Después de pasar revista al triunfo y la caída de la concepción clásica de la modernidad, Touraine la desliga de la tradición histórica que la reduce a la razón; introduce el tema del sujeto y la subjetividad, y se pregunta cómo crear mediaciones entre economía, cultura, libertad, sujeto y razón en el intento de que estas figuras hablen entre sí.
Alain Touraine is a French sociologist. He is research director at the École des Hautes Études en Sciences Sociales, where he founded the Centre d'étude des mouvements sociaux (see also Daniel Bertaux). He is best known for being the originator of the term "post-industrial society". His work is based on a "sociology of action," and believes that society shapes its future through structural mechanisms and its own social struggles. Touraine defined historicity as the capability of a society to take action upon itself, see The Self-Production of Society (1977). His key interest for most of his career has been with social movements. He has studied and written extensively on workers' movements across the world, particularly in Latin America and more recently in Poland where he observed and aided the birth of Solidarnosc (Solidarity), see Solidarity: The Analysis of a Social Movement (1983). While in Poland, he developed the research method of "Sociological Intervention," which had been outlined in "The Voice and the Eye" (La Voix et le Regard) [1981]. Touraine has gained immense popularity in Latin America as well as in continental Europe. Yet he has failed to gain anywhere near the same recognition in the English-speaking world. Out of twenty or so books, only about half of them have been translated into English. He participated in 1969 at MoMA's Universitas project organized by Argentine architect Emilio Ambasz. In 2010, he was jointly awarded, with Zygmunt Bauman, the Príncipe de Asturias Prize for Communication and the Humanities.
كتاب مبهر من أهم علماء الإجتماع " الآن تورين " عن مفهوم الحداثة المناقض لمبدأ الدين فيعطي للخير و الشر أساس اجتماعي فقط ليس ديني أو سيكولوجي. معتمدا علي أن فكرة أن الخير هو ما ينفع المجتمع والشر هو ما يؤذيه، فيحل هنا المجتمع محل السلطة الإلهية كأساس للحكم الأخلاقي، و ينتقل بذلك المجتمع من ظاهرة للدراسة و التفسير إلي محرك أساسي و مشرع لقوانين جديدة الإنسانية تسير وفق " الإرادة العامة " أو "العقل الجمعي". مثلا حينما أعجب ميكافيللي بنضال مواطني فلورنسا ضد البابا حيث وضعوا حبهم للمدينة فوق خوفهم علي سعادتهم الأبدية. تناول ذلك المفهوم بما له و ما عليه يحدد مفهوم التنمية و القوميات و أسسس بناء المجتمع بطريقة سردية بسيطة و شيقة جدا.
جميل وممتع جداً ، استمتعت جداُ في قراءته، لاهتمامي بالموضوع المطروح، ولجمالية المادة وقيمتها العلمية وللموضوعية في الطرح والتقديم والإحاطة الشاملة بالموضوع، ولصعوبة الكتاب، في متعة بصعوبة الكتاب وفهمه، والمراجعة تحتاج تأني ودراسة ووقت، وهو ما سيكون على رأس القائمة في الأيام القادمة إن شاء الله.
Alain Touraine’s Critique of Modernity (originally Critique de la modernité, 1992) represents a significant intervention in contemporary social theory, offering a sustained and ambitious attempt to re-evaluate the legacy of modernity in the wake of its political, cultural, and epistemological crises. Known for his sociological analyses of post-industrial society and social movements, Touraine in this work seeks to move beyond both the celebratory narratives of Enlightenment rationality and the skeptical critiques characteristic of postmodern thought. Instead, he offers what might be termed a “reconstructed modernity,” one grounded not in instrumental reason or universal progress, but in the ethical centrality of the subject.
Touraine’s central argument is that modernity, historically tied to the rise of reason, science, and individual rights, has undergone a profound transformation. The confidence in universal norms and historical progress has given way to fragmentation, identity politics, and a deep sense of disorientation. While postmodern thinkers such as Jean-François Lyotard or Michel Foucault have interpreted this as the exhaustion or death of modernity, Touraine insists that what is required is not abandonment, but critique and renewal. In his view, modernity must be reconceptualized around the defense of the subject—defined as the capacity of individuals to act, reflect, and create meaning in opposition to social domination and cultural homogenization.
Touraine rejects both sociological positivism and anti-foundationalist relativism. Instead, he constructs his critique on a humanistic and reflexive basis, influenced by hermeneutics and critical theory. He is particularly attentive to the contradictions within modernity itself: the tension between rationalization and emancipation, between systemic integration and personal autonomy. He draws on the thought of Hegel, Marx, and Freud, but his project resonates most closely with Habermasian critical theory, albeit with greater emphasis on subjectivity and cultural resistance.
A major contribution of the book lies in its treatment of the “subject” not as an abstract philosophical category but as a sociologically grounded agent struggling within fields of domination and meaning. Touraine reorients the discussion of modernity away from institutional forms and toward lived experience, ethical agency, and the construction of identity. In doing so, he engages with debates surrounding multiculturalism, feminism, and postcolonialism, arguing that the defense of the subject can serve as a common ethical ground amidst pluralism and difference.
Despite its strengths, Critique of Modernity is not without its difficulties. The prose is dense and often abstract, occasionally obscuring rather than clarifying its theoretical insights. Moreover, while Touraine’s commitment to the subject is admirable, critics may question whether this notion, however ethically potent, is sufficient to ground a normative critique of contemporary capitalism or to offer a concrete political program. Additionally, his dismissal of postmodernism, while nuanced, at times fails to adequately engage with the productive dimensions of poststructuralist thought, particularly in its critique of power and normativity.
Nevertheless, Critique of Modernity is a bold and thoughtful work that challenges both the complacency of technocratic modernism and the nihilism of postmodern relativism. Touraine’s reconstruction of modernity through the lens of the subject offers a compelling ethical and sociological vision for late modern societies struggling with fragmentation and crisis. For scholars of sociology, political theory, and cultural studies, the book remains a significant and provocative resource for thinking through the dilemmas of our time.
Türkiye'nin sayısız alanda sayısız problemi mevcut. Aklımıza gelen-gelmeyen; belki farkında bile olamadığımız bir dolu problem... Bu problemlerin hepsine merkezi bir yerden çözüm bulmaya çalışmak ve toplum mühendisliğine kalkışmak her zaman geri tepti. Sorunlarımızın kaynaklarından ve bu sorunlara toplu çözüm bulma arayışımızın (çoğu zaman nafile bir çaba) sebeplerinden birisi felsefesizlik sanırım. İnsanlar yaptıkları işlerin; bulundukları konumların; toplumdaki durumlarının hakkında düşünmüyorlar, düşünmek istemiyorlar ya da uzun boylu düşünmek istemiyorlar.
Savcılık sınavına girecek bir arkadaşıma, "Bu siyasal iktidarla bu iş nasıl olacak? Bunlar yarın bir gün senin, hukuk ilkeleri ile bağdaşmayan bir karar almanı istedikleri zaman ne yapacaksın? Direnebilecek misin?" diye sorduğumda, "Kaçınabildiğim kadar kaçınırım. Kaçınamadığım yerde de... bilmiyorum... bakarım. Sonuçta bunlar da bir gün gidecekler; kazık çakmadılar ya!" demişti. Bir hukukçu olarak şunu söylemedi ya da söyleyemedi: "Hayır! Ben bir hukukçuyum! Kimse bana hukuk ilkelerine uymayan bir karar aldıramaz!". Ama bu çocuğa kızmak, "O zaman sen neden hukuk okudun?" demek işin kolay tarafı. Çünkü arkadaşımın bu durumu hepimize sirayet etmiş durumda.
Eğitim Fakültesi mezunu bir akrabam KPSS'ye girip atanamamıştı. Özel bir kolejde öğretmenlik yapmaya başladı. Söylediğine göre bu eğitim kurumu, öğretmenlerin maddi-manevi haklarını veriyormuş ama aynı zamanda öğretmenlerin işlerini iyi yapıp yapmadıklarını da takip ediyormuş: onların sürekli kendilerini geliştirmelerini ve yeni beceriler edinmelerini talep ediyormuş. Yakınım bu durumdan bunalıp, tekrar KPSS'ye girmek için istifa etmişti. (Öğretmenler bana kızmasınlar. Eğitimcilere amele muamelesi yapan ve onları kötü şartlarda çalıştıran bir dolu "okul" var, doğru. Ama kişinin kendisini geliştirme motivasyonu olmadığı için devlete kapağı atmaya çalışmasını ben anlamıyorum.)
Tarımdan anlamam. Çiftçi bir tanıdığıma tarımdaki sorunları sorduğumda bana bir sürü şey anlatmıştı. Bir kısmını anladım, bir kısmını anlamadım. Anladığım kısmı: tarım, serbest piyasa ekonomisi mantığını kaldırmıyormuş. "Burası benim tarlam; istediğimi ekerim. Bu sene şu ürün karlı; onu ekeceğim. Kârım için doğayı istediğim şekilde istediğim metaya çeviririm. Yan tarlaların sahibi çiftçiler ne yaparlarsa yapsınlar; beni ilgilendirmez!" gibi bir anlayışı tarım kaldırmıyormuş. Çiftçilerin, birlik içerisinde; piyasa mantalitesi dışında; doğaya saygılı olmaları gerekiyormuş. "Bu sorunlar için siz çiftçiler neler yapıyorsunuz?" diye sorduğumda, "Benim çocuklar okudular; şehirdeler; çiftçilik yapmıyorlar. Benden sonra bu işi sürdürecek kimse yok zaten" demişti. Yani kısacası "benden sonrası tufan" demişti. (Çiftçiler de bana kızmasınlar; çektiklerini bir onlar bilir. Farkındayım.)
Benzer bir durum olarak Attila İlhan'da, Türkiye'de işçinin kendisini işçi sınıfına ait olarak görmediğini söylerdi.
Türkiye'de ki işletmelerin %97.7'si KOBİ'ymiş; sadece %0.3 kadarı büyük işletme durumunda. Bu durumda Ar-Ge ya da teknoloji atılımı nasıl yapılacak? Belki girişimci de kendisini girişimci olarak görmüyor.
Ülkemizde neden kadına şiddet var? Biz bilinç düzeyinde, kadınların erkeklerle eşit olduğunu kabul etmişiz: Yasal olarak kadınla erkek arasında fark gözetilmez; aynı haklara sahibiz. Ama biz erkekler duygusal olarak bunu içselleştirebilmiş değiliz. Kadın, bağımsız olmak; özgür yaşamak ve kendi hayatı için kendi kararlarını almak istediğinde bunu kaldıramıyoruz ve fiziksel-psikolojik-cinsel bir şiddet ortaya çıkıyor.
Biz bir arada yaşadığımızı unuttuk! Ya da belki de hiçbir zaman hatırımızda olmadı bu durum.
Levent Ürer'den Avrupa tarihine dair şöyle bir şey dinlemiştim: "Kral'ı kestik. Papa'yı susturduk. Lordları başımızdan attık. Çeşitli eskimiş kurumların yetkilerini ellerinden aldık. Bu kişiler ve kurumlar bu zamana kadar bize doğrunun ne olduğunu söylüyorlardı. Peki biz şimdi doğrunun ne olduğunu nasıl ve nereden bileceğiz? sorusuna karşılık şu cevap üretildi: Çoğunluğun söylediğine doğru diyelim. Karar vermeyi kimsenin tekeline bırakmayalım ve doğruya bütün bir halk ve herkes karar versin!" Yani kısaca, demokrasi bizden aktif ve katılımcı olmamızı; aynı zamanda çeşitli konularda kafa patlatmamızı talep ediyor. Ve de bunu mantalite (düşüncenin davranışa yansıması) haline getirmemizi bekliyor -praksis-.
Okulda benzer şeyleri söyleyen bir hocama acıdığımı hatırlıyorum. "Bana iktisadi bir program sunmuyorsun. Politik bir şey söylemiyorsun. Örgütlenme modeli göstermiyorsun. Bu mu?! Bulduğun çözüm bu mu? Felsefe mi?" diye düşünmüştüm. Hocamın anlatmak istediği şey, "İnsanlar Aristo'yu bilmiyorlar, Kant'ı tanımıyorlar, Hegel ve Heidegger ile ilgilenmiyorlar. Bu yüzden de sorunlarını çözemiyorlar" değildi, "İnsanlar davranışlarını değiştirecek kadar uzun boylu düşünmek istemiyorlar" demek istemişti. Merkezi ve köktenci çözümlerle cennet yaratılmasını beklemek kısa ve kolay olan yol. Kişinin kendisini aşmaya çalışması; paradigma dışına çıkması; metinler ile boğuşarak mantalitesini değiştirmesi ise zor ve uzun olan yol.
Bu kadar uzun bir girişi neden yazdım? Bu söylediklerimin "Modernliğin Eleştirisi" eseri ile ne ilgisi var? Günümüzün önde gelen toplum bilimcilerinden olan Alain Touraine, Modernliğin Eleştirisi'nde tam olarak yukarıda yazdığım meseleleri derinlemesine ele alıyor. Batı'da uzun süre bir yandan aklın tutkusuyla, öte yandan da geleneklerin, inançların yıkımıyla özdeşleştirilen modernliği sorguluyor. Özneye kulak vererek modernliğin yeniden kurulmasını ve dünyanın yeniden oluşturulmasını öneriyor.
İnsanlara kitap okumayı tavsiye etmenin pek de bir karşılığı olmadığını fark ettim zamanla. Kitap bir süre için okunur; üniversitede zorunluluktan okunur ya da sürükleyici bir şeyler bulunup okunur, ama sonra genelde insanlar ilgilerini kaybederler. Önemli olan insanlardaki felsefi ilgiyi ve merakı uyandırabilmek. Gerisi zaten kendiliğinden gelir. Sürekli kitap okuyan insanların farklı motivasyonları vardır ama ortak bir noktaları da vardır: buldukları cevaplar ile yetinmezler ve kendilerinden memnun değillerdir (anlamak ve değişmek isterler). "Modernliğin Eleştirisi" kitabı, felsefi ilgi uyandırmak ve hem öznenin kendisinde hem de toplumda değişim yaratmaya başlayabilmek için çok iyi bir okuma olanağı sağlıyor bize. Marksist metinlerin sığlığından ve basitliğinden uzak olan önemli bir eser "Modernliğin Eleştirisi" kitabı.
Üstelik Alain Touraine bize doğrudan sesleniyor: "Türk okurunun düşünceme göstereceği ilgiye çok özel bir önem veriyorum, çünkü Türkiye bu `dünyanın yeniden oluşturulması`nın en etkin biçimde arayış halinde olduğu ülkelerden biri(...). Geçmişle gelecek arasında bir tercih yapmaya değil, bu ikisini bir araya getirmeye çaba gösteren bir ülke."
* Hocaların hocası Touraine'nin bize gösterdiği özel ilgiyi ve yaptığı çağrıyı sanırım biraz karşılıksız bıraktık. Yukarıda yazdıklarım umarım esere birilerinin dikkatini çekebilir. (Beraberinde Jürgen Habermas'ın "Kamusallığın Yapısal Dönüşümü" ve Richard Sennett'in "Kamusal İnsanın Çöküşü" kitapları da mutlaka incelenmeli.)
One of the most challenging books not only for long complex sentences with its not-easily-digested language but writer's own style to approach the theoretical themes as well. With its up-to-date potential strategy - where the man becomes a hero again - the book try to tackle all the obstacles coming from left and right wing policies. Probably we really need to look beyond good/bad dichotomy through anti-modernist tendencies (with help of, like in book, Nietzsche and Freud) to make transparent political-social vision about society we live in.
Cuqui porque en su momento sí me gustó Daniel Bell, aunque de pronto era un poquitín oldfashioned; como esos libros para aprender inglés con ilustraciones setenteras: con hombreras, fijador y Piet Mondrian.