Susanna Tamaro'nun yirmili yaşlarında kaleme aldığı ve bugüne dek yayımlanmamış ilk romanı Kökler, Yollar ve Yitik Benler, bir yol öyküsüdür. Roma'da yaşayan bir gencin Illmitz'e, Avusturya'nın Macaristan sınırında bulunan ufak bir köye gidişinin ve orada deneyimlediklerinin öyküsü... Bunun da ötesinde, kimi zaman sancılı bir iç hesaplaşmaya dönüşen bir içsel yolculuk...
Köklerim oradaydı; ailem, çok uzun yıllar önce daha iyi bir kaderin arayışıyla oradan yollara düşmüştü. Hiçbirimiz oraya bir daha dönmemiştik: Sadece ben, kuyruğunu ısıran yılanların görüldüğü eski resimlerde olduğu gibi, huzursuzluklarıma bir son vermek için oraya gidiyordum.
Kendi varoluşunu anlamlandırma çabasındaki bir gencin, köklerinin ve kökleriyle birlikte kendi benliğinin izini sürdüğü bir arayış... Çocukluk ve yetişkinlik, yaşama veda edenler ve hayatta kalanlar, düşler ve gerçekler, korkular ve umutlar... Bir an için derin bir kayboluş yaşadım; uzakta olduğumu, herhangi bir mekâna ait olmadığımı, bunun geçici seyyahlığımdan değil, kaçınılması olanaksız bir kaderden kaynaklandığını biliyordum.
Susanna Tamaro is an Italian novelist. Her second novel Per voce sola (Just For One Voice) won the International PEN Award and was translated into several languages. Her novel Va' dove ti porta il cuore (Follow your Heart) was an international best seller.
Çok sıradan bir kitap. En güzel yeri ismi sanırım. Güzel seçilmiş.
Tamaro çoğu yerde yeni bir karakter dahil ediyor olaya, sonra bir şeyler yaşanıyor ama niye yaşandı ne oldu çözemeden kitap bitiyor her seferinde. Bu ilk romanında da aynı durum mevcut. Yani bir karakter hikayeye dahil oluyorsa bir sebebi olmalı öyle değil mi? Anlamıyorum seni Tamaro.
Illmitz è l’opera prima di Susanna Tamaro, resa famosa da Va’ dove ti porta il cuore, pubblicata con tanto ritardo perché non convinceva nessun editore. Quello che posso dire è che mi ha colpita, può sembrare uno di quei suoi romanzetti spaccapalle in cui non succede assolutamente niente ma quel niente lo descrive tanto bene, ed in effetti lo è davvero, ma con qualcosa in più. Illmitz è innanzitutto il racconto di un viaggio in un paesino dell’Austria al confine con l’Ungheria da parte di un ragazzo che da Roma decide di spostarsi per riscoprire i luoghi d’origine della sua famiglia e fare così un tuffo nel passato. Passato che, ovviamente in pieno stile Tamaro, non può che essere doloroso e deprimente e che ha dato un’impronta malinconica a tutta la vita del ragazzo portandolo a ricercare una figura materna nella fidanzata grassoccia che frequenta.
Il senso di irrequietezza e inadeguatezza del giovane è come un velo spesso che si posa davanti ai luoghi e ai volti che incontra, vorrebbe fare amicizia, parlare con qualcuno ma passeranno giorni prima di trovare una figura che riesca in qualche modo a esternare il suo malessere interiore e a fargli godere un po’ di più l’esistenza quotidiana. Il protagonista è ben tratteggiato e credo possa ben rappresentare una buona fetta di noi giovani che ci sentiamo così fuoriluogo in questo Paese, in questo periodo.
Il viaggio sta alla base del romanzo ed è davvero extrasensoriale toccando la cucina dei luoghi come i paesaggi che devono essere davvero splendidi; tutto culmina in un ritorno alla natura dalla città, un tema decisamente romantico ma ben sfruttato che fa quasi venire voglia di andare a rotolarsi in mezzo ai prati (peccato soffrire di allergia ai pollini però…). Tutto sommato nonostante le lunghe pause, la riflessione obbligatoria che ci accompagna, la pesantezza della trama di base, la lettura mi ha intrigata e in certi punti mi sono davvero immedesimata nel protagonista. Da leggere per farsi qualche pippa mentale in più (c’è sempre spazio in fondo).
Yazarı daha önce lisedeyken okumuştum ve çok beğenmiştim. Aynı duygu ve düşüncelerle bu kitabı satın aldım ve hayal kırıklığına uğradım. Kitaba sürekli birileri girdi çıktı, bir olaya bağlanmasa bile sonunda bir anlamı olacak diye düşündüm ama kitap bittiğinde de hiçbir yere bağlanmadı. Merak ediyorsanız alıp okuyun ama bana soracak olursanız önereceğim bir kitap değil.
This is the first book that I rate with only 2 stars. But I can't give more.
I didn't like it. It was a very short book for what the plot was asking and there wasn't enough details. I started the book without knowing anything about the main character, and when I finished it, I didn't feel any conection with him. The only character that I actually liked was his sister, Agnese, because I thought she was cute, but she's dead, so I don't think it counts. I didn't like Cecilia as well, at least I didn't like what I read about her. I was hoping for more; more details, more story, more characters. I also didn't like the fact that this became very confusing at some point: I just couldn't handle it anymore. I don't really know how I managed to finish the book!
As this book was a gift, I'm still able to go to the store and change it for another, so I'll remove it from "my-bookshelf" and add it in the "borrowed-books".
Sono contenta di aver letto questo libro, sebbene, dall'aspetto, non m'ispirasse molta simpatia. Un romanzo brevissimo, ma intenso in cui si abbracciano tutte le problematiche che una persona possa attraversare e conoscere: amore, amicizia, sogni, lavoro e famiglia. La parola chiave è ''smarrimento'' e per fortuna, il protagonista, si ritrova. Si tratta di un viaggio fisico, reale, ma anche un percorso verso se stessi. Consigliato a chiunque abbia poco tempo, ma la necessità di navigare altrove pur di leggere.
Susanna Tamaro anlatım dili oldukça akıcı olmasına rağmen, konu bütünlüğü sağlama ve hatta okuyucuya bir tema sunma konusunda çok da başarılı olamayan bir yazar. Biliyorum toplum tarafından oldukça kabul gören bir yazar kendisi ancak, elinde oldukça iyi yönlendirilebilecek bir konu varken vasatı geçememesi, elinde bir konu dahi olduğuna inanmazken her satırından sıkıcılık akması... Bu benim yorumum tabi. İlk eleştirim Kökler, Yollar ve Yitik Benler için. Ailesinin izinden köklerini bulmaya Avusturya’nın küçük bir köyüne yola çıkan kahramanın hikayesi. İlk izlenimim konunun güzel yerlere çekilebileceği yönündeyken yazar eserini içi boş tamlama ve betimlemelerle doldurmuş ve zayıf karakterlerle sıradan olmaktan öteye geçemeyen bir kısa romanla okuyucunun karşısına gelmiş. Kitabı ilk elime aldığımda, arka kapakta okuduğum yorum, yazarın ilk eseri olduğu ve tozlu raflardan biz okuyucular için ortaya çıkarılıp basıldığıydı. Benim aklıma gelen ilk yorum ise, yazıldığı seksenli yıllarda, daha popüler olmayan bir yazarın ilk kitabı olabilmesi için oldukça vasat olduğu düşüncesi ve gezilen editörler tarafından basılmaya değer bulunmaması… Evet biliyorum, editör değilim. Editör gibi ahkam kesmek de benim işim değil. Ancak, kapağını açtığımda aklımda olan ilk düşünce buydu. Okumaya devam ettiğimde de bu düşüncem pek değişme eğilimine girmedi. Burada belki kendimi eleştirmem gerekir, ön yargılarım düşüncelerimi blokeleyip taraflı fikirler edinmemi mi sağlıyor diye ama unutmamak lazım hepimiz insanız, olabilir. Kitap yukarıda da belirttiğim gibi, köklerini bulmak için küçük bir kasaba olan Illmitz’e başkahramanın yolculuğu ile başlıyor. Arada geriye dönük olarak ailesi ve kız arkadaşı ile olan ilişkisine tanıklık ediyoruz. Karakter oldukça kısır, kız kardeşinin vefatı üzerine derinlik kazandırılacak diye düşünüyorum ama hayır. Kız arkadaşı ile olan ilişkisinde bir arınma, bir günah çıkarma seramonisi yaşanacak diye bekliyorum ama hayır. Anne ile zayıf ilişkilere ışık tutulacak, anne derinlik kazanacak diye bekliyorum ama yine hayır. Başkahramanımız bile hiçbir derinlik kazanamadan kitap Roma’ya dönüşü ile sona eriyor. Sonunda da öylesine havada kalan bir bitiş cümlesi var ki anlamsızca “Eee yani?” nidası içimden haykırıyor. Susanna Tamaro bu muymuş, yazınını bu kadar çekici hale getiren ne var diye düşünürken tek kitap ile hiçbir yazarı eleştirmemem gerektiğine inanarak ikinci kitabını elime alıyorum, Sonsuza Kadar. Büyük bir aşk hikayesi, belki bir tragedya okuyacağım heyecanı ile ilk kitap üzerine çok düşünmeden okumaya başlıyorum. İlk sayfalarda da yazara hakkını veriyorum. Karakter oluşturmakta gerçekten daha başarılı. Başkahraman ile bir bağ kuruluyor, kendisine karşı sempati ve hatta yaşadığı trajedinin kokusunu sayfalarda aldıktan sonra – daha konuyu dahi bilmeden- bir acıma, üzülme hissi bile oluşturuyor. Sayfaları hızla çevirmeye başlıyorum. Bazen tasvirlerin uzunluğundan paragrafın başını unuttuğumu fark edip tekrar tekrar okuyorum. Kendimi suçluyorum, kafam dolu, aklımı yeterince veremiyorum vs diye geçiriyorum içimden ama anlıyorum ki yazarın seksenlerde yaşadığı gereksiz betimleme ve tamlama sevdası halen devam ediyor. Sadelikçi bir tutumum olabilir, yazar da bir divan edebiyatı yazarı edasında yazmıyor, farkındayım ama gereksizken bir eseri boşa şişirerek kelime sayısını arttırmanın da saçmalıktan öte bir tutum olmadığına inanıyorum. Başkahramanımızı ve ailesini bu sefer daha derinlikli oluşturan yazar, bir kişilik kazandırmayı başarmış olsa da, anne ile kurulan kötü ilişkiler kendi anne – çocuk ilişkisinden mi öykünüyor diye düşündürdü beni… Babanın aczi – görme engelli- göze pek çok kez sokuluyor sanki. Ve büyük aşkın öteki kahramanı Nora’nın ölümünün anlamlandırılması zorlama olmaktan öteye geçemiyor. Bir arınma yaşanması için herkesin eline umut verilmesi gerekliliği burada da kitaba oturmuyor. Sanki iki beden küçük kalan bir ceket gibi giyildiğinde sırıtıyor. Kitaba anlam kazandırmak için eklenen iki karakter daha var, Larissa ve Nathan. Konuya eğreti bir şekilde dahil olan Larissa, üzeri çok süslenmesine rağmen, kaybolup gidiyor. Hikayeye girişi gibi çıkışı da yetersiz olsa da, karakterle okuyucu olarak bütünleşememekten gidişini çokta umursamadan, peşini bırakıyorum. Nathan ise, son bölümde eklenen ve Nora’nın ölüm sebebinin ortaya çıkışı gibi esere giren ve başkahramana bir iç rahatlatma seansından öteye gidemeyen bir karakter olarak kitapta yerini alıyor. Susanna Tamaro’nun iki eserinde de hissettiğim konuyu bağlamak için son bölüme ciddi anlamlar yükleme çabası… Bir kaç sayfa ve hatta cümle ile bunu başarma çabası, maalesef ki eserin havada kalan bir sona sahip olmasına sebep olmuş. Daha ince işlenerek verilebilecek mesajlar, son bölüme sıkıştırılarak kitap sonunda yer alan birkaç özlü söz olmaktan öteye geçememiş.
İçe yolculuğu anlatan yazarlar arasında Tamaro'nun yeri mühim. Bu roman ağır ağır ama kendini okutan ve yer yer çok güzel tespitleri barındıran bir roman. Kısa ve geçiş kitabı olarak tercih edilebilir.
I viaggi spesso vengono associati nell'immaginario dei sognatori a momenti di sospensione nel tempo. In viaggio si fugge, si cerca un'uscita, il riposo, l'ispirazione. In questo libro un uomo se ne torna in una città che gli ricorda casa, un luogo in cui non torna da tanto tempo, non l'ha detto a nessuno.
Sono poche pagine che sprigionano un'attenta analisi del processo di guarigione attraverso cui camminiamo dopo che il passato è tornato a trovarci. Per tanti anni lasciamo le ferite a rimarginarsi, senza sapere che le cicatrici saranno ancora più visibili, perché non ce ne siamo presi cura. Una scrittura consapevole ed intima, un libro che per caso stava ad aspettare nelle promozioni di una libreria, e che mi ha regalato molti spunti su cui riflettere, oltre a tante pagine in cui mi vedevo riflessa.
"Sou um Clandestino" é uma viagem ao passado da personagem principal que, com vinte e cinco anos, decide regressar à sua terra natal, Illmitz, na Áustria. No essencial, a obra consiste numa viagem ao interior de si mesmo e, por isso mesmo, um enfrentar dos seus fantasmas. Susanna Tamaro revela naquele que foi o seu primeiro romance uma escrita profunda e intensa, mas no meu entender a obra termina antes da reflexão da personagem principal terminar... Confesso que gostava de ler mais algumas páginas sobre o pensamento e os sentimentos desta. E, nesta perspectiva, senti que a obra termina como se estivessemos numa casa apenas iluminada por luz artificial, onde de repente a luz falta sem se perceber a razão. No geral, contudo, gostei do que li.
"Ed è questo sentirsi perennemente alle soglie del naufragio a darmi un'euforia strana, a procurarmi una gioia più profonda di quando mi sentivo in perfetta salute."
Dopo aver letto questa frase, credevo che "Illmitz" avrebbe avuto uno sviluppo tale da renderlo uno dei miei romanzi preferiti. Ecco perché non ho potuto evitare di infuriarmi quando ho realizzato che la vicenda era piatta e poco approfondita, ma soprattutto confusa: l'alternarsi tra la dimensione reale e quella onirica mi ha lasciata perplessa, perché il significato dei sogni del protagonista proprio non sono riuscita a capirlo. Lo stesso vale per il finale, di fronte al quale non ho provato altro che un profondo spaesamento.
Ho scoperto solo alla fine del libro che si trattava dell'opera prima di Susanna Tamaro. E sono contento che l'abbia pubblicato. L'ho trovato accattivante e intrigante, con dei passaggi letterari molto belli: ho assaporato il puro e semplice piacere di leggerli (“Mi accontentavo di vivere la vita come una persona che mangia distratta”). E mi sono immedesimato molto in alcune parti, forse per le mie estati d'infanzia passate in mezzo a campi e vigne. L'ho trovato un bel viaggio introspettivo. Ecco, se dovessi trovare un elemento che non mi ha molto convinto è quello dei sogni raccontati, a parte l'ultimo...
Sono fiero di lasciare per primo una recensione a questo piccolo romanzo della Tamaro, il primo da lei scritto ma rimasto inedito fino a oggi. Un romanzo il cui unico rimpianto è che sia troppo breve e a tratti, a costo di salvare la liricità, poco "approfondito". Però ne vale la pena, anche se la trama può non sembrare niente di innovativo, la Tamaro insegna come tutto possa essere detto, vissuto, ispirato in maniera diversa. Criptico e lieve. Bello.
tamaro'nun cinsel kimlik sıkıntıları dışında ilgimi çeken ne var diye düşünüyorum. çok az altını çizdiğim cümle var. iki ya da üç cumlede kendi patolojime dair veriler yakaladım. bu harikaydı. onun dışında, okumasam da olurdu bir kitap.
É com tristeza que classifico este livro com um 1. Achei desinteressante, curto e sem contexto. Felizmente não se compara aos outros livros da Susanna Tamaro.
“Negli ultimi tempi però, un malessere profondo aveva cominciato a tormentarmi. Essere nulla in mezzo al frastuono diventava rischioso; non sentendomi ancorato ad alcunché, sentivo la mia vita sfuggirmi di mano; e insieme a ciò, la sensazione che non ero solo io a perdermi, ma era il mondo intero che aveva smarrito l’orientamento, la direzione, e che mi trascinava nella sua rovina, come una valanga che via via si accresce e con fragore rotola a valle.”
“Parla! I denti sel silenzio mi divorano!”
“Vorrei che Illmitz lasciasse qualche segno più concreto sul mio corpo, qualcosa come un tatuaggio sul braccio di un marinaio dopo un lungo viaggiare.”
Susanna Tamaro'dan okuduğum ilk kitaptı. Kitaba çok büyük beklentilerle başlamamıştım keza tahmin ettiğim gibi çıktı. Sürekli olay nerede başlayacak diye bekledim ama kitap çok farklıydı. Kitapla ilgili olumlu söyleyebileceğim tek şey karakterin ruh hali. Daha önce böyle bir ruh haline sahip kahramanla tanışmamıştım. Daha çok melankoli dolu bir kitaptı. Keşke yazarın e mail adresine ulaşıp kitapla ilgili birkaç şey soranilseydim belki düşüncelerim değişirdi, herkese iyi okumalar.
Non penso di essere abbastanza intelligente per poter comprendere fino in fondo questo libro, soprattutto la dimensione onirica che ho cercato di capire con fatica e non sono riuscita ad attribuirgli altro se non un riflesso dell’angoscia e dell’interiorità del personaggio. Nel complesso però la scrittura mi ha affascinata, cosi come il viaggio introspettivo e l’intimità dei luoghi. Sicuramente vorrei leggere altro della Tamaro, perciò consiglio.
Breve, per fortuna, e piuttosto noioso. È il viaggio del protagonista nel paese d'origine della nonna, paese in cui lui non è mai stato, ma che è comunque l'occasione per fare un viaggio nel passato. Nelle sue solitarie passeggiate ed esplorazioni ha modo di ripensare alla casa della nonna, alla sua sorella perduta e al fratello, e anche a un amore che non c'è più. Niente altro
Açıkçası bu kitabı beğendim mi, sevmedim mi emin değilim. Karışık duygular içerisindeyim. Anlatmak istediğini anladım ve çok uzun olmadığı için sevindim ama bilmiyorum kısa olmasına rağmen çok yavaş bir havası vardı, ama altı çizili birkaç güzel cümlem oldu. Okunur yani. Fena değildi, sadece bu kadar yavaş bir havası olmasaydı daha iyi olurdu bence.
Ölüm gibi bir şey oldu ama kimse ölmedi.Ben sonunun bir yerlere bağlandığı hikayeleri seviyorum daha çok.Bana hiç hitap etmedi açıkçası.Yalnız olan ve hisseden bir adamın bur kasabaya yaptığı yolculuk ve rüyaları anlatılmış.
Letto tutto in un intero pomeriggio a cavallo tra le feste di Natale. Purtroppo non sono riuscito a farmelo piacere, nonostante ci abbia davvero provato con tutto me stesso. Lento, alle volte veramente fin troppo. Peccato davvero.
Elegantly written, this book narrates the story of a disguised escape from the city and from the everyday life that make the protagonist feel inappropriate and claustrophobic. Very recommended.