Ο "Αδιάφορος" και άλλα κείμενα των νεανικών του χρόνων
Από το 1893 µέχρι το 1896 ο νεαρός Προυστ ακονίζει τα µαχαίρια του ως συγγραφέας στο περιοδικό La Revue blanche. Αποσπασµατικά, προσχεδιάζει ένα προσωπικό, µελλοντικό ακόµη, σύµπαν. Η οµοφυλοφιλική εξοµολόγηση στο "Πριν πέσει η νύχτα" εκθέτει τα άγχη του πόθου-πόνου, το σύντοµο "Ανάµνηση" επικεντρώνεται εξ ολοκλήρου στη δύναµη της αίσθησης, ενώ το "Κατά της ασάφειας", τελευταίο του κείµενο για το La Revue blanche, επιβεβαιώνει το ενδιαφέρον του για την υιοθέτηση µιας µαχητικής στάσης, αλλά και τη βούλησή του να αναπτύξει έναν προβληµατισµό γύρω από την αλήθεια της λογοτεχνίας. Τα κείµενα αυτά, που δε θα συµπεριληφθούν στη συλλογή "Τέρψεις και Ηµέραι", το πρώτο του βιβλίο που εκδόθηκε το 1896, προσεγγίζουν θέµατα που θα διατρέξουν συνολικά ολόκληρο το έργο του "Αναζητώντας τον χαµένο χρόνο".
Στον "Αδιάφορο", όπως και στο "Πριν πέσει η νύχτα", κυριαρχεί ο πόθος. Το διήγηµα αυτό πρωτοδηµοσιεύεται την 1η Μαρτίου του 1896 στο La vie contemporaine et Revue parisienne reunies. Με τη συµπυκνωµένη αφηγηµατική πλοκή και το τέλειο κλείσιµο της ιστορίας ο συγγραφέας µένει πιστός στις υφολογικές απαιτήσεις του διηγήµατος. Ακολουθεί την οπτική µιας ερωτευµένης γυναίκας και θεµελιώνει τη φαινοµενολογία της παθιασµένης συνείδησης, µελετώντας και αναλύοντας τον έρωτα σε όλη τη διάρκειά του (από τη στιγµή που γεννιέται µέχρι το τέλος του), στις ποικίλες περιπλοκές του (κοινωνικές και διαπροσωπικές) και στη συναισθηµατική του υπόσταση (ο έρωτας στον Προυστ είναι ένας γολγοθάς)...
Marcel Proust was a French novelist, best known for his 3000 page masterpiece À la recherche du temps perdu (Remembrance of Things Past or In Search of Lost Time), a pseudo-autobiographical novel told mostly in a stream-of-consciousness style.
Born in the first year of the Third Republic, the young Marcel, like his narrator, was a delicate child from a bourgeois family. He was active in Parisian high society during the 80s and 90s, welcomed in the most fashionable and exclusive salons of his day. However, his position there was also one of an outsider, due to his Jewishness and homosexuality. Towards the end of 1890s Proust began to withdraw more and more from society, and although he was never entirely reclusive, as is sometimes made out, he lapsed more completely into his lifelong tendency to sleep during the day and work at night. He was also plagued with severe asthma, which had troubled him intermittently since childhood, and a terror of his own death, especially in case it should come before his novel had been completed. The first volume, after some difficulty finding a publisher, came out in 1913, and Proust continued to work with an almost inhuman dedication on his masterpiece right up until his death in 1922, at the age of 51.
Today he is widely recognized as one of the greatest authors of the 20th Century, and À la recherche du temps perdu as one of the most dazzling and significant works of literature to be written in modern times.
بعضی از آثار رو باید با دید پسنگرِ تاریخی خواند که ارزشمند باشند به نظر من. مثلا این کتاب رو اگه بدونیم اون نویسندهای که با "در جستوجوی زمان از دست رفته"اش تاریخ ادبیات را تکان داده است، این متن را نوشته است، رگههای نبوغ و صلابت قلم رو توش میبینی.
ولی واقعا اینکه تو این کلمات و صفحات محدود همچین شخصیتی خلق کنی قابل توجه واقعا.
این رو خیلی وقت پیش تو راوی خونده بودم و دیدم قرار نیست خیلی براش مفصل بنویسم و همین رو ننویسم دیگه نمینویسم.
Πρόκειται για μια ιστορία τόσο παλιά όσο και οι άνθρωποι. Η Μαντλέν γοητεύεται από τον Λεπρέ χωρίς όμως κάποια ανταπόκριση από την πλευρά του. Αν και δοκιμάζει διάφορα «τερτίπια», τίποτα δεν φαίνεται να έχει το αποτέλεσμα που επιθυμεί. Μετά από λίγο διάστημα την βλέπουμε να ξαναπαντρεύεται, γιατί η χρόνια χηρεία ήταν πλέον δυσβάσταχτη. Ο Προύστ φαίνεται να διαφωνεί με αυτή την κίνηση, θεωρώντας την μία μορφή αδυναμίας από την πλευρά της ηρωίδας μας. Χωρίς να την συμπαθώ ιδιαιτέρως, η άποψή του με βρίσκει πλήρως αντίθετη. Ωστόσο λίγη σημασία έχει αυτό. Επι της ουσίας πρόκειται για ένα διήγημα στο οποίο συμβαίνουν πολλά, χωρίς να γίνεται σχεδόν τίποτα. Ποιος άλλος θα μπορούσε να το καταφέρει αυτό; Τα άλλα διηγήματα είναι εξίσου ενδιαφέροντα, ειδικά το τελευταίο στο οποίο κάνει έναν υποθετικό διάλογο με τους πολέμιους του μοντερνισμού, του οποίου υπήρξε ένθερμος υποστηρικτής κι εκπρόσωπος.
Proust hakkında bildiğimiz pek çok şeyi borçlu olduğumuz, kendisinin binlerce sayfalık mektuplarını taramış, düzenlemiş, bir kısmını yayımlamış şahane bir insan olan Philip Kolb'un keşfettiği kayıp bir Proust metni olan Kayıtsız Adam, sonunda dilimize çevrildi. Yerli Philip Kolb'umuz diyebileceğimiz Mehmet Rifat, "Kayıtsız Adam Proust sisteminin bir minyatürüdür" demiş bu kitap için - sahiden öyle.
Proust'un henüz 22 yaşındayken yazdığı, kısa ömürlü bir dergide yayımlandıktan sonra unutulup giden, varlığını yazarın mektuplarından öğrendiğimiz bir öykü bu. Proust'un elinde bir kopyası olmadığı için, Kayıp Zamanın İzinde'yi yazmaya giriştiğinde metne ihtiyaç duyuyor ve derginin ilgili sayısını aramaya başlıyor; bunları mektuplarından öğreniyoruz. Öyküye neden ihtiyaç duyduğunu okuyunca anlıyoruz: çünkü bu minik öyküdeki pek çok fikir büyüyüp, serpilip, derinleşip o dev eserde karşımıza çıkacak.
Aslına bakarsanız çok özel veya akılda kalıcı bir öykü değil bu, ama Proust yazdığı en vasat metinde bile Proust işte. Şu cümleleri mesela, insan nasıl 22 yaşında yazabilir? "Onun yüzü, gülümsemesi, duruşu diğerlerinden daha hoş olduğu için sevmiyordu onu; tam da onu sevdiği için hiçbir yüzü, hiçbir gülümsemeyi, hiçbir duruşu onunki kadar hoş bulmadığı için seviyordu."
Bu minicik metin, şimdi 130 sene sonradan bakınca, gelmekte olanı nasıl da haber veriyormuş, görüyor insan. Swann'ın Odette'e, M.'nin Albertine'e duyacağı hisleri, aşkın ve kıskançlığın o ürkütücü oyunlarını okuyacağımız yüzlerce sayfanın nüvesi, bu genç adamın biraz toy, biraz ham, biraz iddialı, biraz ürkek cümlelerinde gizliymiş işte.
Yıllar sonra Proust'un daha evvel hiç okumadığım kelimelerini okudum. Çok mesudum.
Henüz hiç tanışmamışlar için Proust’un edebiyatının bir önizlemesi, tanıyıp sevenler için de neden sevdiklerini, neresini sevdiklerini bir kez daha anımsatıp tatlı bir tebessüm oluşturacak bir metin Kayıtsız Adam. Aslında Proust’un Kayıp Zamanın İzinde’deki karakterlerinin, mekanlarının, hikayelerinin bir ön hazırlığı. Nitekim ona hazırlanmak için bir dergide yayınlatıp asıl metni kaybeden Proustumuz aradan yıllar geçtikten sonra bu öykünün peşine düşer. Arkadaşı aracılığıyla ulaştığı öyküsündeki detayların kimilerini Odette ve Swann aşkında, Odette’in dış görünümünde kullanır. Ben henüz ilk kitap olarak “Swann’ların Tarafı”nı okumuş olmama rağmen buram buram izini sürdüm tüm detayların bu kitapta diyebilirim. Nitekim bu minik öyküde şöyle anlatıyor ana karakteri bir yerde:
“Tek bir mücevher takmıştı, sarı tülden bluzu cattleyalarla kaplıydı, karanlık bir kuleden sarkan cansız ışık süslemeleri misali siyah saçlarına da birkaç cattleya takmıştı. Taktığı çiçekler kadar taze ve onlar gibi dalgın olan bu kadını saç modelinin Polinezya’ya has cazibesiyle Pierre Loti ve Reynaldo Hahn’ın Mahenu’sünü akla getiriyordu.”
Odette’in cattleyalara düşkünlüğü hatta Swann’la aralarında “cattleya yapmak” gibi bir eyleme konu olacak denli bu çiçeğe önemli bir rol verilmesi fikri demek buralarda filizlenmiş Proustcuğumuzun aklında diye düşündüm.
Sonra şu aşk da Kayıp Zamanın İzinde’de birçok farklı yerde filiz vermiş diye düşündüm:
“Ona duyduğu aşkın nedenleri Madeleine’in kendisinden kaynaklanıyordu; bir kısmı Lepre’den kaynaklansa da, bu Lepre’nin ne düşünsel ne de fiziksel üstünlüğünden ileri geliyordu. Onun yüzü, gülümsemesi, duruşu diğerlerinden daha hoş olduğu için sevmiyordu onu, tam da onu sevdiği için hiçbir yüzü, hiçbir duruşu onunki kadar hoş bulmadığı için seviyordu. (…) en tutlu dostu ve en basiretli hasımı (…) hepsinin Lepre olmamak gibi korkunç bir kusuru vardı.”
Öykü kısacık zaten ama kitabın başında Philip Kolb’un nefis önsözü de Proust severleri çok mutlu edecektir deyip son bir alıntı daha paylaşmak istiyorum. Çünkü Proust okurken ben de “kederime izin veriyorum” sanki.
“Kederinin havada sürüklenmesine, yayılmasını genişleyen ufukta kendini daha da özgür bırakmasını çiçek toplamasını gülhatmilerle, fıskiyeli havuzlarla ve sütunlarla birlikte ilerlemesini Orsay’daki karargahlarından ayrılan süvarilerin peşinde dörtnala koşmasına, Seine Nehri’nin üstünde sürüklenmesine ve solgun gökyüzünde kırlangıçlarla birlikte süzülmesine izin verdi.”
20.yy'ın en önemli yazarı olarak gördüğüm Marcel Proust'un daha önce yayımlanmamış bir metnini okumak şahsen hayalini çokça kurduğum en tatlı edebi hayallerden bir tanesiydi. Haliyle 'Kayıtsız Adam'ın varlığı büyük heyecan yarattı. 'Kayıtsız Adam' Proust'un mektuplarında adını geçirdiği, 'Hazlar ve Günler' kitabına koymaktan son anda vazgeçtiği; sonra bir dergide yayımlattığını söylediği meçhul bir öyküden başkası değil aslında. Bir kere yayımlanmış ama bir daha ortaya çıkmamış ilk dönem öykülerinden biri. Böyle bir öykünün varlığı biliniyor ama bvir türlü nerede, ne zaman basıldığına dair eksik bilgilerden dolayı Proust uzmanları tarafından ele geçirilemiyor. Fakat bir araştırmacı bu konuda ayrıntılı bir araştırma yürütüyor, kitapta bu araştırmanın ayrıntıları da anlatılıyor ayrıca. Sonucunda bir şekilde gözden kaçan bazı bilgiler eşliğinde Proust'un 1 Mart 1986'da yayımlanan bu öyküsüne ulaşılıyor. Tabi didik didik ediliyor bu kısa öykü, genç Proust'un ruhu deyim yerindeyse imbikle süzülüyor satırlardan. Zira bu öykünün kaleme alındığı dönemde ne 'Kayıp Zamanın İzinde' var, ne de sonraki bütün eserlerini kaleme almasını sağlayacak yetkin edebi ruhu. Son derece toy fakat yine de özünde o dehanın parıltılarını sergileyen bir Proust görüyoruz bu kısa öyküde. Dev eserinde özellikle Swann ve Odette üzerinden anlatıladığı aşkın, en mikro ölçekteki bir versiyonuna yer veriyor bu öyküsünde. Derdi yine hislerin iplerini çeken enstanteneler. Olağanüstü bakışını yine olayın nezdinde okumak mümkün. Elbette 'Kayıp Zamanın İzinde' gibi tam, kusursuz ve inanılmaz bir eser varken diğer eserlerini sonraya bırakmak bana kalırsa en mantıklısı. Fakat bu o kadar kısa ve hazırlayıcı bir metin ki bir yandan, eğer hala bir şuursuzluk ile Proust okumamış iseniz o zaman hemen araya bir yere sıkıştırabilirsiniz bence:)
Ιδιαίτερο. Δεν χρειάζεται περισσότερη από μισή ώρα για να ολοκληρωθεί. Διαβάζεται κυρίως σαν εισαγωγή/γνωριμία με το έργο του Proust. Παρόλο ότι μπορεί να φανεί αδιάφορο σαν ιστορία, το Ταλέντο του Proust είναι ευδιάκριτο και σε παρακινεί να διαβάσεις αμέσως το Αναζητώντας τον χαμένο χρόνο Ι: Από τη μεριά του Σουάν.
داستان کوتاه جالبی هست برای ورود به دنیای مارسل پروست و این که این داستان رو پروست در ۲۲ سالگی نوشته است و مدت ها کسی از وجود این نوشته اطلاع نداشته است.
مادلن نوشت که عاشقش است و هرگز کسی را جز او دوست نخواهد داشت. لوپره جواب داد :بدون شک مزاح میکند. :))))).
Proust’un yazın serüvenini derinlemesine inceleyen bir araştırma sonucu ortaya çıkan bu öykü, titiz bir çalışmanın ürünü. Onun edebiyatı ve yaşamı hakkında ilginç bilgilere de yer verilen bir önsözle zenginleştirilmiş. Hatta bu giriş hikayenin yazılışı ve yayınlanma serüveninden tarihsel gerçeklerle uyumuna kadar birçok ilginç anekdotu da içeriyor.
Öyküye geçecek olursak en basit şekliyle platonik bir aşk uğruna girişilen imkansız mücadeleyi resmediyor, diyebiliriz. Minimal bir dil, tasvirlere yer veren incelikli bir anlatım, Proust’un sonraki dönemine projeksiyon tutacak minik bazı adımlar eseri değerli kılıyor.
Oldukça seri bir okuma tecrübesi veren kitap, özellikle Proust hayranları için kısa bir girizgah olabilir. Olgunluk dönemi öncesi yapıtını okumak eğlenceli ve keyifli birkaç saat sunabilir.
• In un angolo quieto e dimenticato dell’officina proustiana, prima che l’opera-mondo della Recherche dispiegasse il suo labirinto di tempo e memoria, si cela una novella giovanile, L’Indifferente (1896), troppo a lungo considerata un esercizio minore, eppure densa di intuizioni che, come semi sotterranei, troveranno piena fioritura nel grande romanzo della maturità.
• La trama è, in apparenza, lineare: Madeleine, giovane donna bella, corteggiata e idolatrata dalla buona società parigina, si invaghisce di Lepré, un uomo distante, sfuggente, "indifferente". Ma ciò che si cela dietro questa dinamica sentimentale non è un semplice gioco di seduzione frustrata. È il mistero dell’amore come specchio interiore, come avvicinamento vertiginoso all’ombra di sé.
• L’altro che ci attrae irresistibilmente non è che la proiezione dell’archetipo opposto, l’animus o l’anima che abita il nostro inconscio. L’amore, allora, non è altro che il desiderio travestito di completezza, il richiamo perturbante di ciò che ci manca. Madeleine ama Lepré proprio perché è ciò che lei non è: silenzioso, inaccessibile, crudele nella sua autoesclusione.
• Ma l’indifferenza di Lepré non è semplice freddezza. È uno stato metafisico. Lepré, che frequenta le periferie degradate alla ricerca di donne "ignobili", appare come una figura ai margini del sensibile, abitato da un’eccedenza interiore che gli impedisce di vivere secondo le leggi del mondo.
• La grandezza della novella sta nella finezza quasi musicale con cui Proust costruisce un’architettura sentimentale fragile e malinconica. Le orchidee color malva che Madeleine porta tra i capelli non sono solo ornamento: sono emblema della caducità, del desiderio che sfiorisce, del tempo perduto in un gesto di grazia inutile.
• La cosa sorprendente è che Proust, a venticinque anni, riesce già a cogliere l’essenza tragica del desiderio amoroso: il fatto che non si desidera mai un essere, ma un'assenza. L’indifferenza di Lepré è, per Madeleine, la maschera dell’assoluto. Lei lo ama perché non la ama. In questo, il racconto rovescia il topos romantico e introduce una figura femminile profondamente attiva, vulnerabile ma non vittima.
• Alla luce della Recherche, L’Indifferente si legge come una prova generale, una miniatura in cui già si agitano i grandi temi futuri: l’amore come conoscenza dolorosa, la bellezza come enigma, l’incomunicabilità, l’erotismo della distanza.
• È anche un racconto sull’iniziazione: non quella mondana, ma quella interiore. Madeleine non conquisterà Lepré. Ma forse, proprio per questo, conquisterà se stessa.
• Il paradosso proustiano: la mancanza che ci tormenta è anche ciò che ci forma. Lepré non è solo l’uomo amato: è la soglia che Madeleine deve varcare per uscire dall’infantilismo sentimentale e accedere a una consapevolezza nuova, dolente, eppure lucida.
En este libro se incluyen dos relatos "el indiferente" y "antes de la noche" y es lo primero que leo de Proust, los relatos no han estado mal pero casi ha sido mejor la forma de contar las cosas que las historias en sí, no sé si me explico bien. Las historias son normalitas para la época pero lo que más me ha gustado ha sido su prosa, eso es lo que quiero decir,je, je, je. Probaré con algo más largo suyo seguramente.
Bortglömd novell, skrevs när Proust var 22 år, förebådar "På spaning efter den tid som flytt", både vad gäller hans syn på kärlek och böjelser, liksom sitt användande av symboler.
To me this book was what the title says. Indifferent. I know this is Marcel Proust but I cannot pretend. The book was far too brief to have a chance to immerse me in Proust's writing. This edition feels so much like those Little Black Classics. This might be an unpopular opinion but I'm not a fan of Little Black Classics or Modern Classics both by Penguin. They feel like free-30-days trials, or promotional samples of a product or booklets of a larger work. They are almost never complete. I'd rather buy the whole book than a butchered promotional version of it.
This is what I felt with this edition too. With three early stories in large print spanning less than 10 pages each, it didn't make me feel anything else than indifference. Maybe in the future I'll try his magnum opus, In Search of Lost Time but I don't make promises. At the moment I don't want to Lose Time with Proust (pun intended)
proust dünyasının ilk izi olarak en sonda okunması gereken bir eser olsa da başlangıcı bu kitapla yaptım, pişman da değilim. toy olduğu çok belli olan bir metin olsa da yazarın yazarlık kabiliyetine dair bir ipucu yakalamaya çalışmak hoştu. devamı elbette gelecek.
Proust'dan daha önce yayımlanmamış kısa bir öykü; bir kadınla bir adam arasında adı konmamış, kısa süren tanışıklığı hikaye ediyor. Benim gibi Proust'a aşina olmayanlar için iyi bir başlangıç olabilir. Ne zamandır aklımda, Proust külliyatına giriş yapmanın zamanı geldi de geçiyor...
Primer relato que termino de Proust y lo único que puedo decir es wow, realmente me fascinó su prosa, el modo en que describe y te transporta hasta el punto de sentir las emociones más efímeras que podria sentir el/la protagonista.
Sólo leí El Indiferente y quedé encantada, he aquí dos de mis extractos favoritos:
"Afligida, bajó la cabeza y su mirada recayó sobre las más lánguidas flores marchitas de su blusa, que bajo sus párpados ajados parecían a punto de llorar. La idea de lo poco que había durado su sueño inconsciente, de lo poco que duraría su felicidad si nunca la realizaba, se le asoció a la tristeza de esas flores que, previa a su muerte, languidecían sobre el corazón y habían sentido el latido de su primer amor, de su primera humillación y de su primera pena".
"Al final, lo que le impulsó a conseguirlo fue menos el deseo de saber la verdad que la necesidad de hablar de él a los demás, ese triste encanto de evocarle en vano dondequiera que se hallara sin él".
آیا رابطه عشقی دیرینه ای دارد؟- خیر، اما ازدواج با او امکان پذیر نیست- پس خواهش می کنم بیشتر توضیح دهید- خیر، نمی شود- سپس بین خود گفتند شاید هم بهتر باشد به او بگوییم چون امکان دارد فکر و خیالات بد یا احمقانه ای درباره او متصور شود بسیار خب، فکر نمی کنیم با گفتن حقیقت صدمه ای به لوپره بزنیم، اول اینکه اطمینان داریم شما این توضیحات را تکرار نمی کنید و از دیگر سو تمام پاریس این را می دانند و صداقت و خوش قلبی او بیشتر از آنی است که حتی فکر ازدواج را کند. او مرد جذابی است ولی نقطه ضعفی دارد. او از زنان پستی که در لجنزارند خوشش می آید و آن ها را شدیدا دوست دارد. گاهی شب ها را به قیمت خطر کشته شدن در حومه شهر یا بلوارها می گذراند. نه تنها عاشق این زنان است بلکه فقط و فقط آن ها را دیوانه وار دوست دارد. نسبت به زیباترین زن با موقعیت عالی اجتماعی یا دوشیزه ای ایده آل کوچک ترین احساسی ندارد. حتی کوچکترین توجهی هم نمی تواند به آن ها داشته باشد. ص 36
Μου άρεσε αν και μάλλον περίμενα κάτι παραπάνω. Βέβαια πρόκειται για πρώιμα κείμενά του οπότε είναι και λογικό λίγο (αν και δεν μπόρεσα να μη σκεφτώ τον David Foster Wallace που η διπλωματική εργασία του για το πανεπιστήμιο ήταν πολύ μπροστά). Όπως και να χει, αρκετά ήταν τα σημεία στο μικρό βιβλιαράκι του Αδιάφορου που με έκαναν να ψάχνω τα ποστ-ιτ...
Έντονα τα λόγια των ηρώων του, φλογισμένα με υψηλή έλξη και γοητεία. Φυσικά μαζί με την ένταση των όμορφων συναισθημάτων προστίθεται και η απογοήτευση, ο πόθος, ο πόνος.
«Γιατρευόμαστε από τα βάσανα της αγάπης μονάχα όταν δεν αγαπάμε πια»
«υπάρχουν αλήθειες που δεν μπορούμε να τις μεταδώσουμε σε όσους δεν τις έχουν ήδη μέσα τους»
Probabilmente nessuno scrittore moderno si identifica così totalmente con la sua opera come Marcel Proust. Specularmente a Flaubert, che poteva affermare che ”Madame Bovary, c'est moi”, si può dire senza ombra di dubbio e quasi tragicamente che Marcel Proust è la Recherche. Questa identificazione deriva innanzitutto dal fatto che la sua monumentale cattedrale letteraria è di fatto l'unica opera che ha scritto, o meglio quella attorno a cui ruotano gli altri suoi pochi scritti letterari, che sono tutti una sorta di esercizio di preparazione del capolavoro. Vi è anche però un altro motivo, più drammaticamente legato all'uomo Proust, alla base di questa identificazione. Proust è la Recherche anche e soprattutto perché alla sua stesura l'autore ha sacrificato la vita: come noto, dal 1909 al 1922 (anno della morte) si isolò pressoché completamente dal mondo (celebre è la stanza rivestita di sughero nella quale lavorava di notte) per poter compiere quello straordinario sforzo di memoria che è alla base di Alla ricerca del tempo perduto. Proust di fatto morirà pur di portare a termine questo titanico sforzo. Forse solo un altro autore, anch'esso francese, può essere così totalmente identificato con la sua opera: il Balzac de La Comédie humaine (Balzac, naturellement…). Mentre però Balzac, in ciò perfetto romanziere dell'800, scrive per vivere, Proust, figlio della crisi, vive per scrivere, o meglio da un certo punto in poi abbandona la vita per scrivere, e coerentemente morirà immediatamente dopo avere terminato la sua opera. Definisco la Recherche opera perché non so trovare altro termine: sicuramente non romanzo, perché essa contribuisce in modo decisivo, come probabilmente solo altre due opere letterarie del primo novecento al bombardamento, alla distruzione del romanzo borghese di derivazione ottocentesca: mi riferisco all'Ulisse di Joyce e a L'uomo senza qualità di Musil. Le tre grandi aree culturali europee (significativamente esclusa è quella italiana, dove solo un autore di confine come Italo Svevo può vantare un respiro analogo) nel giro di un decennio giungono si può dire allo stesso risultato, sia pur espresso in forme diverse. I cambiamenti sociali sono talmente rapidi e drammatici che la letteratura, uno degli strumenti più efficaci per rappresentarli, non può rimanere uguale a sé stessa: è necessario cambiare anche il modo di scrivere. Se gli approdi stilistici, la tecnica attraverso la quale questi tre grandissimi scrittori proclamano al mondo la fine definitiva dell'800 letterario, sono diversi, mi hanno sempre colpito alcune analogie di fondo soprattutto tra l'Ulisse e la Recherche, per quella loro suddivisione in sezioni (capitoli per l'uno, libri per l'altra) così diverse l'una dall'altra ma così necessarie al dispiegamento del discorso complessivo, per la loro comune matrice epica e soprattutto per l'analogia dei grandiosi finali: come non vedere una corrispondenza anche di mezzo espressivo tra lo stream of consciousness con cui Molly Bloom tira le fila della sua giornata/vita e il lunghissimo, meraviglioso testamento fatto di memoria involontaria di Marcel ne Il tempo ritrovato? Se dunque l'Opera di Marcel Proust è la Recherche, se tutta la poetica dell'autore si concentra lì, che senso ha leggere le altre (poche) sue prove letterarie? Perché affrontare Jean Santeuil o Les Plaisirs et les Jours? Per chi, come me, ha letto (e riletto) l'opera maggiore, come detto così totalizzante, il senso è sostanzialmente quello di una conferma. Si leggono le altre opere per avere la conferma di ciò che troviamo nella Recherche, per scorgere in ciò che è stato scritto prima i germogli di ciò che verrà dopo. E' questa anche la impostazione della maggior parte della critica, a cominciare dalle introduzioni alle varie edizioni delle opere minori: tutto è ovviamente rapportato alla Recherche. Questo rende probabilmente più difficile affrontare l'opera letteraria di Proust in senso cronologico, il che probabilmente permetterebbe a chi si approccia a questo autore di giungere alla prova della Recherche già preparato sia allo stile di scrittura, indubbiamente non agevole (almeno in prima battuta) sia alle tematiche trattate. In questo senso L'indifferente svolge un compito propedeutico non secondario. Si tratta di una novella piuttosto breve, pubblicata da Proust venticinquenne nel 1896 su una rivista di cui si persero presto le tracce. Solo nel 1978 la novella venne ritrovata e ripubblicata. Il volume Einaudi nel quale l'ho letta, che risale allo stesso anno (ah, quando Einaudi era Einaudi!) è veramente prezioso, perché, oltre a riportare il testo originale a fronte, è corredato da un bellissimo saggio del filosofo Giorgio Agamben e da uno scritto di Philip Kolb, autore della scoperta, oltre che da una riproduzione del quadro di Watteau da cui pare Proust abbia preso ispirazione per il titolo. Leggere L'indifferente significa immergersi in pieno in un'atmosfera compiutamente proustiana, anche se fortemente condizionata dalla immaturità dello scrittore. Ritroviamo infatti, in poche pagine, alcuni dei temi che costituiranno gli assi portanti dell'opera maggiore. L'ambientazione, innanzitutto, nell'alta società aristocratica parigina fin du siècle: la protagonista, Madeleine (che nome proustiano...), giovane vedova del marchese di Gouvres, è una delle donne più affascinati di Parigi. Ella si innamora di Lepré, un giovane simpatico ma molto insignificante, secondo il giudizio comune in società. Madeleine cerca di attirare a sé Lepré, che però si dimostrerà indifferente a lei: dopo una serie di incontri tra i due, la novella termina con il distacco tra i due: Madeleine più tardi sposerà il duca di Mortagne. La trama è quindi semplicissima ed anche un po' banale, ma come detto è intrisa di spunti che ritroveremo ampliati nella Recherche, e che fanno sentire a casa e persino commuovere il lettore di quest'ultima. Madeleine vede la prima volta Lepré da un palco all'opera; è vestita meravigliosamente: sul corsetto e nei neri capelli ha numerose cattleye, le orchidee che tanta parte avranno nell'amore tra Swann e Odette de Crecy. Ai fiori, alla loro simbologia, Proust affida il compito di spiegarci i cambiamenti dell'animo di Madeleine, come farà in tanti passi della Recherche. Ed è proprio il primo volume della Recherche che la novella annuncia: l'amore di Madeleine per Lepré, infatti, esattamente come quello tra Swann e Odette (ma anche come quello tra Marcel e Albertine), nasce indipendentemente dall'attrattività reale del suo oggetto: è l'oggetto d'amore che diviene attrattivo in quanto amato. Ci dice Proust che "Le ragioni del suo (di Madeleine) amore erano in lei, e se erano un poco anche in lui, non consistevano in una superiorità intellettuale e nemmeno in una superiorità fisica. Era proprio perché Madeleine lo amava che nessun viso, nessun sorriso, nessun passo le parevano gradevoli quanto quelli di Lepré". Nella novella entra anche il tema del vizio, come antitesi (hegelianamente necessaria) all'indifferenza nel gioco di specchi chiamato amore, che pure tanta importanza avrà in tutta la Recherche. Il tema del rapporto tra indifferenza e vizio è sviluppato ampiamente nel saggio di Giorgio Agamben posto all'inizio del volume, che come detto contribuisce non poco a impreziosirlo. Ancora, si trovano ne L'indifferente accenni all'importanza che l'opera d'arte assume nella determinazione e fissazione delle nostre inclinazioni, nell'idealizzazione di persone e luoghi. Molti altri sono gli spunti che possono essere scoperti, le tracce che Proust lascia sul suo cammino e che ci guidano sicuri verso il suo capolavoro, ma preferisco lasciarli al lettore. In conclusione L'indifferente ha l'indubbio pregio di offrirci la gioia di alcune pagine che possiamo riconoscere come schiettamente proustiane anche se lo stile di scrittura è sicuramente diverso da quello della maturità: manca l'incedere asmatico dei lunghi periodi intrisi di coordinate e subordinate (anche se nella novella si fa esplicito riferimento all'asma), ma proprio questo può essere uno stimolo per il neofita (si sa, i proustiani sono una setta…) a studiare, prima del testo sacro, una sorta di piccolo bignami dal quale trarre alcuni dei comandamenti della religione cui sarà inevitabilmente portato ad aderire.
El hecho es que la vida no había vuelto a atraparle con sus encantos. Recuperó las fuerzas y con ellas todas sus ganas de vivir; salió, volvió a la vida y por segunda vez murió en su interior.
İnsanlık için küçük, benim için büyük bir adım çünkü yavaş yavaş da olsa okumayı hep ertelediğim ‘Kayıp Zamanın İzinde’ye doğru ilerliyorum. Bu kısacık hikaye beni bekleyen binlerce enfes Proust cümlesi için bir tadımlık oldu diyebilirim.
‘Kayıtsız Adam’ı Proust 22 yaşındayken bir dergi için yazmış. Hikaye kaybedilmiş, uzun yıllar boyunca bulunamamış ve Philip Kolb’ün çabalarıyla tekrar gün yüzüne çıkarılmış. Bu hikayede -özellikle aşk hikayesi olması ve konu benzerliği bakımından- yazarın büyük eserinin ilk izlerine rastlandığı Philip Kolb tarafından önsözde belirtiliyor. Hikayeyi yazarın diğer eserlerinden farklı kılan yanı ise yine Kolb’ün belirttiğine göre Proust’un küçük yaşta geçirdiği astım krizinin yansıması olan bir tasvire ilk kez ve sadece bu kısa hikayede rastlanması. Mehmet Rifat da Kayıtsız Adam’ı ‘Proust sisteminin bir minyatürü’ olarak nitelendirmiş.
“Bir umudu besleyecek en ufak bir şey bile yokken duyulan hayal kırıklığının saçmalığı ile bu hayal kırıklığının son derece gerçek ve son derece acımasız yoğunluğu arasındaki mesafeyi ölçtüğünde, yalnızca olayların ve olguların hayatını yaşamaktan vazgeçmiş olduğunu anladı. Yalanlar perdesi, öngöremediği bir süre boyunca gözlerinin önünde açılmaya başlamıştı.” diyor Proust. 22 yaşında birinin yaşanmışlıklar ya da gözlemler neticesinde böyle analiz yapabilmesine ve onları böyle güzel cümlelerle ifade edebilmesine insan gerçekten hayret ediyor.
Πολύ όμορφη γραφή αν και οφείλω να ομολογήσω πως περίμενα κάτι παραπάνω. Αποτελούν βέβαια πρώιμα κείμενα του Προυστ και κάτι σαν προετοιμασία του μεγάλου αριστουργήματός του "Αναζητώντας το Χαμένο Χρόνο". Λάτρεψα την πληθώρα των συναισθημάτων που κατέκλυζαν τις σελίδες των διηγημάτων αυτών και ένα από τα αγαπημένα μου κομμάτια είναι το ακόλουθο:
"Στην ασήμαντη ζωή μου, ένιωσα μια μέρα συνεπαρμένος από αρώματα που ανέδιδε ο τόσο ανούσιος μέχρι τότε κόσμος. Ήταν οι ταραγμένοι προάγγελοι του έρωτα. Κι όντως εκείνος εμφανίστηκε έξαφνα, με τα τριαντάφυλλα και τα φλάουτά του, φιλοτεχνώντας, στολίζοντας, κλείνοντας, μοσχοβολώντας τα πάντα ολόγυρά του[...]Ύστερα έφυγε, και τα αρώματα από τα σπασμένα μπουκαλάκια διαχύθηκαν με μια ένταση πιο καθαρή. Μια ξεθυμασμένη σταγόνα ποτίζει ακόμα τη ζωή μου."