Nurhayat, bir ona bakıyor, bir elindeki çiçeklere, bir de etrafına. Sonra hiçbir şey demeden, nasıl geldiyse öyle, dimdik yürüyüp gidiyor. Fuat felaket eşiğinde olduğunu hissediyor hissetmesine de, neye yarar? Güç bela çöküyor Saffet Bakkal’ın önündeki kaldırıma ve Nurhayat’ın gürül gürül akıp gidişini seyrediyor. Çok sonra cin toniğe bandırdığı özdeyişlerinden birini o ilk karşılaşmanın hatrına yumurtlayacak, “Sen daldan dala sekip ömür öyle geçecek sanarken, biri gelir domdom kurşununu alnının ortasına öyle bir yapıştırır ki, daha da kalkamazsın.”
Taşranın seyrekliği, bungunluğu, sakaleti… Sıcağı, soğuğu, habaseti, bitkinliği ve lafazanlığı. Deniz Arslan, bildiği yerleri, hatırladığı insanları, içinden çıktığı şehirleri anlatıyor. Konuşkan, iştahlı, deli dolu, muzip insanları… Dokuz doğurtan, boğucu ahvali... Hiç kımıldamayan, bir duman gibi duran zamanı… Gün batımında gevezeleşen akşamları…
Yanlış mıyım Sağdeç?
Rehavet Havası, gençlikten, oralardan, belli ki uzaklardan, tenhalardan hikâyelerin havası… Bruce Springsteen bile bunu söylüyor. Bergman, hepinize çilek gönderiyor. İlk kitap, cıvıl cıvıl bir dil.
Aslında taa ne zaman okuduydum ya, yıldızlamayı unutmuşum.
Kitabın en güzel hikayesi tabi ki de "Romantik Bir Erzurum Tatili". Taa ne zaman, Deniz Aslan'ın blogunda okuduğumda çok beğenmiştim. Yine okudum, yine çok beğendim. "Bi hikayeye bakayım, sararsa hepsini okurum"cuysanız tavsiyem sayfa 33. Dikkat ederseniz burada bir işaret var. Cennette tekrar dirilince hepimizin yaşı 33 olacak. Neden? Çünkü 33 kemaldir, insanın en olgun çağıdır. Bu da mı tesadüf? Şüphesiz ki bunlar hep bilinçli bir yazarın varlığına delildir. Görmesini bilenler için çok ibretler var.
aslında kitaba aylar öncesinde, evin yakınlarında yürüyüş yaptığımız sahildeki konteynerden bozma kahvecide başlamış, rüzgar yüzümü jilet gibi kestiğinden ilk hikayeden sonra kalkmak zorunda kalmıştım, bu gece kalanını tek oturuşta okumak zorunda kaldım; çünkü güzel hikaye kitaplarının sıkıntısı, her bir hikayenin bitişinde "sıradakini de okuyayım sonra yatarım" dedirterek insanı uykusuz bırakması.
Kitabın adına ekstradan bir puan daha giriyorum çünkü öyküleri okudukça gerçekten de rehavet havasını hissediyorsunuz. Mahallede çocukluğu geçmiş olduğuna eminim yazarın. Tam teşekküllü biçimde gözlemlerini ince bir mizahla bezeyip sonu olmayan öykülerde birleştiriyor. Her hikayede böyle oldu ama olsun ne yapalım havası var. Bir şekilde rehavetin ağırlığını ya da hafifliğini hissediyorsunuz. Edebi olarak çok katkısı olmasa da tüm hikayeler güzeldi. Teldeki Kuş ve Yolculuk öykülerindeki karakterler tamamen hayatın içindendi. Beğendim. Diğer kitaplarını takip etmeyi isterim.