Bize kalsa böyle geçerdi akşamlar. Ama Filiz geldi. Filiz'in istekleri senin de isteklerin oldu (zaten her ilişkinde kendini değiştirmeye teşne oldun),sizin isteklerinize de ben uydum. Ankara'nın gri, ara sıra yağmurlu, ara sıra karlı ve yaz boyu sessiz ve terli sokaklarında dolaşan üç arkadaş… Hadi oturalım diye bir pastaneye girdiklerinde peynirli börek ve çay isteyen Zafer; Frenk üzümlü pasta ve cappucino sipariş eden Filiz; onların yanında, hiçbir şey istemediğini söyleyen Mahir… Niye hep beraber dolaşıyor ki bunlar? Zafer ile Filiz kol kola, Mahir'in elleri ceplerinde; Tunalı'da, Karanfil Sokak'ta, Opera'da, Sakarya'da geçen akşamlar; gidilen barlar, içilen içkiler; ardından böyle geçmeyen tek bir akşam… Başka ne var Zafer? Serhan Ergin'in aşkın ve arkadaşlığın kıyılarını, usul usul akıldan geçenleri anlattığı Bize Kalsa Böyle Geçerdi Akşamlar gündelik dilin akıcılığıyla, yalnızca "ben, sen ve o" özneleri kullanılarak yazılmış minimalist bir roman.
1984 yılında Ankara’da doğdu. ODTÜ İnşaat Mühendisliği Bölümü’nden 2008 yılında lisans, 2014 yılında yüksek lisans derecelerini aldı. Öyküleri Varlık, Özgür Edebiyat, Kitap-lık, 14 Şubat Dünyanın Öyküsü dergilerinde yayımlandı. İlk romanı Yürek Tutsağı’yla, 2011 yılında Everest Yayınları İlk Roman Ödülü’nü kazandı. Halen Ankara’da yaşamakta, roman ve öykü dallarında yazmaya devam etmektedir.
ankara'yı fon seçmesi ve sessiz sakin anlatımı barış bıçakçı'ya benziyor. okurken zevk aldım ama benzer konuyu işlemesine rağmen tabii ki bir "bizim büyük çaresizliğimiz" değil ama kötü de değil. ankara'da yaz/kış tanımları için bile okunabilir. üçlü ilişki, arkadaşımın aşkı konularından çok sıkılmadıysanız, ankara'yı özlediyseniz ve yeni bir yazar denemek istiyorsanız kesinlikle okunabilir.
kitaba başlarken hakkındaki review'lara kabaca bi göz gezdirince barış bıçakçı taklidi olduğunu öğrendim fakat taklidine bile razıydım, anlıyor musunuz? tabi uzun zamandır bir kitapla ilgili en büyük yanılgım olduğu gerçeğini değiştirmez. bir önceki için bkz: ötekiler arasında.
metin fazlasıyla yapmacık, diyaloglar o kadar sahte ki başım ağrıdı. bazen karakterler öyle cümleler kuruyor ki lise öğrencisinin yazdığı piyes gibi. bu haliyle zaten hiç barış bıçakçı okumamış olsanız dahi rahatsız olacağınız bir şey bu.
tabi taklit olduğu için metinde oluşan sakillik yer yer kendini kelime tercihlerinde de ortaya çıkarıyor. mesela mahir, zafer'e seslenirke adıyla sesleniyor, ya da "dostum" diyor. evet aynı bizim büyük çaresizliğimiz'deki gibi, anlatıcı karakterlerden biri, sürekli diğer arkadaşına anlatır gibi yazılmış; inanılmaz, di mi. birden bir yerde "kardeşim" demeye başlıyor mesela. ne bileyim, böyle iki adam birbirine kardeşim demez. bana çok liseli tonu veriyor. "üniversite kampusunda" diyor mesela defalarca. kampüs değil mi o? direkt kampüste desek ne olur? bunlar hep piyes tadı işte.
gelelim içeriğe.
buyrun, hala okuyacak olanlar için beklentiyi o kadar düşürdüm ki sevebilirsiniz bile. tek yıldızı da kitaba değil canım ankara'ma veriyorum.
Kitap tesadüfen geçmişti elime, görene kadar varlığından bile haberim yoktu. Bugün, tesadüfen ilişti gözüme, kitap yığınlarının arasında. Aldım, başladım. Ara ara bıraktım elimden ama aklımdan atamadım akışını. Ve birkaç saatte bitti, su gibi, aktı gitti. Zihnimde birkaç gündür dolaşan düşüncelerin ve hatta mekânların içinden de akıp gitti, bilir gibi.
Ankara'da dolaşmak ve bunu oldukça basit ama incelikli cümlelerle yapmış olmak bana hem kendimi hem de çok sevdiğim başka cümleleri anımsattı, bunca tesadüfün yanı sıra. Belki de bu sebepten haddinden fazla duygusallık gösteriyorumdur. Ama yalnızca anlatısı ve duygusuyla değil, zihinsel uyarıları ve sorgulamalarıyla da yerleşti kalbime çabucak.
İlk cümlesiyle hissettirdiğinden ve anlatı boyunca vaat ettiğinden daha azını vermedi ama, sonunu yine de eksik buldum, bir yıldız eksiltmemin tek sebebi bu.
Aklımdan çıkmayacak gibi gelen cümlelerse şunlar: "Sen peynirli börek ve çay isterken, o, Frenk üzümlü pasta ile cappucino sipariş etmişti. İşte aynen böyle görünüyordunuz: Sen peynirli börek ve çaydın, o ise Frenk üzümlü pasta ile cappucino. Ben? Ben bir şey istemedim."
üniversite ya da sonrasındaki iş hayatının bir kısmını ankara'da geçirenlerin tunalı'dan eymir gölü'ne, sakarya'dan kennedy'e pek çok anıya ortaklık edecekleri iki nefeste bitecek bir roman. yine, edebiyatımızın baş anlatıcılarından biri olan "kırılgan erkeklik"in ağzından dinliyoruz bu düşünceli "arkadaşımın aşkısın" hikayesini. yaralar ve arzulara dair şu bölümünü spoiler olarak paylaşayım :
" Neden anlamadın benim sadık dostum? Saf inançlarından, iflah olmaz sevginden neden bir an olsun ödün vermedin? Bizi, Filiz ve beni öyle şimşekli bir gecede neden yalnız bıraktın kardeşim? Bilmez misin biriyle baş başa kalınca dilin çözülmesi gibi tüm arzular da yıkar engellerini, dağılıverirler sağa sola. Önce göğse girerler, orayı kabartırlar. Sonra beyne ulaşırlar, ne kadar gizli kalmış, saklanmış yara varsa hepsini gün yüzüne çıkarırlar. Ne dostluk bilirler, ne güven, ne kardeşlikten nasiplenmişlerdir, ne de iyilikten. Sen onları bilmez misin? Kabuk bağlayan, kaşınan, kanayan, acıyan, yanan ne kadar yara varsa hedefidir onların. İlk onlara saldırırlar. Bulutlar, şimşekler, mavi kıvılcımlar yoldaştır onlara. O arzular insanların gizlerini, sakladıklarını ayan beyan be zamansız ortaya döküverirler. Ne erdem bilirler, ne kural, ne ahlak, ne etik, ne kardeşlik... Onların bildiği tek şey vardır: Yaralar kapatılmalıdır. Halbuki ne yaparsan yap, ne söylersen söyle, o yaralar kapanmaz. Yaralar, arzulardan güçlüdür Zafer. Yaralar kadir kıymet bilmezler. Dünyayı karşına almışsın, dostunu çiğneyip geçmişsin, tüm değerlerini bir saniyede yakıp yıkmışsın; hiçbir şeye bakmazlar. Yaralar yanmaya ve acımaya devam ederler. "
Bu kitap 2-3 aydır çalışma masamın rafında duruyordu. Nasıl olsa bir ara boş kalınca alır okurum diye düşünüyordum. Bir Cumartesi sabahı nasıl başlıyormuş diye elime alıp yarım sayfa yazı içeren ilk sayfayı okumamla kitabın yarısına gelmem sonra da bitirmem bir oldu. Serhat Ergin'in ilk defa bir kitabını okuyorum. Zaten iki romanı varmış :) Kitabı arkadaş ortamında bir hikayeyi konuyu anlatıyor gibi bir üslupla anlatmış. Bu yüzden hikayeyi dinler gibi okuyorsunuz ve bir yandan da hikayenin devamını merak ediyorsunuz. Serhat Ergin hikayeyi ya gerçekten yaşamış ya da öyle iyi anlatıyor ki yaşanmışlık hissini çok iyi veriyor.Kitabı okurken anlattıklarını içinizde hissediyorsunuz.
Her ne kadar fonda Ankara olsa da bence duragan, yavan ve bir türlü açılamayan kısır bir roman. Klişelerle örülü klasik bir aşk üçgenin içinden bir türlü çıkamıyoruz. Gelgitleri, tutkusu, heyecanı yeterince okuyucuya geçiremiyor, sökülüp akamıyor roman.
vasat bir barış bıçakçı taklidi. konısu klişenin sözlük anlamına örnek olacak nitelikte. anlatımı da özgünlükten uzak. basit ve sakil diyalogları var. tek özgün noktasını kitabın adının geçtiği pasajda yakalayabildim. kapağının ve o bölümün hatrına iki yıldız veriyorum.
Mahir, hikayesini Zafer'e degil de bana anlattı sanki.. Bitirmeye kıyamadığım, su gibi akıp giden, neredeyse her cümlesi ruhuma dokunan son zamanlardaki en keyif aldığım kitap oldu. Yazarın dili, anlatımı, olayları, durumları, hisleri ifade edişi, herşeyiyle bi daha bi daha okunası bir kitap.