Vigilius Haufniensis, bildiğimiz ismiyle Søren Kierkegaard, kaygıyı bir uçurumun sınırında durduğumuzda hissettiğimiz baş dönmesine benzetir. Adımını uçurumun belirsizliğine doğru atmanın ya da atmamanın kararını verebilecek olmak ve tüm olasılıkların bir an için önümüzde serili olması hali insanda bu baş dönmesini meydana getirir. Benzer şekilde kaygı, olanaklar arasında seçim yapmanın sorumluluğunun bireye ait olduğu her durumda ortaya çıkan baş dönmesidir. Uçurumun kenarından aşağıya bakıp başı dönen bir insan gibi, özgürlük kendi olanaklarını seyreder. Kendi kendisiyle ilişki kurma olanağını ve bu ilişkiden sorumlu olmanın zorunluluğunu keşfeder. Bu nedenle kaygı hem ona doğru itildiğimiz hem de ondan kaçındığımız “sempatik bir antipati, antipatik bir sempati”dir. Søren Kierkegaard’da Kaygı Kavramı, varoluşçu Danimarkalı filozof Kierkegaard’ın izinde özgürlüğün insan varoluşundaki en temel belirtisi olan kaygıyı, kalıtsal günah, özgürlük, zaman ve umutsuzluk kavramlarıyla ilişkisi bağlamında açıklamaya yönelik bir çabadır.
Resmen aylardır bu kitabı okuyomuşum gibi hissediyorum. Kitabı doğurdum denebilir bence. Kierkegaard kaygı kavramını özgürlükle bütünleştiriyor kafasında çünkü seçim yapabildiğimiz koşullarda yanlış şeyi seçebiliriz ve kaygı duyabiliriz. yani kaygının ilk şartı özgürlük oluyor ancak kaygı gelecekle alakalı bir endişe durumu olduğu için hiçliğe dair bir bilgi taşıyor. günah ise geçmişle ilgilibir bilgi taşıyor. bu kitapta farklı olarak günah kavramına kötü bişi olarak bakmıyoruz. kierkegaard da farkında yani günahsız kul olmayacağını konu günah işlememek için kendini tanrıya adamaktan geçiyor ancak yine de günah işleniyor. günah işlenmeseydi zaten kaygı da olmazdı. hegelden filan farklı olarak günahın bir seçim olduğunu söylüyor. hegele göre günah zorunluluk ama öyle olsa kaygı olmazdı. adam çok çılgın diyalektikler yapmış ama en çok aristotalesin zaman kavramı ile ilgili diyalektiği beni çok etkiledi, insanlar gerçekten çok ters şeyler düşünebiliyor. (meraklısına atomistik soyutlamalar) bir teknik açıdan zaman yani gemotri gibi analitik olarak, bir de kişinin algıladığı zaman olarak ikiye ayırıyor zamanı kierkegaard. kierkegaard da zaman kavramından bahsediyor. geçmiş ve gelecek algımızın şimdi/an'da birleştiğinden bahsediyor ancak an olarak şimdinin herhangi bir zaman noktasını kapsamadığını ancak geçmiş ve gelecek arasındaki bağlantıyı tamamladığını söylüyor. "kierkegaardın amacı kopuşsuz ve mekan-zaman zinciri içinde öznellik için bir yer bulmaktır." kayıgının an olduğunu söylüyor kendisi çünkü seçim, an içinde yapılır. an'da her şey mümkündür. bu günah filan falan bu konuları adem ve havva hikayesinden alıyor. ademin ilk günahı ve bütün insanlığın adem sağolsun onun yüzünden günahkar doğması konusunu açıklıyor. adam ademin elma yemesine takmış durumda. tanrı bunu yeme dediği zaman ademin aslında seçeneklerinin olduğunu fark etmesinin üzerinde duruyor. bu aslında özgürlük kavramı yani. adem seçenekleri olduğunu düşündğü anda aslında günah işliyor çünkü tanrı yerine kendi seçimlerini seçiyor. sartre ve nietzsche nin kendi kendini yaratma kavramından bahsediyor sonlara doğru. şöyle "Nitezsche ve Starte alkımının bakış açısından dile getirecek olursak kendi değerlerinin yazarı, iyinin kötünün yaratıcısı olmak ister. Kierkegaarda göre bu kişi asla bir benlik olamaz." 21. yüzyılın olayları yani işte dünyevi zevkler, seks, hırs bilmemne bunların hepsi aslında günah ve tanrının yolundan bizi çıkartan şeyler. tamamen bunlara teslim olmuş insanlara "demonik" diyor kendisi. ama ince bir nüans var: kierkegaard demiyor ki tamamen allahçı olun. önce seçeneklerimizin olduğunun farkına varıp ben olmamız gerekiyor ve günah işlememiz, biz olmamız. ardından tanrıyı seçmemizi istiyor. motomot tanrıya inananların da kör olduğunu söylüyor yani onları biraz insan mertebesinde görmüyor diyebiliriz: tinlerinin olmadığını düşünüyor."tinsizlik kişinin tekil birey olduğu anlayışını kaybetmesi ve kalabalıklar içinde kaybolmasını ifade eder." tin'e sahip olmak için öncelikle günah işlemeliyiz. devamı için kitabı okuyun. şahsi yorumuma gelirsek: abicim bu insanlar neden allah fikrine bu kadar takmış gerçekten anlamıyorum. her şey yaratıcı etrafında dönüyor resmen. var olan hayattaki anlamsızlık ve uyuşmazlıkları sürekli tanrıya sığınarak elemine etmeye çalışıyorlar. kimsede onsuz düşünebilme taşağı yok. neden dünyevi zevklerin bu kadar kötü gözüktüğünü bir türlü anlamıyorum neden keyifli olmanın illa yasak olması gerektiğini gerçekten anlamıyorum. camus bile sisifos söyleni de allaha sığınıyor. ya siz bu kadar mı acizsiniz bütün bu diyalektikleri yapıp şu hayatta tek olduğumuz gerçeğini neden kavrayamıyorlar ben gerçekten anlamıyorum. en başta günahtır odur budur özellikle kaygı kavramını günlük kaygı kavramı olarak düşünüyordum ancak adam baya koyu teoloji kitabı yazmış yani. kierkegaarda kalsa beni ve benim gibileri full yakardı ama gel gör ki canım kierkegaard seni de anca benim gibi "günahkarlar" okuyo.