Batı'da egemen olan modernite kavramlarını ve tarihsel olarak "burjuva" toplumu modelinin gelişimini irdeleyen bu kitapta, Ellen Meiksins Wood, burjuva modernitesinin, "modern" devletin ve siyasi kültürün somut örneğinin Kıta Avrupa'sında ortaya çıktığına ilişkin varsayımlara karşı, aslında sözü edilen somut örneğin prekapitalist toplumsal mülkiyet ilişkilerini gösterdiğini ileri sürüyor. Bunun ters örneği İngiltere'de ise, "modern" devlet ve buna ilişkin siyasi söylemin olmaması, gelişkin bir kapitalizme tanıklık ediyordu. Britanya ekonomisinin temel eksiklikleri ise, engellenen gelişme belirtilerini değil, kapitalist sistemin çelişkilerini göstermektedir.
İktisadi ve siyasi tarihi, düşünce tarihiyle birlikte ele alan Wood, güncel "Nairn-Anderson" tezlerinden, C. D. Clark'a ve Alan Macfarlane'e kadar geniş bir yelpazeyi içeren tartışmalara giriyor ve çeşitli konuları inceliyor: Britanya kapitalizminin ve Fransız mutlakiyetçiliğinin izlediği gelişim yolu; devlet ve ulusun sembolik simgeleri; İngiliz dilinin kültürel kalıpları; şehircilik, kırsalcılık ve bahçe peyzajı; egemenlik, demokrasi, mülkiyet ve ilerlemeye ilişkin düşünceler.
Çağdaş kapitalizmle ilgilenenler için olduğu kadar, erken modern Avrupa ya da Batı siyasi düşünce tarihiyle ilgilenenler için de ilginç bir çalışma.
"Taze bir nefes..... on yıllardır okuduğum kitaplar arasında, en çok bu kitap beni düşünmeye ve yeniden düşünmeye itti... Okuması keyif verdi."
Ellen Meiksins Wood FRSC (April 12, 1942 – January 14, 2016) was an American-Canadian Marxist historian and scholar. From 1967 to 1996, she taught political science at Glendon College, York University in Toronto, Ontario, Canada.
With Robert Brenner, Ellen Meiksins Wood articulated the foundations of Political Marxism, a strand of Marxist theory that places history at the centre of its analysis. It provoked a turn away from structuralisms and teleology towards historical specificity as contested process and lived praxis.
Meiksins Wood's many books and articles, were sometimes written in collaboration with her husband, Neal Wood (1922–2003). Her work has been translated into many languages, including Spanish, Portuguese, Italian, French, German, Romanian, Turkish, Chinese, Korean, and Japanese. Of these, The Retreat from Class received the Isaac Deutscher Memorial Prize in 1988.
Wood served on the editorial committee of the British journal New Left Review between 1984 and 1993. In 1996, she was inducted into the Royal Society of Canada, a marker of distinguished scholarship. From 1997 to 2000, Wood was an editor, along with Harry Magdoff and Paul Sweezy, of Monthly Review, the socialist magazine.
Wood explores one of the great paradoxes of European history – the birth of capitalism in England and modernity in mainland Europe – to challenge the idea of the capitalist state as pure and new to argue that it retains large elements of pre-capitalist social relations. This is an analysis that has profound implications for our understanding of contemporary politics and activism.
One of Wood's real strengths is her ability to get beyond the narrow disciplinary conventions of contemporary scholarship and weave together, in this case, history, politics and legal studies to argue that much of what we take to be modernity (ideas of the modern nation state grounded in the bourgeoisie, for instance) is a continuation of pre-modern and pre-capitalist social and economic forms. Challenging and unsettling of much of the taken-for-granted of current scholarship and many of the orthodoxies of the left as well.
Ellen Wood'un bence bütün kitapları yapboz biçiminde kendini tamamlıyor. Hatta çoğu zaman bazı fikirlerin ve anlatıların birbirini tekrar ettiğini görüyorsunuz. Belirli ön kabulleri "bunları verili kabul etmek zorundasınız" diye değil de onları çeşitli çalışmalara dayandırıyor. Örneğin tarım kapitalizmi, siyaset ve iktisat ayrımı vs. gibi kavramlardan yola çıkıyor. Bu bağlamlardan ve çalışmalardan sonra yeni bir ön kabule yol açıp bunu anlatıyor. Her kitabı konusu bağlamında bu ön kabullerden oluştuğu için kitaplar değişse de bazı fikirlerin ve anlatım biçimlerinin benzerliği insanın dikkatini çekiyor.
Çok yeni bir kitap sayılmaz, özellikle akademik ölçülerde eski sayılır çünkü yazılalı 30 yıl olmuş. Kitabın kendisi için değil de daha çok Ellen Wood'a olan hayranlığımdan dolayı bu kitabı alıp bitirdim aslında. Son zamanlarda okuyup da en çok zihnimin açıldığını hissettiğim yazar kendisi. Saian adlı rapçinin bir sözü var "Bakunini okumak hayatımdaki en anlamlı beş günümdü" diye, hep bu söz aklıma gelir ne zaman Ellen Wood okusam. Kendisi inanılmaz kafa açıyor, şahsi olarak tarihe çok güzel bir bakış açısı getirdiğini de düşünüyorum. Politik marksizm benim marksizm ekolünden en yakın bulduğum, bu paradigmanın içinden bakarken de Wood'un aracılığıyla politik marksist ekolü öğrenmek bu konuda başka bir yazı okumaktan daha kıymetli geliyor bana.
Bu kitabın mevzusu bir tartışma kitabı olması, zaten tarihsel bir deneme deniyor kitabın kendisi hakkında da. Belirli iki teze cevap olarak yazılmış eleştirel bir çalışma. Bu iki tez Wood'a kıyasla daha yapısalcı bir marksist olan Perry Anderson'ın tezleri. Perry Anderson'ın tezleri ortaya atıldığında 60-70'lerde İngiltere anladığım kadarıyla kendi içinde şöyle bir tartışmadan geçiyor; İngiltere'nin sanayisi geriliyor, ülkece geri plana düşüyor ve Amerika dünyanın öncülüğünü yapmaya başlıyor. Anderson'ın tezi de şunu iddia ediyor; Bizde burjuva devrimi tamamlanamadı, kapitalizm bir sistem olarak iyi bir şekilde yerleşemedi. 1688 devriminde kıta avrupasındaki gibi ciddi bir burjuva toplumu kurulamadı. Burjuvamız tam gücünde değildi ve o yüzden kurulan rejim de büyük oranda eski kaldı ve eski aristokratik özelliklerini sürdürmeye devam etti. Bu sebeple biz sanayileşmede geri plana düşüyoruz. İlk başta Anderson'ın düşünceleri bu şekildeyken daha sonra yine kendisinin yazdığı başka bir teze evriliyor, bu ikinci tez de kısaca şu şekilde açıklanabilir: Biz kapitalizme ilk atıldığımız için çok fazla rekabet ortamı göremiyoruz. Kapitalistleşmiş ülkeler diğer kapitalistleşmiş ülkelerin askeri ve jeopolitik baskıları altında kaldığı için bilinçli ve yoğun bir şekilde devlet gücüyle kapitalistleştirilmeye çalıştı. İngiltere'nin bunu yaşaması kendi iç dinamiği ile yaşandı ve kapitalistleştiren bir ülke yoktu, ilk kapitalistleşen ülke olduğu için. Bu düşünce ile şunu savunuyor: Diğer ülkeler kadar kapitalistleştirilme ve kapitalistleşme zorunluluğu İngiltere için geçerli olmadığı için yeterince güçlü bir kapitalist sanayi toplumu yaratma gayesinde başarılı olamadık. Temelde Wood, bu iki tezi de kitap içerisinde eleştiriyor. Kısaca eleştirisi şu: Bizim şu algımız problemli; kapitalizm ve modernizmi eşit tutuyoruz ve belirli bir burjuva paradigması dahilinde dünyaya baktığımız için bu sistemin ideal halini göremediğimiz her noktada aynı Perry Anderson gibi "Galiba kapitalizm tam olgunlaşmamış" diyoruz. Anderson'ın tezini biraz da tersine çevirerek şunu anlatıyor: Onların söylediğinin aksine kıta avrupasında prekapitalist özellikler daha bile baskın, anlattıkları şeyler daha çok prekapitalist özelliklerle alakalı. Esas İngiltere köküne kadar başarılı bir kapitalistleşme süreci geçirdiği ve bunu başardığı için bu halde. Bunu demesinin nedeni şu şekilde özetlenebilir. Belirli ikilikler var. Örneğin kent-kır, rasyonel toplum ve dinselleşmiş bir toplum, aristokrat-burjuva gibi. Biri feodalizme atfedilirken diğeri kapitalizme atfediliyor. Halbuki Wood diyor ki temel meseleler de, marksizmin ortaya çıkış nedeni de şu: Öncelikle kapitalizm kırda doğdu, kentte doğmadı. İkinci olarak burjuva ile kapitalist aynı şey değil bunları ayırmak lazım. Çünkü "kapitalist" insan İngiltere'de aristokrasiden doğdu. Aristokrasi toprak mülkiyetindeki belirli dönüşüm sayesinde kapitalist bir toprak sahibine dönüştü. Kent ile şehir de ayrıştı, şehirleşme kapitalistleşme demek değil. Üçüncü olarak birçok noktada İngiltere'ye atfedilen toplum tarafından kabul edilen söylemler var. Hala sembolik aristokrasi var, başta hala kral var. Hala dini söylemler topluma etki edebiliyor gibi söylemler var. Önemli olan, "Bu tarz şeyler kapitalizm içerisinde yok olur" gibi bir ön kabulun var olması pek doğru değil diyor. Bunlar eski şişede yeni şaraplar. Bu kavramların çalışma mekanizması değişti, buna dikkat etmek gerekiyor diyor. Mesela aristokrasi hep vardı ama kapitalist bir aristokrasiye dönüştü. Yani gelir elde etme biçimi feodal dönemdekinden çok daha farklılaştı. Mesela bir örnek de şöyle: Fransa'da feodalizmin aksine mutlak egemenlik düşüncesi var. Ama İngiltere'de bu düşünceyi göremiyorsun, nedeni zaten bu düşünce Fransa'da pratiğe karşıtlık, eleştiri olarak doğuyor. İngiltere'de bu zaten yaşanan şey olduğu için toplum bunun düşüncesini, teorisini ortaya koyma gereği duymuyor. Kısaca kitabın dinamiğini bu şekilde özetleyebilirim.
Kitabı amatör bir politik marksist olarak okudum. Akademik bir inceleme veya %100 doğru çıkarımlar yapacak kadar bu konuda yeterli bilgiye sahip değilim. Ama yine de bu kitap bana çok şey kattı. Ellen Wood'u sevgi ve saygıyla anıyorum. Her zaman bu dünyaya politik marksizmi öğrettiği için büyük bir onurla da anılacaktır.
"The inherent logic of capitalism is not, of course, an impulse to produce but a drive to produce capital, which need not take the form of material commodities; and even when it does take this material form, the impulse to improve the forces of production is determined not by a compulsion to produce efficiently, nor to alleviate toil, nor to create general prosperity, but simply, as Marx so sharply put it, to increase the ratio of unpaid labour to paid."
In this book, Wood launches an assault on what she calls "bourgeois paradigm Marxism" -- the popular understanding of capitalism which essentially confuses it with a long list of categories and antinomies that in fact have little or nothing to do with capitalism as such, logically or historically.
Despite the popular imagining of the French Revolution as a capitalist revolution, this was simply not the case. It may have been a bourgeois revolution, though even this is too simple, but bourgeois is not synonymous with capitalist. As Wood repeatedly points out, not only in this book but in all of her other work, capitalism originated as a rural phenomenon in the English countryside, with capitalist tenant farmers, propertyless agricultural wage laborers, and rentier landlords. England never had a "bourgeois revolution" of the sort seen in France that is usually assumed to be the condition of capitalist development, yet England was the first, and according to Wood most thoroughly, capitalist society. Capitalism coexisted smoothly with cultures and institutions typically thought to be "premodern" or associated with the ancient regime, whereas quintessentially "modern states and cultures stemming from the French Enlightenment, for example, developed in a non-capitalist context.
In sum, capitalism, logically speaking, has nothing to do with the bourgeoisie, industry, commerce, markets, urbanism or democracy. Yet for a multitude of historiographical reasons, the public, and many or most scholars, confuse capitalism with these trips of modernity, placing it on one side of a series of antinomies: bourgeoisie vs aristocracy, urban vs rural, industry vs agriculture, reason vs superstition, democracy vs monarchy, etc. In this view, all good things go together, and they comprise modernity's grand march of progress, as set against the backward tug of premodern tendencies. To be sure, Marx himself is partially guilty of this, but there is another Marx that more cautiously disentangles the logic of capitalism from its common associations. The result of all this mystification is to portray capitalism as an unambiguously progressive force, attributing all of its failures to premodern remnants and therefore the incompletenesss of its development, rather than to its inherent contradictions. As Wood puts it:
“Some kinds of Marxist arguments intersect with the bourgeois paradigm, sharing with it a model of capitalism as unambiguously progressive, a model in which the bourgeoisie is by nature capitalist and forward-looking, capital is in its essence productive and industrial, and the ‘bourgeois’ state is ‘rational’ and tendentially liberal, even democratic. Where some might see the inherent contradictions of capitalism, this model sees its imperfect development. The weaknesses of British capitalism are then attributed to its imperfect suppression of pre-capitalist remnants; the strengths of other capitalisms are ascribed to the more perfect completion of their bourgeois revolutions; the working class is castigated for failing to advance the historic mission of capitalist productivity and progress; progressive forces, including and above all socialists, are charged with the task of completing the bourgeois revolution; and so on.”
Wood, New Left Review'a yazdığı bir makalesinde, kapitalizm ve ulus devletler arasındaki ilişkiyi gözler önüne sererken kapitalizmin doğuşuna odaklanmak gerektiğine dair analitik bir seyir sunuyor bizlere: "To understand the current relations between capitalism and the nation-state, we need to know something about their earlier connections. The emergence of capitalism was closely tied to the rise of the nation-state, and that close link shaped the development and expansion of capitalism thereafter. So I’ll begin by taking readers on a short historical excursion, before considering where we are today."
in questo saggio emw si interroga sul ruolo che lo "stato" ha avuto nella transizione dal feudalesimo al capitalismo concentrandosi sui due casi opposti di francia e gb. sicuramente molto più da addetti ai lavori rispetto a retreat from class si lascia comunque leggere.
Çoğunlukla marksizm içi bir tartışma gibi görünse de çok güçlü bir kitap bu. Bu tartışma hali zaman zaman okuyucuyu sıksa da yazarın düşüncelerini başkalarının iddialarıyla karşılaştırarak aktarması belki daha yararlı olmuş. İki bakımdan çok etkileyici buldum kitabı; birincisi İngiltere'de kapitalizmin ortaya çıkışının kıta Avrupası ile karşılaştırmalı olarak ele alınması tartışmayı çok daha akılda kalıcı yapıyor. İkincisi, 1991 gibi geç bir tarihte bile kapitalizmin ortaya çıkış dinamiklerinin ve ülkeler arası farklılıkların çoğunluk tarafından kabul gören bir sonuca bağlanamamış olduğunu görmek, genel olarak sosyal bilimlerde (ve aslında kontrollü deneylerin mümkün olmadığı tüm alanlarda) varılan yargılara (argümanlar ne kadar ikna edici şekilde ifade edilmiş olursa olsun) her zaman temkinli yaklaşmak gerektiğini bir kez daha hatırlatıyor.
Pek çok kitapta olduğu gibi bu kitap da çeviri kurbanı olmuş. Sayın Oya Köymen, virgül kullanımı konusunda biraz enflasyon olmamış mı acaba?