Rus edebiyatında nazım ve nesrin tam ayrılmadığı dönemlere yeni bir soluk getirmiş Puşkin. 1828’de yazmaya başladığı ancak bitirmediği roman denemesi Büyük Petro’nun Arabı şiir ve düz yazı arasında gidip geliyor. Puşkin’in tam anlamıyla uygun bir biçimde olmasa da bu romanını anne tarafından büyük büyükbabası Abram Petrovich Gannibal’ın hayat hikayesine dayandırdığı biliniyor. Vaftiz babası Büyük Petro tarafından yetiştirilen Gannibal, Voltaire tarafından Aydınlanma’nın karanlık yıldızı olarak adlandırılmış. Zeki olduğu birçok kişi tarafından doğrulanmış, ancak ahlakı konusunda Puşkin’in yazdıklarının aksine bir anlaşmaya varılamamış. Büyük Petro’nun Arabı’nı çevirirken 50 sayfalık bir not ekleyen Nabokov, Gannibal için “iyi bir askeri mühendis, insanlığı bakımından bir hiç” demiş. Puşkin bu tartışmalı atasının hikayesini 40 sayfada bırakmış.
Mektuplarla Roman, adıyla birçok şeyi açıklığa kavuşturuyor. Liza ve Saşa’nın mektuplaşmalarıyla başlayıp, Vladimir ve dostunun mektuplaşmalarıyla son buluyor. Karakterlerin mektupla anlatıcılık görevini üstlenmesi kurgusu ve Balzac’in Eugénie Grandet’si Dostoyevski’yi oldukça etkilemiş olacak ki işinden yeni istifa etmiş bu adam, 9 ay içerisinde ilk romanı İnsancıklar’ı yazmış.
İnsancıklar demişken; Fedora’nın Varvara’ya getirdiği, sevgili Varenka’sından da Makar Devuşkin’e ödünç gelen Byelkin Öyküleri (Merhum İvan Petroviç Byelkin’in Öyküleri), Puşkin’in Rus halkını gerçekçi bir çizgide anlattığı beş öyküden oluşuyor: Atış, Tipi, Tabutçu, Menzil Bekçisi ve Köylü Genç Bayan. Bu öykülerden Tabutçu (1830), Dickens’ın A Christmas Carol’ına (1843) benzerliğiyle; Menzil Bekçisi de tasvirleriyle dikkatimi çekmişti. İnsancıklar’ın Makar Devuşkin’iyse “kendi gönlünde ne varsa en ince ayrıntılarıyla yazdığı” için sevmiş bu hikâyeyi:
“Menzil Bekçisi’ni de okudum; size şunu söyleyeyim canım, insan yaşayıp gidiyor, ama hemen yanında böyle bir kitabın varlığını, bütün hayatının içine ilmek ilmek işlendiği bir kitabın varlığını bilmiyor.”
“Gerçekten ben bile yazabilirdim bunu; neden yazmamışım? Sonuçta aynı hissediyorum, kesinlikle kitapta yazdığı gibi hissediyorum, tam olarak aynı durumdayım üstelik, misal olarak söylüyorum, hikayedeki zavallı Samson Vyrin gibiyim. Kim bilir kaç Samson Vyrin dolaşıyor aramızda, yaralı yüreğiyle!” (Çev. Sabri Gürses, Can Klasik 2019 baskısı)
Goryuhino Köyü Tarihi’nde bir tarih yazıcılığı parodisi oluşturuyor Puşkin. Romantik tarih anlayışını yazdığı bu kısa öyküyle eleştiriyor.
Roslavlev’de bir kadının ağzından başka bir kadını, Prenses Polina’yı anlatıyor. Polina karakteri üzerinden sosyetenin iki yüzlülüğünü ele alıyor. Behramoğlu önsözünde Roslavlev’in Tolstoy’un Savaş ve Barış’ına ilham olmuş olabileceğinden bahsediyor.
Puşkin zengin ve asil bir ailenin çocuğu olarak dünyaya gelmesiyle, kendini bu eleştirdiği sosyetenin içinde bulmuştu. Tabii bu sayede Fransızca eğitim aldı ve dönemin önemli şair ve yazarlarını okudu. Köylü dadısı Arina’nın anlattığı hikayeler ise sevgi ve barışa yatkın gördüğü, ahlaklı ve şerefli bulduğu Rus halkına ilk bağıydı. İlk şiirlerinde bile Rus edebiyatında öncülerinden olacağı gerçekçilik akımının izlerinin görülebildiği söylenir (Ben henüz okumadım, bilmiyorum). Puşkin her ne kadar gerçekçi bir zemin yaratsa da romantik karakterler kullandığı romanlar da yazdı (kimilerine göre bunlar roman değil, novella). Bitirilmemiş olduğu iddia edilen ve ölümünden sonra yayınlanan Dubrovski bunlardan biri. Biri zengin biri fakir iki derebeyi olan Troyekurov ve Dubrovski’nin ilişkisiyle başlayan bu roman, Puşkin’in bir halk isyanını ele aldığı ilk eseri. Paranın satın alabildiği bürokrasi sistemi sonucunda neler olabileceğini inceliyor. Dubrovski’nin bunun dışında ele alabileceğimiz pek çok yönü var, ama hiç keyif kaçırmadan oldukça ilgimi çeken Maça Kızı’na geçiyorum.
Maça Kızı’nda sıra dışı bir karakteri ele alıyor Puşkin: Hermann. Saf kötü, Dostoyevski’nin deyişiyle iblis bir ruhu var bu Hermann’ın. Tabutçu hikayesiyle bazı ögeleri paylaşıyor olsa da, Rus yazın dünyasını daha çok etkilemiş, Raskalnikov ve Ştolts karakterlerinin betonunu dökmüş.
Kırcali ve Mısır Geceleri oldukça kısa iki hikâye. Özellikle Kırcali diğer eserlerin yanında oldukça sönük kalmış. Mısır Geceleri, (anlatıcıya göre) paragöz bir emprovizatörle yolları kesişen, şair unvanından hiç hoşlanmayan bir şair olan Çarski’nin yarı manzum hikayesi.
Geldik Puşkin’in belki de en ünlü eserine: Yüzbaşının Kızı. “Kahramanların gerçek yaşamdan kopuk, savaştan başka bir şey düşünmeyen yapay kişiler olarak değil de, kendilerine özgü yaşamları ve aile yaşantılarıyla birlikte verilmiş olmaları” (Behramoğlu) bu romanın en güzel yanlarından. Pugaçev isyanı sırasında geçen (evet yine düzmece) Yüzbaşının Kızı, bu isyanı ve Marya’yla Pyotr arasındaki aşkı merkeze alıyor. Bu roman hakkında sevdiğim diğer bir şey ise bu aşkın gökten düşercesine bir anda ortaya çıkmaması. Savaşta sırf “kötü” tarafın da iyi yürekli olabileceğinin, savaşanların iyiliklerinden ya da kötülüklerinden değil üslerine bağlılıklarından savaştıkları anlatısı, Puşkin’i kısmen barış yanlısı yapıyor diyebilir miyiz?
Bu kitaptaki son eser, 1829 Seferi Sırasında Erzurum’a Yolculuk. Rus işgali altında gittiği Erzurum’da görmek istediği “Rusya dışı” hissiyatını bulamamış Puşkin. Aldığı gezi notlarını, sen savaş sırasında epik bir şeyler yazarsın diye beklemiştik diyenlere inat yayımlamamış ilk başta. Savaştan dönüp Yevgeni Onegin’i yayımlaması da tepki çekmiş. Sonra bu eleştiriler üzerine yayımlamadığını üstüne basa basa yazdığı bir önsözle basılmış bu yolculuk notları. Ölen bir Türk askerinin betimlemesiyle, kısmi hümanist tarafını azıcık da olsa sızdırmış. Erzurum’a Yolculuk’taki doğa betimlemelerini ve tablolarla benzeştirmelerini çok beğendim. Zihnimde hala canlı görüntülerle kapağı kapattım.