta da çok iyi bildiği o dünyaya davet ediyor okuru ve sinema ve yayıncılık sektörünün son derece girift, sahte ve çıkar ağlarından müteşekkil evreninin ipliğini pazara çıkarıyor.
Hikaye bugünde geçse de, mevzubahis "kirlilik" epey eskiye dayanıyor. Yıllar önce gizemli biçimde ortadan kaybolmuş bir bilim adamının kayıp bavulu ortaya çıkıyor, içinde mektupları, notları ve türlü belgeler var. Ta Osmanlı dönemine uzanan köklü bir aileden gelen bu adamın geçmişiyle memleketin darbeli, ayak oyunlu, ihaleli geçmişini iç içe geçirerek anlatıyor Uyurkulak. Bu bavuldan çıkan malzemelerle hikayenin bir filminin yapılmasına karar veriliyor ve kitabın büyük bölümü de senaryo ekibinin toplantılarını anlatıyor. Yazar bizi sık sık geçmişe götürerek her karakterin geçmişini de anlatıyor bu toplantılar sırasında.
Epeyce çok karakterli bir roman bu, karakterlerin her biri de memleketin bir başka cephesini temsil ediyor. Bu arada kitaptaki insanların ve mekanların gerçek karşılıkları olan ve fakat isimleri değiştirilmiş yerler olduklarını anlıyoruz, bazılarını çıkarabildim bazılarından emin değilim. Bu anlamda Uyurkulak okuru bir oyuna da davet ediyor, ben çok eğlendim bu oyunu oynarken.
Oyun demişken, kitabın adında da bir oyun var: her ne kadar ilk akla gelen anlamıyla dibin dibini görmüş olma halini anlatıyor olsa da kitap, bir yandan da kitapta geçen ve kısaltması DİP olan bir siyasi partiye de referans veriyor. Diptekileri, gerçekten "zincirlerinden başka kaybedecek bir şeyi olmayanları" toplayabilmiş bir parti bu, bu "berbat" hikayenin finalini de onlar yapıyor zaten. Ve her şeye rağmen umutlu bir final bu.
Birçok önemli yazarımız gibi Murat Uyurkulak’da geçimini sinema ve TV için yazdıklarından sağlıyor. Kısa biyografisinde “Hayatını senaristlikle kazanıyor” diye yazıyor. Imdb’nin verilerine bakarsanız, senarist olarak ilk çalışması 2012’de Yıldırım Türker, Seray Şahiner ve Tuğrul Eryılmaz’la birlikte senaryosunu yazdıkları TV dizisi Kayıp Şehir’le olmuş. Yani 14 yıllık bir deneyim söz konusu. Karanlık Gece ile 59. Antalya Altın Portakal Film Festivali‘nde Özcan Alper’le birlikte En İyi Senaryo ödülünü kazanmış. Babam ve Ailesi, Üç Kuruş, Sen Ağlama İstanbul gibi birçok dizide emeği var. Eserlerindeki dramatik yapıların görsel anlatıya yatkınlığı düşünüldüğünde bu şaşırtıcı değil. Uyurkulak’ın romanlarında güçlü bir sinematografik damar var, Özellikle Tol ve Har, yüksek dramatik gerilimleri, çarpıcı monologları, parçalı zaman kullanımı ve sert görsel atmosferleriyle sinemaya yakın metinler değerlendirilebilir. Öte yandan Uyurkulak’ın edebiyatı yüksek ölçüde politiktir. Bu yaklaşımının sinema ve dizi senaryolarına ne kadar yansıdığı kuşkusuz önemli bir araştırma konusu. Dizi çalışmalarında, romanlarındaki dilsel yoğunluk ve politik sertliğin sinema ve dizilere yönelik ağır denetim nedeniyle doğal olarak törpülendiği düşünebiliriz.
Yeni romanı Dipte’de bizi sinema dünyasına sokuyor, bir senaryo yazım ekibine içeriden bakmamızı sağlıyor. Romanın merkezinde bir senaryo yazım süreci var. Kuşkusuz, daha ilk sayfada Uyurkulak’ın televizyon/senaryo deneyiminin romana etkisi nasıl oldu, diye düşünmeden edemiyorsunuz. Benim bu sözlerimin nedeni de o.
Romanın girişindeki “Toplumumuz kokuşmuştur; çünkü ahlaktan, bilimden, her şeyden yoksundur” diye başlayan Memduh Süleyman’dan yapılmış alıntının tamamı Murat Uyurkulak’ın bu romanı kaleme alırken neyi anlatmak istediğini birkaç cümlede anlatıyor. Uyurkulak, arka kapakta da söylendiği gibi Dipte’de bir masanın etrafına toplanmış bir grup adamdan yola çıkarak yaşadığımız ahlaki ve politik çürümeyi anlatıyor. Metindeki “daha aşağısı olmaz dedikçe biraz daha derinleşen çukur” ifadesi romanın ana fikrini oluşturuyor.
Murat Uyurkulak’ın ana kahramanları çok tanıdık gelen kişiler. Romanın ana mekanları da oldukça bildik. Uyurkulak nedense adlarını değiştirmiş, “Bekar Sokak’ta hizmet veren Mega Meyhane’nin”, “Dolapdere Caddesi’nin Pangaltı ucunda faaliyet gösteren 33’lük Birahane’nin”aslında nereler olduğunu okur bulsun istemiş. Kahramanları Can ve Muzaffer’i de bu ana mekanların ortasına Harbiye’ye yerleştirmiş. Ana özellikleri entelektüel bohemi oluşturan tipler olmaları ve kültür endüstrisinde sol düşünceyi temsil etmeleri. Beyoğlu emniyetinde çalışırken şair olarak da tanınan Ali Tolga ve sevgilisini götürdüğü “Koruk Meyhane”de bildik yerlerden. Tabii bu tanıdık kişi ve mekanları bulmak artık izi kalmamış Super Meyhane ya da neyse ki faaliyetine devam eden Pikap Pub’daki biralı sohbetlerin konusu.
Murat Uyurkulak, Can ve Muzaffer’in yaşadıkları dönüşümü anlatırken ele geçirilmez sanılan kültürün iktidarının nasıl siyasi iktidarca kullanıldığının öyküsünü anlatıyor.
Can ve Muzaffer’in yolları yıllar sonra yeniden bir yayınevinde kesişmiştir. Eğlenceli dil oyunları ve okuru yer yer sarsan üslubu ile Can Vardar gerçek hayatta kimi temsil ediyor meselesini bir yana bırakırsak bu ilk bölümleri yayınevlerinde yaşanan ilişkiler ağına içeriden tanıklık olarak okuyabiliriz. Çünkü Murat Uyurkulak’ın 2006’da yayınlanan ilk romanı Tol’den önce yayınevlerinde geçen yılları, çevirmenliği, redaktörlüğü var.
Roman, eski artistlerden Ekin Alkan’ın yanında kocaman bir bavulla yayınevine gelmesi ile gelişiyor. Bavul, 1 Eylül 1970 sabahı evinden arabayla ayrılıp bir daha bulunamayan Ahmet Tahsin Alkan’ın arşividir. Bu önemli bilim insanı kahraman bir askerin oğludur. Bavuldaki evrakla birlikte Alkan ailesinin her birinin ilginç bir öyküsü olan fertlerini de yaşamı ortaya serilir. Böylece kuşkulu ölümlerle dolu olan bu ailenin hikayesiyle birlikte Cumhuriyetin kuruluşundan bugünlere uzanan gizli bir tarih ortaya çıkar.
Ahmet Tahsin Alkan’ın arşivinden çıkan Ödemiş Aslanı lakaplı Münip Arif Bey’in mektupları ise bir aşk üçgenine işaret etmektedir. Mektupları gören yayıncıların heyecanı sinema yapımcılarına da yansır ve kültür endüstrisinin yeni eğilimlerine uygun olarak eldeki malzemeden bir film yapmaya ve filmin romanını yayınlamaya karar verirler.
“Kalplerin Zaferi” adı verilecek filmin senaryo hazırlık ekibine yayınevini temsilen Muzaffer, yazar olarak da bavulu içindeki bilgilerle kapıp kaçan Can da katılacaktır. Masada film şirketinden isimlerin yanı sıra ailenin torunu, eski komiser ve büyükelçi Ali Tolga, ortak yapımcıyı temsilen Taber Nom, tarih danışmanı Vel’it İlpan gibi isimler de yer alır. Bir anlamda günümüz kültür endüstrisinin çeşitli siyasi eğilimlerdeki temsilcilerinin hepsini masada görürüz.
Romanın odağında kültür endüstrisi var ama bağlar kaçınılmaz olarak siyasi. Masada yer alan tipleri tanırken dalkavukluk, kariyerizm, ideolojik omurgasızlık, entelektüel çürüme ve medya-sinema-edebiyat çevrelerinin iktidarla ilişkisi romanın ana meseleleri olarak beliriyor. Sinema – televizyon çevresi üzerinden Türkiye’nin kültürel iklimini anlatıyor Murat Uyurkulak. Senaryonun üretim süreci hakikat üretimini, propaganda mekanizmalarını ve nihayet bunların birleşiminden oluşan kültürel iktidarı anlatan bir alegori işlevi görüyor. Dipte’de yoğun bir mizah dozu var. Uyurkulak, bildik deyimle, “Gülün ağlanacak halimize” diyor.
Roman hem senaryo yazım masasındaki ilişkileri ele alarak hem de Münip Arif Bey’in mektuplarının okunması ile ikili bir yapıda gelişiyor. Münip Arif Bey’in mektupları tarih boyutunu oluşturarak bugünlere gelmemizin sadece yirmi yıllık bir iktidardan kaynaklanmadığını, aslında günümüzdeki yapının temel taşlarının onlarca yıl boyunca döşendiğini ve bugünkü hale gelmemizin sağlandığını düşündürüyor.
Arka kapakta söylendiği gibi yakın tarihin karanlığından güncelin zifiri karanlığına, elbirliğiyle mahvedilmiş güzel bir ülkeyi, daha aşağısı olmaz dedikçe biraz daha derinleşen bir çukuru anlatıyor.
Murat Uyurkulak iyi bir anlatıcıdır. Murat Uyurkulak’ın roman anlayışı, politik tarih ile kişisel yıkımı iç içe geçiren, öfke ve melankoliyi aynı anlatı damarında buluşturan bir çizgide gelişir. Anlatılarında yüksek ritimli, şiirsel ve zaman zaman taşkın bir dil kullanır ve argo, küfür, lirizm, ağıt ve grotesk mizah aynı paragraflarda buluşabilir. Biçimsel olarak parçalı kurgu, iç monolog, çok seslilik ve epizodik yapı dikkat çeker ve romanları çoğu zaman sinematografik sahne duygusuyla ilerler. Dipte’de hem konu hem de anlatım olarak bu havayı sezdim ve sevdim. O nedenle de bu kadar çabuk bitmeseydi, diye düşündüm.
bir yasak aşk hikayesinin mektuplarının senaryolaştırma sürecinde ülkenin son asrındaki yozlaşma eğilimini bireyler üzerinden anlatıyor murat uyurkulak. yine çoğu zaman tekerleme gibi ritmik bir dile sahip. ama yazarın kurguda kullanmayı seçtiği mektup, senaryo, diyalog ve ses kaydı gibi oyuncaklar, okuma zevkinin inişli çıkışlı olmasına ve kurgu ritminin bozulmasına yol açmış bence. (3.5)
Bir valizde bulunan 1908’den 1980’lere uzanan fotoğraf, vesika ve mektuplar gün yüzüne çıkar. Valizdekilerin filme çekilmesinin hikayesini anlatan Uyurkulak valizin içindekilerle günümüzün zifiri karanlığına işaret ediyor. Dipte miyiz? Belki öyle. Bu çukurdan çıkış mümkün elbet. Farkına varmak, pes etmemek ve direnmek şartıyla…
“Unvanlarını yan yana yazmaya kalksan dünyadan aya yol olacak adamlar, en büyük dalkavuk yarışmasında canlı canlı birbirini çiğniyordu. Bu hallerini çoluk çocukları görür de utanır diye hiç endişe etmiyorlardı.”