Polisin fellek fellek aradığı Hasan Basri Alp kayıptı, nerde olduğunu bilen yoktu. Ele geçeceği pek düşünülmediğinden olacak, soruşturmada sıkışıldı mı, kimi işleri onun üstüne yıkma eğilimi, polisin Basri'yi arama kızgınlığını daha da kışkırtıyordu. İstanbul da İstanbulluluğunu yaşıyordu gene. Kuzeyden, Haliç üstlerinden çıkıveren kış azgını kara bulutları, maviliklere mızrak gibi çakılmış minarelerin onuruyla kabaran, kurşunlu, ağırbaşlı kubbeleri, kör olası açlığın kavgasında tedirgin dolanan delifişek martıları, gelin gibi gezinen tekneleri, Boğaz'da yaşayan lüferleri, istavritleri, uskumruları, kuyruğu sokakları süpürerek götürülen derya kuzusu torikleri, balıkçı tablalarına manda gibi serilmiş (...) Yabanıl sokak kedileriyle sekiz yüz binlik İstanbul kenti; kıran kırana savaştaki bir dünyanın ortasında, boynunu bükmüş, karanlık bir beklenti içindeydi. Yalnız İstanbul mu, tüm Türkiye bekliyordu bu acılı karanlık içinde.
1919 yılında Samsun’da doğan Vedat Türkali, yüksek öğrenimini İstanbul Üniversitesi Türkoloji Bölümü’nde tamamladı. Maltepe ve Kuleli askeri liselerinde edebiyat öğretmenliği yaptı. 1951’de siyasal eylemlerde bulunmakla suçlanarak tutuklandı. Askeri mahkeme tarafından dokuz yıl hapis cezasına çarptırıldı. Yedi yıl sonra koşullu olarak serbest bırakıldı. Vedat Türkali 1944-1950 yılları arasındaki ağır baskı döneminde devrimci sanat çevrelerinde elden ele gizlice dolaştırılan şiirleriyle, özellikle “İstanbul” şiiri ile tanındı. Şiir uğraşını hapishane yıllarında da sürdürdü. 1958 yılında tahliye olduktan sonra sinema alanında çalıştı. 40’ın üzerinde senaryo yazdı ve üç filmin yönetmenliğini yaptı. Yazdığı dört tiyatro oyunu, ulusal gelenek ve değerlere dayanan özgün, öncü nitelikler taşır. Türkülerle işlenmiş epik yapıdaki 141. Basamak, 1970’de Ankara’da sergilendi. Aynı özellikteki Bu Ölü Kalkacak, 1976 yılında İstanbul Belediyesi Şehir Tiyatrosu’nda sergilenirken yasaklandı. Dallar Yeşil Olmalı, 1985’te yayımlandı. Yazdığı son tiyatro oyunu olan Şeytanın Kaşık Oyunları (2000) deprem konusunu işlemektedir. Vedat Türkali’nin ilk romanı Bir Gün Tek Başına, 1974 yılında yayımlandı. Aydınlar arası hesaplaşmaya dayanan umutsuz bir aşk romanı niteliğindeki ikinci romanı Mavi Karanlık 1983 tarihini taşır. Üçüncü romanı Yeşilçam Dedikleri Türkiye Türk romanında bir dönüm noktası olarak anılmaktadır. 1990’da yayımlanan Tek Kişilik Ölüm, gerçek kişilere ve gerçek olaylara dayalı bir dönem romanıdır. Takip eden on yıl boyunca Türkiye Komünist Partisi’nin tarihi niteliğindeki, İkinci Dünya Savaşı döneminin siyasal yapısının sergilendiği Güven adlı iki ciltlik romanını kaleme aldı; roman 2005’te yayımlandı. 2004 yılında yayımlanan Kayıp Romanlar adlı romanı ise 90’lı yıllar Türkiye’sini, siyasi sürgünden ülkesine dönen emekli bir doktorun gözünden anlatır. Yalancı Tanıklar Kahvesi (2009), 12 Eylül’e giden süreçte geçer. 2014’te Ayrıntı Yayınları’ndan çıkan Bitti Bitti Bitmedi adlı romanında ise Türkiye’nin tartışmalı konularından olan Ermeni meselesini mercek altına almıştır. Vedat Türkali’nin düzyazıları, söyleşileri, savunmaları Tüm Yazıları Konuşmaları adı altında, 2001 ve 2014’te iki ayrı cilt halinde yayımlandı. Yazarın Kürt sorunu ile ilgili yazıları da Özgürlük İçin Kürt Yazıları adı altında, 2002 ve 2014’te yine iki ayrı cilt halinde yayımlanmıştır. Vedat Türkali’nin, çocukluğundan tutuklanma sürecine kadarki yaşamından kesitler içeren, Komünist (2001) adlı bir de anı kitabı bulunmaktadır.
Edebiyatın neredeyse bütün alanlarında ürenler veren Vedat Türakli, 29 Ağustos 2016’da hayatını kaybetti.
Her ne kadar Bir Gün Tek Başına'daki tadı arasam ancak bulamasam da yaklaşık 1.300 sayfalık bir yatırım yapınca kapağı kapatırken hafif hüzünlendiren bir romandı. Vedat Türkali gerçekten değişik bir yazar. Bana biraz senaryo yazarlığı yapmış olması da buna neden gibi geliyor zira her sayfasında sanki anlattığı zamanda ve mekanda hissediyorsunuz kendinizi. Sayfaları birbiri ardına çevirirken pek anlamıyorsunuz ama bir önceki bölümü ve olanları hatırladığınızda olanları sayfanın üzerinde değil, şaşırtıcı bir şekilde bir Yeşilçam filmindeymiş gibi hatırlıyorsunuz.
Ancak buna rağmen karakterleri de bir o kadar gerçek. Yani tanıdıklarmış gibi gerçekten seviyorsunuz veya nefret ediyorsunuz. Benim bu kitapla ilgili (kendimce) en büyük eleştirim biraz fazla TKP ekseninde ve siyaset özelinde anlatılmış olması. Bununla birlikte zamanlar da, mekanlar da, karakterler de biraz arka planda kalmış sanki. Eminim Turgut'un Vedat Türkali olup olmadığını siz de düşünmüşsünüzdür.
Özellikle bazı Türk yazarlarda şunu hissediyorum. Düşüncelerini biriktiriyorlar biriktiriyorlar ve yazacakları kitapta bir karakterin ağzından hepsini kusuyorlar. Biriktirilmiş düşünceler ne kadar dolu ise o kadar göze batıyor. Mesela Bir Gün Tek Başına'da bunu görmedim ve hiç eğreti gelmedi ama Güven'de açıkçası geldi. Bununla birlikte yazım tarzı, karakterlerin tek paragrafta sayfalar süren iç bunalımları da bana çok tekrar geldi. Monologlar ve hesaplaşmalar beni çok bunalttı.
Bu kitap dönem Türkiye'sine bir ayna gibi ve kitaplığımda okuduğum kitaplar arasına koymuş olmaktan da ayrıca gurur duyuyorum.
Güven, Vedat Türkali romanlarıyla ilgili fikrimi değiştiren bir eser oldu. Bir Gün Tek Başına'nın da Mavi Karanlık'ın da esasen kendinden başka kimseyi düşünmeyen bencil ve dejenere solcu karakterlerden hiç hazzetmemiştim. Her iki romanı da bitirdiğimde Vedat Türkali kendisine ve arkadaşlarına, yoldaşlarına bunu neden yapıyor, neden bunları beş para etmez insanlar karakterler olarak çiziyor diye sormuştum kendime.
Güven'in ilk cildinin ortalarına doğru hâlâ bu fikirdeydim. Tuğrul'un da Halil'in de kadınlara karşı yaklaşımı, ağır abilerin eninde sonunda kendilerini abanoz sokak'ta bulmaları, Necla'nın herhalde sırf burjuva evladı olduğundan sekiz yaşında uğradığı ağır tacizden, sanki çocuk tacizden hoşlanmış gibi bahsedilmesi tüylerimi diken diken etmeye yetti.
Ancak romanın ikinci cildini bitirip kaldırdığımda, Türkali'nin iyi bir dönem romancısı olduğunu düşünüyorum. Bir bir roman olmasına karşın herhalde TKP tarihi ve II. Dünya Savaşı yıllarında Türkiye ile ilgili en iyi kaynaklardan biri, özellikle Türkali'nin otobiyografik eseri Komünist ile birlikte okunduğunda. Turgut'un Vedat Türkali'nin kendisi olduğunu çıkartmak zor değil. Roman da o açıdan hayli otobiyografik görünüyor. Türkali'nin gençliğine kadınlar için bu dayanılmaz cazibe biçmesine de "o da artık onun Turgut'luğu!" , diyeceğiz artık. İyi çocuk ama var biraz kazmalık Turgut'ta :)
Türkali, karakterlerin psikolojik tahlillerinde de o uzun iç ses diyaloglarıyla çok başarılı. Onu yaparken en acımasız şekilde realist. Her karakterin en iyi ve en kötü tarafını bir bir göstermeye yeminli sanki, öyle bir realist. Okuru kırıp kızdırmak, bir kuşağın solcu gençleriyle ilgili destansı idealizasyonlara baltayla dalıyor olmak da hiç umru değil. Bazen can sıkıcı olabiliypr, ama bunun gayet gerçekçi olduğunu da biliyorsunuz.
Cinsellik Türkali romanlarında her zaman önemli bir yer tutuyor. Elbette bunda hiç bir sorun yok, bu konuda da yine hat safhada realist. Solcu abilerin kadınlara ve eşcinsel ilişkilere yaklaşımı da işte tam bu realizmde anlatılıyor. Durum buysa düşündüğümden de hödüklermiş hissi sıklıkla sizi buluyor. O hödüklük Turgut'ta dolayısıyla genç Vedat Türkali'de de bulunsa da, öz bilinçli bir hödüklük bu, erkek karakterlerin her biri kadınlara ne ettiğinin farkında.
Üstüne kadınların melek -bakire kız ya da fettan, femme fatale ikiliğinde değil, (hem klasik dünya hem TR edebiyatında sıklıkla yapılan pek fena bir hata ve hatta klişedir bu) pek âlâ da cinselliği doğal ve normal olarak arzulayan, haz alan ve bu hazdan bağımsız iyi ve kötü tarafları, zaafları olabilen normal insanlar olarak betimlenebilmesi Vedat Türkali romanlarının en önemli özelliklerinden biri ve edebiyatımız için önemli bir başarı. Özellikle de kitabın yazarının aslında yaşını başını almış Turgut 'un ta kendisi olduğunu düşününce! Demek ki köprünün altından çok sular akmış :)
Güven'in 2. cildinde, ilk cildi ile karşılaştırdığımda siyasal olaylar daha öne çıkıyor. Tutuklanmalar, o sırada yaşananlar insanın içini cidden burkuyor. Beni en etkileyen kısım aynı zaman aralığının romanin kahramanlarinin gozunden ayri ayri anlatilisi idi. ama o kadar guzel kurgulanmis ki mesela Turgut'un agzindan hikayeyi dinliyorsunuz, Turgut'un bolumu bitiyor. Halil'in ağzından okumaya basliyorsunuz ama o anda hangi zamani anlattigini anlamiyorsunuz, sonra oyle bir noktaya geliniyor ki Turgutla hikayelerinin kesistigini goruyorsunuz. Inanılmaz bir kurgu. Cok akici bir dil, bir günde 200 sayfaya yakin okudum. okumadigim zamanlarda da aklimin bir köşesinde hep Necla, Turgut, Sahir Hoca, Nedret, Rahim Usta ve Halil vardi. Okuduğum 3. Vedat Turkali kitabi, -Bir Gun Tek Başina ve Mavi Karanlık diğerleri-ve en sevdigim oldu.
Vedat Türkali'nin karakter çözümlemelerini çok gerçekçi, çok yerinde buluyorum. İçi boş karakter üretmiyor, bütün karakterlerin arkası gerçek insanlarla dolu. Türkiye'de İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşanan sorunları, kutuplaşmaları, dış politikaları, bireysel mücadeleleri, kapitalistleri, casusları ve demirden yumrukla halkın üstüne çöken faşist yönetimi açıklarken, halkın savaş sonrasında vereceği asıl savaşın boyutları hakkında da bir fikir oluşturuyor okurun kafasında. Kendine özgü, üstün bir anlatımı var. Hem anlattıkları hem de anlatım şekliyle en sevdiğim yazarlar biridir Bay Türkali. Güven, dünü ve bugünü anlamak için mutlaka okunması gereken kitaplardan biri bence. Yıldızlı tavsiyemdir. =)
Tabii ki yine 5 yıldız... Modern Türk Edebiyatı’nın en kıymetli şaheseri olan Güven’e yıllarını adayıp, hem içerik hem de edebi kalite ile çıtayı arşa çıkaran Vedat Türkali’nin önünde saygıyla eğiliyorum. Edebiyatımızda bu ustalıkta bir isim daha olsaydı, şu an çok farklı bir boyutta olabilirdik. Güven, edebi değerinin yanı sıra Cumhuriyet’in ilk yıllarını ve ekilen tohumların yanlış sulanmasını çok iyi anlatıyor. 2. Cildi ilkine göre daha stresli bulduğumu söyleyebilirim. İlkinden arayış, sancılar ve ilişkiler yumağı bu sefer yerini savaşın kaderinin değiştiği yıllara, Rus başarısına ve Alman yenilgisine, değişen dengelere, oynanan entrikalara, değişen politik çizgiye ve Sovyetler’in zafere yakınlığı dolayısıyla TKP’nin yeniden aktifleşmesi sonucu yaşanan tutuklamalara bırakıyor. Yine Turgut, Halil, Necla, Sahir Hoca, Rahmi Usta ve Galip’i takip ediyoruz. Süheyla’yı bıraktığımızdan çok farklı bir noktada buluyoruz. Tüm karakterler başka yönlere savruluyor. Ah Halil... Ah Turgut... pislik Galip... dalgalı Necla... Mediha, Nedret, kendi düşüncelerinin esiri Sahir Hoca... Herkese çok tanıdık olan gafletlere düşen Fehime... hepsi çok gerçek, hepsi çok iyi yazılmış Karakterlerle ilgili içimi döktükten sonra belirtmem lazım ki, her karakteriyle ilgili bu kadar yoğun hisler duyduğum bir kitap yok. Kızgınlık, acıma, sevgi, bir dostuna akıl verme isteği gibi bir korumacılık, gözleri açılsın diye umma... Bu karakterler uzun süre benimle kalacaklar ve zihnimde bir köşeyi hep meşgul edecekler. Vedat Türkali ve Güven’i... Türk edebiyatının tartışılmaz en iyi eseri, dünya edebiyatında ise kesinlikle okuduğum en iyi 3 kitap arasında...
‘- Bak Abdürrahim, dedi. '35-36'lara kadar saldırdınız bize. Türkiye’nin milliyetçi kapitalist burjuvaları idik, fakir fukarayı sömürüyorduk; baş düşmanınızdık sizin! Sovyetler'le yürüttüğümüz dostluk politikası da ikiyüzlülüktü, gönlümüz, yüreğimiz Batılı kapitalistlerden yanaydı! Öyle mi?
Sessizce bakıyordu Rahmi.
- Yanıtlama istersen; içinden çok iyi biliyorsun söylediklerimin doğruluğunu. Sonra ne oldu? Moskova kulağınızı büktü; Komintern'de sizi masaya yatırdılar. Desantralizasyon kararı, Separat kararı alındı.
Önündeki dosyayı karıştırarak çıkardığı kâğıtları uzatıp gösterdi Rahmi Usta'ya,
- Bu da sizin TKP'nin, yeni dönem için aldığı karar. "Türkiye Komünist Fırkası Merkez Komitesi'nin Yeni Taktikasına Dair Beyanatı."
Sekiz on sayfalık kâğıtları uzattı iyice,
- Al bak istersen, dedi. Sahte mahte değil! Sen iyi bilirsin!
Almadı Rahmi Usta. Ağırdan kımıldadı yalnız.
- Ne o şaşırdın mı? Burası Birinci Şube değil Abdürrahim! Boşuna yorma kafanı; bütün bu belgeleri bize Moskova verdi! Bizim onlara olduğu kadar, daha da çok onların bu devletin dostluğuna gereksinimi var! Doktor Şefik Hüsnü geldi. Reşat geldi. Ahmet Fırıncı geldi. Dokundu mu kimse? Şefik Hüsnü, yedek subaylık görevini, Yüzbaşı doktor olarak yaptı Sivas'ta. Ahmet Fırıncı iş açtı, Tornacı Emin iş açtı, sen iş açtın. Reşat BAYER'e girdi. Zeki Baştımara Başbakanlık Kitaplığında görev verildi. Halkevlerinde çalıştınız. Onları da görüyorduk. Yasalar çerçevesinde kaldığınız süre sorun yoktu. Yanlış yaptık, düzelteceğiz diyordunuz! Yeni taktiğinizi böyle açıkladınız. Yapsınlar görelim, dedik biz de! Sen de biliyorsun bunu! işte burda yazılı!
Elindeki kâğıtlardan birini çekip okumaya başladı.
- "Halk Fırkası diktatörlüğünü, halk kitlelerinin hareket ve teşkilatlanma serbestliğini boğan alelade bir diktatörlük gibi üstünkörü mahkûm etmekle iktifa ettik; onun (burda sesini biraz daha yükseltip sözcüklere bastıra bastıra sürdürdü okumayı), irticali kuvvetlerin saldırışlarına ve suikastlarına karşı koruyuculuk vasfı ve ıslahatçılığı üzerinde durmaya lüzum görmedik."
Şöyle bir bakıp alt tümcelere kaydırdı gözlerini,
- "Bu yanlış siyaset, hükümet faaliyetlerinin müspet taraflarını görmezlikten gelmemizi; (kimi satırları, içinden okur gibi mırıldanarak atladı; bastırarak aldı yine) ... uluorta Amele ve Köylü Hükümeti şiarını ileri sürmek; bütün hareketlerimizi bu şiar etrafında temerküz ettirmek hatasına düşmemize mucip oldu. Son derece zararlı olan böyle bir yola sapmanın mesuliyeti en başta partimiz idare edici organı Merkez Komitesi'ne aittir."
Özellikle son tümceyi bir utku söylevi çeker gibi okumuştu Ragıp Bey. Gözlerini Rahmi Usta'ya dikti gene.
- Biz uydurmadık bunları; siz yazdınız! Şimdi de ülkenin tam sıkışık gününde, hükümetin başını "façist" ("faşist dememiş, TKP bildirisinde kullanıldığı biçimiyle “façist” demişti) diye yaymaya kalkıyorsunuz dünyaya. İngilizleri sevindiriyorsunuz! Bizi Almanlarla savaşa tutuşturmayı onlar istiyor bugün. Bunu kafasına takan Churchill. Olup bittiye getirmeye çalışıyor Türkiye'yi. Rusların da beklediği yok böyle bir şeyi, Amerikalıların da. İngiliz İşçi Partisi'nin adamı Sir Stafford Cripsse, Stalin'in dediğini biliyor musun? Gazeteci Ahmet Emin Yalman'a söyledi Londrada Stafford Cripss. "Türkler, zayıf günlerimizde bizi arkadan vursalardı güç durumda kalırdık. Vurmadılar. Kendilerine karşı minnet duyuyoruz" diyor Stalin. "Boğazların güvenilir bekçileri olduklarını kanıtladılar” diyor. “Onları bu savaş sonu ödüllendirmek gerek. Bulgarlara Karadeniz'de bir liman yeter. Bulgar kıyılarının öteki bölümü, hinterlandıyla Türklere verilmeli" diyor. Kimsenin toprağında gözümüz yok bizim ya, Stalin diyor bunu. Size ne oluyor peki?’(s. 340)
Vedat Türkali'yi çok severim. Bu, okuduğum dördüncü kitabı. Özellikle genç kız karakterlerini çok iyi yaratıyor. Günsel'in, Nergis'in, Necla'nın zihinlerinde dolaşmak gerçekten muhteşem bir duygu. Amigdalası zonkluyor insanın.
Bu kitapta gözüme teknik bir hata çarptı. Şöyle ki okuyucu, tekniği gereği romanda geçen olayları, sırayla değişik karakterlerin bilincinden, iç monologlarından takip ediyor. Yani biz Turgut'un zihnine girdiğimiz bir bölümde, karşısındaki karakterin hareketlerini görebilir, tavırlarını belirleyebilir, konuşmalarını duyabiliriz ama asla gerçekte ne düşündüğünü bilemeyiz. Çünkü omnipotent bir anlatıcı yok bu teknikte. Fakat kitabın 466. sayfasında, Turgut'la Rahmi Usta'nın Sahir Bey'in sorgulamada çözülüp çözülmediğine dair yaptıkları bir konuşmada şöyle bir kısım geçiyor:
- Sahir Hoca'nın bir şeyler söylemiş olacağını sanmıyorum, dedi. (Rahmi Usta diyor) İçinden sevinerek bunu söylerken, gene ta içinden, "Sovyetler verdi" dedikleri, TKP'nin halka bildirgesinin, Sahirler'e saklattığı çantada olduğu geçiverdi. Düşünmesi bile yakışıksızdı. Sahir'le Nedret'in üstüne düşmüyordu bu gölge.
Halbuki biz bu bölümde Turgut'un zihnindeydik. Turgut onun konuşmasını duyabilirdi ama zihnini okuyamazdı. Yani, birden Rahmi Usta'nın zihnine atlamamız romanın tekniğine uygun değil. Bunun haricinde kronolojik bazı hatalar da var sanki. Ama çok önemli değil tabi. Vedat Türkali hem çok iyi bir romancı hem de gerçek bir komünist. Onun romanlarını okurken ben de harbi bir komünist gibi hissediyorum kendimi; tabi roman bitip de gerçek dünyaya döndüğümde yeniden liberal oluyorum.
Uzun zamandır okuduğum en iyi dönem kitabı diyebilirim. İlk kitaptaki öğretmenden dinlenen ders gibi kısımlar olmayınca daha da güçlenmiş anlatım. Yeri geliyor kendinizi bir karakterin yerine koyup diğerine kızarken biraz sonra diğer karakterin gözünden bakıp farklı bir bakış açısına sahip oluyorsunuz. Karakterler o kadar gerçek ki, bazen karakteri karakterin kendisinden daha iyi tanıdığınızı hissediyorsunuz. Zaman akışının kullanımı da çok etkileyiciydi, aradaki zaman farkını okuyucuya hissettirmek için tarihsel olaylara atıf yapılmasını da beğendim. Dönem romanı okumak isteyen herkesin okuması gereken bir kitap, kitabın uzun olması hiç kimsenin gözünü korkutmamalı, su gibi akıyor okurken.
Savaş ve Barış'la aynı yapıda bir kitap, hem belgesel hem de roman unsurları var. İkinci Dünya Savaşındaki politik atmosferi, ve geleceğin o kadar belirsiz olduğu bir zamanda insanların yaşantılarını birbirine benzemez karakterlerle bir panoraması verilmiş. Çok fazla değindiği konu var, olayların üzerinden çok zaman geçtiği için de yazarın da bazı konuların altını daha fazla çizdiğini düşünüyorum.
Turkey communist party's at www what happened? This plot's first question. And turkey's politic developing another question Who author's curiousity. Writer use turkish traditional cinema language which iş yesilcam and characters very realistic. This iş a social realistic topic but same modernist novel technics.
Yirmiüç yıl aradan sonra tekrar okudum Güven'i. İlk okuduğumda Vedat Türkali hayattaydı. Seher ile Halil'in kavusacağı öyküyü de yazacak diye bekledim içten içe. O yazmadı, biz onu kaybettik.
Güven 2 de Vedat Türkali vites küçültecek zannettiyseniz yanıldınız. Son gaz devam. Ancak bu kitapların küçük kenar dolguları gibi yazılmış Koministte aynı tadı değil, hiç bir şey bulamadım.