Slow food (fast-food karşıtı hareket) ve terra madre’den (çevreyi ve toprak anayı koruma hareketi) haberim yoktu. Bu kitabın bana öğrettiği -ve zihnimi açan- en önemli şey, tüketimimizin bizim pek de takip ve kontrol etmediğimiz bir tarımsal kaynağı olduğu; ve o kaynağın kimlerin -hangi zenginlerin ve zengin olma hayaliyle yaşayanların- elinde yönlendirildiğiydi.
Bu gruplar, haberimiz yokken bizim için bir tüketim modası üretip, onu olmadık koşullarda doğaya zarar vererek -örneğin tarım toprağını yok etmek uğruna- bile olsa kısa kârlar için seri üretim ile bize pazarlıyorlar. Masum bir paket yiyeceğin, önünüze getirilen bir tabağın kaynağı işte böyle kirli olabiliyor!
Biz çoğalıyoruz, beslenmek zorundayız diyoruz ancak bunu kendimizi kapattığımız kentlerin içinde, taşrada ne olduğunu bilmeden ve denetlemeden yapıyoruz. Düşünün, kapitalizmi kötüye kullananları ve doğayı mahveden “şeytani firmaları” konu alan onca distopyayı boşuna okuyup izlemiyoruz: Firma, halkı (tüketicileri) uyutur ve arkadan umut ile geleceğe dair her şeyi kemire kemire bitirir. Geriye ya verimsizce yok edilmiş kaynaklar kalır, ya da hastalıklı ve güçsüz bir toprak temel.
Eğer gözetim altında tutarsak, “nereden geliyor bu yoğurdun kaynağı” dersek, haberimiz olursa; o vakit aramızdan birkaç sırtlan çıkıp da zarar verici bir şekilde hak ettiğinden fazla pay almaya kalkmaz.
Sırf kesip yemek için dünyadaki en büyük hayvan popülasyonu günümüzde bir odaya tıkıştırdığımız tavuklar ve inekler. Tarım ürünleri ve meyve-sebzeler için de aynısı geçerli. Hepsine tamam; ama olmayacak yerde karides yemek için toprağı tuz doldurup yok etmek olacak iş değil. KISACASI, her b*ku tüketmek zorunda değiliz. Daha doğal, yerinde ve tekrarı sağlanabilir bir yaşam hepimize daha iyi gelecektir.
Yemeğiniz gerekirse yavaş olsun, az olsun ama sizin olsun. Cyrano’nun dediği gibi:
Varsın boyun olmasın bir söğütünki kadar,
Bulutlara çıkmazsa yaprakların ne zarar?
Kavaklar sıra sıra dikilse de karşına
Boy ver, dayanmaksızın, yalnız ve tek başına!