Bu kitap, İstanbul’un dünü, bugünü ve yarınına dair başka bir pencere açıyor. O pencereden içeriyi seyrederken;
İlber Ortaylı ile İstanbul'a “doğru” bakmanın yolunu keşfedecek, Semavi Eyice ile bir zaman tünelinden geçerek tarih öncesinden bugüne İstanbul'u seyre dalacağız.
Buket Uzuner ile ilham perisi İstanbul’u yakalamaya çalışacak, Ahmet Ümit’in İstanbul'a dair hayallerinin peşine düşeceğiz.
Yazarların İstanbul görüşleri ve İstanbul’u nasıl gördüklerini okumak için güzel bir kitap. Bu şehri sevmeye çalışmak için iyi fikirler edinebilirsiniz. Her ne kadar insanlar yüzünden tehlikeli ve tehlikeli olduğu kadar da korkutucu bir cahilliğe sahip olsa da bir şekilde tutacak bir yer arayalar için belki giriş olabilir. Böylesi tarihi olan bir şehri böylesi bir hale getirdiğimiz için, ne tarih ne doğa ne de insanlık tarafından asla affedilmemeli diye düşünüyorum. Ne yazık ki bu şehri en hak etmeyen insanlar, bu şehirde yaşıyorlar. Sadece yaşamak değil, bu şehri mahvetmeye devam ediyorlar.
2.5-3 arasında gidip geldim. Öncelikle kitaba başlarken bir önsöz olmamasına çok şaşırdım. Okur, neden bu yazarlar seçilmiş, neden röportaj yapılmış, Mesutoğlu bu insanları nasıl, ne zaman, neye göre seçmiş ve bu insanların İstanbul ile bağlantısı ne, nerede neler yaparlar, okuyamıyoruz. Pat diye röportajlar başlıyor. Bir de röportaj yapılan insanlarla hangi yılda röportaj yapıldığı belirtilmemiş. Ancak yazarların söyledikleri içinden söyleşilerin 2010larda geçtiğini anlayabiliyoruz, yoksa bize belirtilen bir tarih yok ve bu bence büyük bir handikap.
Söyleşilere gelirsek... Uzuner kendi kitaplarına referans verip duruyor, İlber Ortaylı, Ara Güler ve Çetin Altan'ın dili oldukça despot, kaba ve kibirli, hiç sevmedim. Özellikle Ara Güler'den bolca küfür ve "İstanbul'un simgesi benim ulan!" gibi cümleler okuyoruz! "Amerika hıyarlar, Avrupa ahmaklar topluluğudur," diyor. Türk edebiyatındaki isimler için "Ben çekmeseydim hiçbirinin fotoğrafı olmazdı. Kimse Orhan Veli'nin kim olduğunu bilmezdi be! Yaza yaza, şimdi öğrendiler. Kim bilirdi Sait Faik kimdir?" diyor. Daha niceleri... Şok içinde okudum.
Çetin Altan 100 yıl sonra Türkçe diye bir şey kalmayacağını ateşli şekilde savunuyor. Muazzez İlmiye Çığ, Aydın Boysan ve Sunay Akın dışındaki herkes inanılmaz depresif zaten. Son 15 senede neler olduğunu görebilenlere sabır diledim okurken muzipçe.
İstanbul'u en iyi anlatan edebiyatçılar kimdir sorusuna bir Allah'n kulunun Orhan Pamuk dememesi de beni şoke eden şeylerden biri oldu. Yahya Kemal, Orhan Veli anladık ama tüm romanları İstanbul'da geçen ve İstanbul'u hatrı sayılır ölçüde ve güzellikte dünya edebiyatına tanıtan Nobel ödüllü bir yazardan bahsetmemek de neyin nesidir? Garip buldum.
Soruları yeterince ilgi çekici ve derin bulmadım. Çok daha iyi bir söyleşi çıkabilirdi hepsinden diye düşünüyorum. Yine de bazı söyleşilerden güzel bilgiler edindim, düşündürücü, bilgilendirici ve keyifli cümleler çekip alabildim.
Son olarak, Prof. Dr. Artun Ünsal İstanbul için İstanbul'da dokunulmazlığı olan üç kategori var, diyor. Bir tanesi çocuklar, ikincisi kediler, üçüncüsü köpekler, bunlar dokunulmazlar. Yorumsuz.
Röportaj kitabı olduğunu ve bir kaç yazarı okumak için aldığımı biliyordum. Beklentim oldukça düşüktü yani. İstanbul'un ne hale geldiğini bende görebiliyordum ama durumun önemini ustalardan okumak istiyordum. Semavi Eyice, İlber Ortaylı ve Aydın Boysan röportajları sadece İstanbul'un ne hale geldiğini bilmenizi değil, aynı zamanda şehir ile ilgili tarihi bilgi edinmenizi de sağlıyor. Zaten alırken bunun olacağını tahmin ediyordum. Kitapta görsel kullanılsaydı daha güzel bir derleme kitabı olabilirdi diye düşünüyorum. Sanki bu hali ile bir şeyleri eksik kalmış gibi geldi bana. Hem röportaj sahibinin, hem de İstanbul'un fotoğrafları yakışırdı diye düşünüyorum.
keşke bu kitabı, ilk gençliğini istanbul'da geçiren babamla konuşabilseydim. o yine bana 60ların kapalı çarşı'sını, gayrımüslim komşularını, nevizade'de koço'nun meyhanesinde zeki müren'le rakı içtiğini, sabahları kadıköy'den vapura binmeden sakalardan hayratlara su döktürdüğünü, gedikpaşa esnafını, kısacası kendi yaşadığı istanbul'u anlatırken; ben de yazarlardan öğrendiklerimi ona anlatıp, unuttuğu detayları anımsatabilseydim.
Gazetenin pazar ekinde röportaj okumayı seviyorsanız alıp okuyabileceğiniz ancak pazar eklerinin aksine çoğu röportajın zayıf kaldığı, verilen emek nedeniyle 2 yıldızı hak eden bir kitap.
“Dünyanın 2700 yıldır menopoza girmeyen tek dişisi İstanbul, hala üretken ve canlı olduğu için ilham konusunda elbette cömerttir” (s.21)
“Yaşadığın yerin, deryanın ne olduğunu bilmek için başka suya giren balık olman lazım” (s.28)
“Bak Marmaray çalışmalarında yaklaşık 200 iskelet çıktı. Tetkikler yapıldı. Ortalama ömür 35 yıl. Kadınlar 15-16 yaşında anne olmuşlar. Büyük hastalıklar var. Feci şekilde kırıklar, çıkıklar var. Bizans tıbbında bazı ameliyatları yapıyorlar, onları hallediyorlar. Fakat vücutlarda yaşan güçlüğü ve yük taşımaktan doları çarpıklıklar var. Şimdi onların arasında yaşarsan ne yapacaksın? Onun için zamanı değiştirme meraknı ölçülü tutacaksın” (s.31)
“Topkapı yanlış isim biliyorsun, doğrusu “Emperyal Saray”dır. Bizim en eski sarayımız. Milli abide, ama para yok. Allah belediye ve vilayetten razı olsun. Sponsor falan yok. Bizim zenginlerimiz bağış yapmayı sevmez. Hatta vaat eder. Sonradan vazgeçer. Amerikalılara kurban olayım o konuda. Bağış yapmayı seven bir kavim. Mantalite olarak değişikler”- İlber Ortaylı (s.35)
“İngilizler koymuştur ölçüyü, “Aynı mahallede yüz elli sene oturmamış bir aile oralı sayılmaz,” demişlerdir” (s.65)
“Sen “serbest” kelimesinin ne olduğunu biliyor musun? Farsça “başı bağlı” demektir. Niye burada özgürlük anlamına geliyor? 17. Yüzyılda İstanbul’a girmek yasak. Ancak lonca teşkilatında çalışanlar giriyor. Lonca teşkilatına başı bağlı olduğu için İstanbul’a giriş serbest. Rahat girsin diye serbest diyorlar. Rahat girdiği için bizde “özgür” anlamına geliyor” (s.68)
“Ulus devletinin bittiği açığa çıkacak ve “Türkçe “ diye bir şey kalmayacak. Merak edenler üzerinde araştırma yapar. Yüz sene sonra herkes Türkçe mi konuşacak? Bugün 400 kelimeye düştü Türkçe. Parlamento 500, gazeteler 800 kelime kullanıyor. Shakespeare 40 bin, Victor Hugo 29 bin kelimeyle yazardı” (s.69)
Toplu taşıma kullanan bir insan olarak İstanbul hakkında röportajlardan oluşan bu kitap güzel bir okuma oldu. İki ağır kitap arasına koyunca böyle okumalar; pencere açıp hava almak gibi oluyor... Neyse lafı uzatmadan sadede geleyim. İstanbul'u değişik ağızlardan dinlemek hoş oldu hepsi ayrı bir bakış açısı sunuyor ve tabii ki bambaşka anekdotlar ama sanırım en çok Aydın Boysan'ın muzipliğini beğendim :) Evet bir de belki daha fazla görsel ile desteklenebilirdi kitap. Konunun meraklıları denk düşerse keyifle okuyabilir.