Vahide, günlerini terzilik yaparak, evdeki rutin sorumluluklarıyla ilgilenerek geçiren bir kadındır. Hayata dair beklentilerinden sessizce vazgeçmiş gibi görünse de bu durağanlık aldatıcıdır. Yüreğindeki öfke, babası Azim Bey’in buyurgan gölgesiyle örtülüdür. Bu düzen, yeğeni Deniz’in soruları ve sokakta büyüyen gerilimle değişir. Bu arada 70’lerin karanlığında kalan gençlik aşkı Sedat’ın sesi de bir gazete kupürüyle yeniden yankılanmıştır. Aile artık geçmişten bugüne taşınan yüklerle karşı karşıyadır. Bu yüzleşmenin ortasında, Balkan Savaşı’ndan derin izlerle çıkan sokak müzisyeni Adrian, beklenmedik şekilde Vahide’nin hayatına girer ve ailenin dengelerini derinden sarsar. İyileşmenin kapısı, gerçekleri hatırlamakla ve uyanışla açılmaya başlar.
2018 yılında Attilâ İlhan Roman Ödülü’nü alan Uyanan Güzel, politik tarih ile aile içi suskunlukları buluşturan güçlü anlatımıyla öne çıkıyor.
İstanbul’da 3 Aralık 1958’de doğan Jale Sancak, Bebek İlkokulu’nu, Behçet Kemal Çağlar Lisesi’ni bitirdi. Resimle de uğraşan Jale Sancak, 1985’te TRT İstanbul Radyosu’nda seslendirilen "Yitik Sesler" adlı oyunuyla yazarlık yaşamına adım attı.
Öyküleri "Argos", "Adam Öykü" ve "Varlık"ta yayımlandı. 1998’de TRT’ye "Ateşi Çalmak" adlı TV programını hazırladı. "Mırıl Mırıl Münevver" adlı öyküsü TRT’ye TV filmi yapıldı. TRT radyolarında 20 kadar oyunu yayımlandı. "Bu Gece Pera’da" adlı öyküsü Fince’ye çevrildi.
Jale Sancak'ın 2018'de Attila İlhan Roman Ödülü'nü kazanan romanı Uyanan Güzel, memleketin iki farklı dönemini ve iki farklı kuşaktan kadının öyküsünü birbirine ilmekleyerek anlatan, özellikle de adı hiç geçmese de mekan olarak kendine seçtiği İstanbul'u müthiş atmosferik şekilde okuruna yaşatan bir roman.
Kitabın adındaki "uyanan güzel" ilk bakışta seneler sonra kendi kadınlığını hatırlayan teyze Vahide'ye bir referans gibi gözükse de, aslında üniversite öğrenici yeğeni Deniz de bir başka tür uyanış yaşıyor roman boyunca. Vahide sevdiği adamı 12 Eylül'de, hem de babasının ihbar etmesiyle yitirmiş, hayata epeyce küsmüş, artık yatalak olan babasına öfkesini içine gömüp ona bakmaya çalışan, terzilik yapan bir kadın. Anne-babası öldüğü için teyzesiyle büyüyen üniversite öğrencisi yeğeni Deniz, Vahide'yi hayata bağlayan tek şey. Ta ki bir gün Bosna'dan, savaştan kaçıp İstanbul'a sığınmış akordeoncu Adrian'la tanışana kadar.
Bir iyileşme, yeniden doğma, kendiyle tanışma hikayesi anlatıyor Uyanan Güzel. Zaman belirsiz, mekan belirsiz gibi görünse de aslında gayet iyi biliyoruz ki kitapta Gri Şehir diye geçen şehir İstanbul, zamansa 2010ların başı, kent ayakta, muhtemel ki 2013 yahut sonrası. Odağındaki ana eksen bu iki kadının öyküsü olsa da, arkada akan kent ekseni bende ayrıca iz bıraktı. Deniz, kente yapılan ihanetlerin bir gün başımıza bir iş açacağına emin ve şehir de ara ara hatırlatıyor mutsuzluğunu. Ağaçsızlaşan, gitgide grileşen kent roman boyunca fırtınalarla sarsılıyor, hortumlar, seller, dolularla alarm veriyor, "iyi değilim" diyor.
Ben bu kısımları özellikle sevdim, çok içimde duyumsadım. İstanbul'un grileşmesine, yitişine bizzat tanıklık etmiş biri olarak bu kısımların sahiciliği bana çok dokundu, tekinsiz bir kehaneti okur gibi hissettim. Vahide'nin kendiyle barışma ve yeniden buluşma kısımlarını da yer yer epey duygulanarak okudum. Sadece yeğeni Deniz'le arasındaki diyaloglarda zaman zaman seslerin fazlaca birbirine karıştığını düşündüm, oralar sanki daha farklı yazılabilirmiş diye düşündüm.
Sancak'ın hafif efsunlu, masalsı diliyle akıp giden, lezzetli bir roman Uyanan Güzel.
Jale Sancak bu kez çok sevdiği İstanbul'un romanını yazmış. Vahide ve Adrian'ın aşklarına ev sahipliği yapan İstanbul'un sokaklarına dikilen metal duvarlar, iklim değişikliğinin sebep olduğu fırtınalar, insanlarının yaşadığı toplumsal sıkışmışlık her paragrafta hissettiriyor kendini. Kent bu kadar kaotik olduğu halde içinde yaşanan aşklar, gençlerin yükselen sesleri her bölümde umuda davet ediyor okuru. Yazar daha önceki romanında olduğu gibi bu romanda da kadını anlatıyor, kadının kendini bulmasını, özgürlüğünü, cinselliğini, birey oluşunu keşfetmesini hikaye ediyor. Vahide uyanıyor. Romanı bölen ara metinlerle ise İstanbul'un uzak tarihine doğru bir yolculuğa çıkarıyor okuru. Bu yolculuk elbette ana hikayeye paralel bir duygu içeriyor. Aynı zamanda okuru İstanbul'un ilk kurulmaya başladığı eski çağlardan bugüne getiriyor. Söylemeden geçmek olmaz. Jale Sancak'ın büyülü dili de hikayeyi bir kat daha güzelleştiriyor.
"Hayat, her şeye rağmen, hiç beklenmedik bir anda tutuyor insanın elini."
"El değiştirdikçe donatılır, donatıldıkça eksilir de eksilir gri şehir."
Bir uyanış hikayesi, her vazgeçiş biraz daha derin uykuya daldırır ya insanı, o uykudan uyanışı insan anca cesaretini, en önemlisi de kendisine sevgisini bulduğunda yapabilir.
Jale Sancak'ın 2018 Atilla İlhan Roman Ödüllü kitabı bu uyanışın öyküsü. Kqdı Kadın hikayesi temelinde, yaşadığımız tüm çarpıklıkları adeta bir masal içinde anlatıyor bize.
Kadın hikayesi sevenlere ödüllü bir okuma vadeden kitabı tavsiye eder, keyifli okumalar dilerim!
Bir roman olarak okunduğunda aşırı kötü. Belli ki bir öykü olarak yazılmış. İdeolojik duyuşu son derece yavan. Okurun bezdiği temalardan yazarın heyecan duyuyor olması büsbütün zayıflatıyor kitabı. Vakit kaybı mıdır peki? Kesinlikle.
İlk yarısı heyecan ve derin duygular uyandırsa da Adrian’la Vahide’nin yakınlaşmasının ardından sanki metin sahteleşmeye başladı. Kenti odağına alan duyarlılığı başta hoşuma gitti, 80 askeri darbesinden Gezi’ye bağladığı siyasi eksen, İstanbul’un yozlaşan varlığı, yaş aldıkça hayatından vazgeçmiş bir kadının Bosna savaşında tek bacağını kaybetmiş sokak müzisyenine aşık olunca yaşadığı uyanış.. Metin bir umut aşılıyor insanın içine, duyarlılıkları çok anlamlı, dili de genellikle akıcı ancak siyasi izleğini anlatış biçimi biraz sığ, kadınla adam arasında gelişen aşk biraz hızlı ve dilde yer yer abartılar var. Ayrıca bazen bakış açısı kaymaları rahatsız edici oluyor teyze ile yeğen arasındaki hitapların karışması, iç konuşmalar birbirine giriyor. Hikaye, izlek derin ama bıraktığı etki aynı oranda değil ne yazık ki.
Seneler sonra yazılış tarihine bakıp değerlendirildiğinde çok özel bir dönemi çok güzel bir şekilde anlatmış denen bir kitap olacak. Şehir gerçekten gri maalesef ama elbet bir gün bir festival daha olacak, bir sürü güzel yine uyanacak.
Yok hiç olmamış... İnsanların onca emeğine kötü yorum yazmak istemiyorum ama bi noktada o kadar saat okuduysam ucundan bişeyler söyleme ihtiyacı oluşuyor gibi. Birkutukitap üyeliğim olmasa okumayacağım (keşke olmasa mıydı?) bir kitabı okudum... O diyaloglar nedir allasen? Bu kadar mı kopuksun gerçek dünyadan? Her şey o kadar çiğ ki! Karakterler, yaratılmaya çalışılan dünyalar, offf! Teyzecik, cereniko, ilk buluşmada sevişen orta yaş kadın(kadının mizacıyla ne alaka olduğu için belirttim) Vedat Türkali'den bolca öykülenme (tabii ki çok daha basit iç hesaplaşmalar şeklinde) A neyse çok uzatmışım. Çok üzgünüm.. Gezi'den ekmek çıkarma kaygısı işte solcusu sağcısı farketmiyo biyerde.. İnsan naturası bu, herkes ekmeğinde!...
Kolay okunan bir kitap ama bana kurgusu zayıf geldi. Bildiğimiz tarihsel önemli olaylardan etkilenmiş kişilerin hayatlarının kesiimesi. Sürükleyicilikten ve heyecandan uzak. Herkes biraz fazla geçmişe ve geçmiştekilere takılı kalmış. Bir de memo ve leman’a ne olmuş ben anlamadımonların hikayesi oturmadı kafamda
Çıkış noktası ne kadar sağlam olsa da metni zayıf buldum. Verdiği mesajın ağırlığını taşıyamayan bir yazı olmuş bence. Gündelik konuşma dilinin yansıtılması yer yer sahte hissettiriyor