Taha Akyol, Kasım 2014’te yayımlanan bu kitabında aslında ciltler dolusu eserlerle ancak anlatılabilecek konuları okuyucuyu yormadan, sıkmadan aktarabilmiş. İsminden de anlaşılacağı üzere kitap fıkıhtan demokrasiye geçişi yani miladi 6.yüzyıldan günümüze kadar gelen hukuk mirasını özetlemeye çalışıyor. Yazarın bu kadar kapsamlı bir konuyu üç yüz küsür sayfada bıktırmadan aktarabilmesi “bir gazetecilik tecrübesi herhalde” diye düşündürtmüyor değil. Tabi böyle bir kitaba tanıtım yazısı yazmak da o denli zorlaşıyor.
Akyol, kitabında İslam Peygamber’inin vefatından bu yana ortaya çıkan ihtilafları masaya yatırıyor. Kitapta mercek altına alınan alan çok geniş: Kerbela hadisesinden, 60 darbesine; halife seçimlerinden, tanzimata kadar çok geniş bir yelpaze. Yazarın bu konuları bir kitap yapmaya çalışması ise dini sahada bir otorite olarak kabul edilen bir ilahiyat profesörünün “demokrasi ancak bir araçtır, hedefe varılana kadar kullanılabilir” anlamına gelen bir köşe yazısıyla başlıyor. Kitap bu yazıya bir reddiye olarak değerlendirilebilir. Akyol, fıkıh olarak adlandırılan İslam Hukuku’nun siyaset alanını düzenlemediğini belirterek demokrasi, kuvvetler ayrılığı ve modern yönetim yöntemlerinin Müslüman toplumlarda benimsenmesi gerektiğini anlatıyor.
Türkiye’nin Asya toplumlarına göre çok ciddi bir hukuki geçmişe sahip olduğunu da belirten yazar, Cumhuriyetin ilanında bundan dolayı çok ciddi sorunlar yaşanmadığını, Yargıtay, Danıştay gibi kurumlarının temellerinin oluşmuş olduğunu vurguluyor. Yazar, Tanzimat döneminin sıkıntılarını ve şartlarda yapılan hukuki reformların çok kıymetli olduğunu okuyucuya anlaşılır bir üslupla ifade ediyor.
Cumhuriyetin ilanından sonra çıkarılan ve anayasaya aykırı olan kanunların bir anayasa mahkemesi olmadığı için iptal edilemediğini anlatıyor örneğin. Türkiye’de hukuk fakültesi okumuş çoğu hukukçunun belki de hiç duymadığı ayrıntıları tarihi belgeler ışığında izah ediyor.
Akyol kitabında bir bakıma üslup dersi de veriyor. Zira çok eleştirdiği kimselere karşı üslubunu bozmadan ve bilimsellikten sapmadan akla yatkın cevaplar sunmaya çalışıyor.
İslamcı ideologların “Hâkimiyet Allah’ındır” sözünü yanlış yorumladığını belirten Akyol, Allah’ın insanlara cüz’i irade verdiğini siyasi idareyi yönetmenin bu kapsamda değerlendirileceğini anlatıyor.
İslam hukukunun içtihatlarla geliştiğini anlatan Akyol, içtihat kapısı kapandı denilerek İslam Hukuku’nun gelişmesinin önüne geçildiğini belirtiyor. Yazar, sanayi devrimi ve uluslararası ticaretin gelişmesiyle fıkhın artık güncel ihtiyaçları karşılayamaz hale geldiğini vurguluyor. İslam coğrafyasına bankacılığın ve tüzel kişilerin çok sonra girmesinin ekonomiye özellikle Osmanlı ekonomisine büyük darbe vurduğunun altını çiziyor. Hukuk ile ekonominin birbirinden ayrılamaz bir bütün olarak değerlendiriyor.
Kitap, titiz bir hukukçunun, demokrasi, kuvvetler ayrılığı gibi Batı kaynaklı terminolojinin “cadı” olmadığını anlatma sancısıyla ve ikna edici bir üslupla yazılmış denilebilir.