Petit, chaque fois que j'ecrivais quelque choseou faisais un dessin, j'avais besoin de le montrera ma mere pour savoir si c'etait bien.Qu'est-ce qu'elle penserait aujourd'hui de ceque je suis en train d'ecrire sur elle ?Je suis inquiet. Elle doit en avoir assez qu'onparle de son mari alcoolique. Ne pas avoirenvie qu'on parle d'elle, la discrete, la reservee, de ses maladies imaginaires, de sa tristesse.Va-t-elle savoir lire entre les lignes, comprendreque ce livre est une declaration d'amour ? Quej'essaie de me rattraper, moi qui ne lui ai jamaisdit que je l'aimais, sauf dans les complimentsde la fete des Meres dictes par la maitresse.Ce livre, je l'ai ecrit pour la faire revivre.Parce qu'elle me manque. "
Auteur prolifique, Jean-Louis Fournier a toujours su mêler humour, culture et sincérité. Entre un frère polytechnicien et une soeur éducatrice spécialisée, il choisit la voie de l'humour et devient le fidèle complice de Pierre Desproges. Il réalise ainsi les épisodes de 'La Minute nécessaire de Monsieur Cyclopède', ainsi que les captations de ses spectacles au théâtre Grévin en 1984 et au théâtre Fontaine en 1986. Mais c'est en tant qu'auteur facétieux et touchant que le public le découvre véritablement. Avec ses essais humoristiques, Jean-Louis Fournier rencontre un succès immédiat. Dans 'Arithmétique appliquée et impertinente' (1993), il apprend au lecteur à calculer le poids du cerveau d'un imbécile ou la quantité de caviar que peut acheter un smicard ! Dans un même registre, sa 'Grammaire française et impertinente' conjugue culture et absurde. Jean-Louis Fournier consacre également deux ouvrages à son enfance. En 1999, il aborde l'alcoolisme de son père dans 'Il a jamais tué personne, mon papa' et obtient le prix Femina 2008 pour 'Où on va papa ?', une évocation émouvante du handicap de ses fils.
Jean-Louis Fournier ile ikinci buluşmamız oldu bu. Bundan evvel "Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam"ı okumuş ve babasıyla tanışmıştım, bu kez de annesinin öyküsünü anlattı bana. Artık tanıdığım dingin üslubuyla, insanın içine işleyen kısa, kesik ve bence kesici/kanatıcı cümleleriyle yine yüreğimi burkmayı başardı.
Sanırım en çok annesinin öyküsünü, babasından azade anlatamaması dokundu bana. Annesini anlatırken de babasını anlatıyor Fournier, çünkü baba devasa varlığıyla annenin hayatının tamamını şekillendirmiş, ezmiş, çiğnemiş. Kapaktaki ışıltılı kadın yavaş yavaş sönmüş, kaybolmuş. Pırıltılı kadınlarla dışarıdan bakınca kudretli gözüken ve ancak yakınlaşınca taşıdıkları ruh emme potansiyellerini görebildiğimiz adamlar hikayeleri ne kadar tanıdık maalesef.
Fournier'nin annesine duyduğu fakat asla ifade edemediği şefkat da çok işledi içime. Kendisi bazı küçük anları, gözden kaçırdığımız incelikleri çok iyi yakalıyor şüphesiz. Başka türlü bir duyarlılığı var ve sanırım onu okumanın insanı epey hassaslaştırmak gibi bir sonucu oluyor. Etrafımızdaki küçük "şey"lerin ayırdına yeterince varmadığımızı düşündüğüm için bunu yapıyor olmasını çok kıymetli buluyorum. Ancak edebi anlamda yeterince tatmin edici mi, emin değilim. Ernaux örneğin aynı işi çok daha büyük bir maharetle kotarıyor - benzer küçük şeyleri görüyor, saklıyor, anlatıyor, onlardan hem çok kişisel, hem çok toplumsal şeyler çıkarıyor ve bunları aktarırken olağanüstü lezzetli cümleler kuruyor. Belki kıyaslamak yanlış ama Fournier'nin anlatış biçimi, yalınlığını çok sevmeme rağmen, bazen biraz fazla ham geliyor sanki bana. "Biraz daha anlat, acayip bir şey bu yakaladığın, anlat, bırakma burada" diyesim geliyor kendisine.
Sonuçta sevdim ama yukarıdaki eleştirilerimi de beyan etmiş olayım isterim. Minicik ama insanda iz bırakma potansiyeli yüksek bir kitap Kuzeyli Annem. Fournier ile yolculuğum sürecek.
"Annem satır aralarını okumayı bilecek, bu kitabın bir ilanı aşk olduğunu, öğretmenimizin Anneler Günü için dikte ettiği övgü sözleri hariç, onu sevdiğimi asla söyleyemeyen benim hatamı telafi ettiğimi anlayabilecek mi? Bunları onu yeniden yaşatmak için yazdığımı anlayabilecek mi? Çünkü onu özlediğimi."
Fournier, kalemi samimiyetle dolu bir yazar.. yine ona dair ilk aklıma gelen budur. Bu sene çoğu kitabını okudum, en keyif aldığım kitabı bu değil; lakin yazara dair şu kanıya varıyorum: Kimi insan sevmelerini çok iyi tanımlarken, Fournier metinlerinde neşeli kısa anlardan hüzne çok rahat geçiş yapıyor. Empati kurma becerisine sarılıyorum.
Okur olarak müthiş doyduğum hislerle kapatmıyorum bu kitabı ama leziz bir hüznü var.. Çok uzun bir ağlama nöbetine de girebilirim, beni buna doğrudan sevk eden Fournier cümleleri olmaz, yine de kurduğu doğru atmosfer okuru bu hisse sevk eder. "Özgür insan, denizi hep seveceksin!"
bu nasıl bir kitaptı böyle... tatlı bir tesadüf eseri başladım kütüphanede, yolun sonunda içimde öyle yerleri dokunulmuş, öyle sayfaları açılmış buldum ki. "Saklı köşem" bu denli açılmayalı epey olmuştu. yazarla yolculuğumuz devam edecek, bu tanışma için de teşekkürü borç bilirim sevgili a.e. :)
Bunu da okuyarak Fournier külliyatını tamamlamış ve bütün aileyi de tanımış olduk. Hiçbiri "Nereye Gidiyoruz Baba?" kadar çarpmadı tabii. "Kuzeyli Annem" sanki bir görevi yeine getirmek için yazılmış gibiydi ama yine de yazarın zekice cümlelerini okumak güzeldi...
Yayınevi tarafından roman olarak basılsa da (Bu yazarın bilinçli tercihi miydi veya aslında herhangi bir tür belirtmeksizin mi yazdı bilmiyorum) daha çok anlatı türüne yakın duruyor Kuzeyli Annem.
Yazar Jean-Louis Fournier çocukluğundan kalan anılarını, yetişkin dönemlerinde ailesiyle yaptığı sohbetlerden edindiği bilgilerle birleştirerek annesini ve bir parça da geniş ailesini anlatıyor. Bu aile anlatısı üzerinden ebeveynliğe, çocuk olmaya, yalnızlığa, yaşlanmaya dair küçük ama çok etkileyici tespitler yapıyor. Kitaptaki anı parçalarının arasında fotoğraf tasvirleri olduğunu anladığımız kısımlar ve bir de yazarın ve kardeşlerinin çocuklarının büyükanneleriyle aralarında geçen konuşmaları, anıları aktardığı kısımlar var.
Bana biraz (Konu olarak çok farklı olsalar da) Vigdis Hjorth’un Miras kitabini, biraz da belki cesurca yazılmış bir çocukluk anlatısı olduğu için (Bu sefer de hacim olarak çok farklı olsalar da diye belirtmeliyim sanırım!) Karl Ove’nin Kavgam serisini hatırlattı. Tabii özünde tamamen farklı metinler; bahsettiğim tamamen kişisel, bu metinleri okurken bende benzer hisleri uyandırmasıyla alakalı.
Hacminden, kolay okunurluğundan, yalın dilinden beklenmeyecek bir duygu yükü var kitabın. Dolayısıyla ince bir edebiyat işçiliği barındıran bu kitabı mutlaka okumanızı tavsiye ederim.
Yazarın Türkçe’ye çevrilen diğer kitapları da @yapikrediyayinlari çatısı altında toplanmış. Basılır basılmaz hızla tükenen bu kitapları bulduğunuzda kaçırmamakta ve kitaplığınıza kazandırmakta fayda var:)
"Annemden hiç bahsetmedim. Mercek altına almadığım tek kişi o.
Peki neden şimdi? Çünkü yaşlandım. Gangsterler son vurgunlarının ardından daima annelerine sığınırlar." Sf:9
"Benim için bir çocuğun başına gelebilecek en kötü şey, annesini kaybetmekti. Babası o kadar mühim değildi." Sf:44
"Annem Saint-Joseph Enstitüsü'ne telefonla haber verdi. Fournierlerin çocukları bugün okula gelemeyecek, babaları aniden beyin kanamasından öldü.
Annem ahizeyi yerine koyarken, telefonda ders zilinin çalışını duyduğumu hatırlıyorum.
Keyfimiz yerindeydi, bir gün izinliydik." Sf:77
"Bir gece ışık yüzünden apar topar uyandım. Annem mantosunu giymiş, başucumda duruyordu.
Bana vedaya gelmiş, görüşürüz demeye değil.
Anlayamıyordum, tam olarak uyanamamıştım.
Annem bana artık sonun geldiğini anlattı. Ölmeye gidiyordu. Annemin bir haftadır beyninde bir tümör olduğundan bahsettiğini o zaman hatırladım. Ne cevap vereceğimi bilemiyordum, teselli edecek bir söz bulamıyordum. Sonunda sordum: 'Neden burada ölmüyorsun anne?'
O zaman şöyle nazik bir cevap verdi: 'Hayır, başka bir yerde ölmeyi tercih ederim, sizi rahatsız etmek istemiyorum...'
Sesleri duyan cici anne sabahlığıyla geldi. Kızının üstünde manto olduğunu fark etti, onu tekrar yatmaya ikna etti, 'Acelesi yok, daha sonra ölürsün, bu arada onun da uyuması lazım, yarın okulu var.'
Biraz bocalayan annem odasına döndü. Ben anında yeniden uykuya daldım.
Güzel rüyalar görmeye çalıştım." Sf:87
"Benim adıma fedakarlık yapılmasından bıktım usandım, daha önce İsa yapmıştı bunu. Bizim günahlarımızı üstlenmek için. İsa'dan hiçbir şey istememiştik ki biz. Günahlarımızı üstlenmek istediyse, bu onun bileceği iş." Sf:92
"Bizim evin karşısındaki valiliğin eski bahçe duvarı duruyor, babamızın arabasından çıkamayıp pek çok geceyi üstünde horlayarak geçirdiği bir duvar.
Annem suskundu. Hayatının en zor on yılını burada yaşamıştı, babamın son on yılını.
Arabayı park ettim, evi yakından görmek için çıktım. Annem inmek istemedi, arabada kaldı, dalgındı.
Yeterince görmüştü." Sf:131
"Annem seksen yaşında, artık korkmuyor, her halükarda korkunun sözünü etmiyor.
Kırk yıl önce tetanos olmaktan, beynindeki tümörlerden, veremden, her nevi hayali hastalıktan huzursuz olurdu. Şimdi haklı olarak endişelenmesi gerekirken endişelenmiyor. Kalça ameliyatı olacak.
Oraya tek başına gitti. Küçük bir asker gibi. Tıpkı suni deriden valiziyle doğum yapmaya gidişi gibi.
Babam onunla beraber gitmemişti. Bu defa iyi bir mazereti vardı, ölmüştü." Sf:135
"Kız kardeşimin kocası bana haber verdiğinde, annemin acı çekip çekmediğini sordum.
“Edebiyat öğretmeni annemin Kuzeyli Annem’in müsveddelerini düzelttiğini hayal ediyorum.Bana ne not verirdi ? Tedirginim, belki de kitabı sevmeyecek.Alkolik kocasından bahsedilmesinden gına gelmiş olmalı.Ketum ve çekingen olan kendisinden,hayali hastalıklarından, kederinden bahsedilmesini istemiyordur.Abarttığımı söyleyecek.Ve son olarak, bir anne için yazar olan bir oğula sahip olmak armağan değil diyecek içinden. Kendisini yücelttiğim için beni suçlayacak mı? Satır aralarını okumaya bilecek,bu kitabın bir ilanı aşk olduğunu,öğretmenimizin Anneler Günü için dikte ettiği övgü sözleri hariç, onu sevdiğimi asla söylemeyen benim hatamı telafi ettiğimi anlayabilecek mi ? Bunları onu yeniden yaşatmak için yazdığımı anlayabilecek mi ? Çünkü onu özlediğimi.”🤍
Annem ahizeyi yerine koyarken, telefonda ders zilini çalışını duyduğumu hatırlıyorum. keyfimiz yerindeydi bir gün izinliydik. Bizleri sakin limanlara ulaştırdı.
Çok güzel bir anlatımdı yazarı ilk defa okuyorum diğer eserlerine de bakılabilir. Tarzı çok samimi ve içtendi okumanızı tavsiye ederim.
Guzel bir anlatim fazlalik yok kesinlikle.Olmasi gerektigi gibi özlu ve kisa. Aile iliskileri her zaman biraz karisik ve puruzludur ister istemez beklentilerimizi yansitir hep. Yine de oldukca anlamli bir anlati burda ki. Aslinda dramatik olsada yine bir sekilde komik hale getirmis bazi olaylarla durumu.Yazarin diger iki kitabini da okumak istiyorum kisa zamanda.
‘İnsanların yaşıyla her zaman sorunum olmuştur. Zamanın sadece geçtiğini, durmadığını unutuyorum, insan ancak sonradan, bıraktığı izlerden anlıyor zamanı.’ . Jean-Louis Fournier bu sefer annesini anlatıyor. Alkolik babası ile evliliklerini, nasıl bir anne olduğunu, nelerden hoşlanıp nelerden çekindiğini. Her zamanki gibi kemiksiz bir anlatımla. Marie-Thérèse’nin (yazarın annesi) yaşadığı tüm zorluklara rağmen sanattan, kitaplardan kopmaması ise en etkilendiğim yanı oldu. . Bir alıntı daha: ‘Annemden hiç bahsetmedim. Mercek altına almadığım tek kişi o. Peki neden şimdi? Çünkü yaşlandım. Gangsterler son vurgunlarının ardından daima annelerine sığınırlar.’ Galiba çoğumuz öyleyiz, dayanamadığımız-artık yükleri taşıyamadığımız noktada ağzımızdan aynı kelime dökülüyor: Anne! . Aysel Bora çevirisiyle ~
iyice dinleyince anladim. annem bizi uyandirmamak icin yorganin altinda sessizce agliyordu. once onun kabus ya da kotu bir ruya gordugunu dusundum ama devam edince, gercekten de agladigini anladim. bir tek ben duymustum, kardeslerim uyuyordu. normalde cocuklar aglar, yetiskinler degil. hele anneler hic, onlar aglayan cocuklarini avutmak icin gelmislerdir dunyaya. burada roller tersine cevrilmisti. tersine bir dunyaydi. bir an kalkip onu teselli etmeyi dusundum. cesaret edemedim. ustune cektigi yorganin altinda sessizce agliyorsa, saklaniyor demekti. agladigi duyulsun istemiyordu. bu bir kabus degildi, bu sona erecek kotu bir ruya degildi. hayati kotu bir ruya oldugu icin agliyordu o. elimden bir sey gelmezdi.
Mecburi yaşamlara hapsolup fedakarlık adı altında geçirilmiş seneler, kendine bunların içinde bir hayat kurmaya çalışan kadınlar. Çok içime oturdu her bir bölümde. Özellikle yazarın annesinin fotoğrafıyla ilgili söylediği “insan ormandan ziyade yalnızlığı hissediyor”u kaç saattir zihnimde döndürüyorum. Tüm üzüntüleri sıyırıp atmak istiyorum; insanların gözünde sonradan gelişen oysa hayata daha üstten bakıyormuşları vaktinden sonra duymak istemiyorum.
yazarın kendi annesini anlattığı çok kişisel bir kitap aslında ama diğer yandan dünyanın her yerinde hikayeyi tanıdık bulanlar olacaktır. bir not: bir kuşak için hikayenin 'anadolulu annem' versiyonunda işler biraz daha kötü gidiyor.
Fournier aynı anda hem yüreğinizi dağlarken hem sizi güldürebilir ve o dengeyi -bana göre-çok iyi kurar. Ama “Kuzeyli Annem” kitabında bu sefer güldürmedi.Zor bir hayatı olan annesine özlemini öyle hissettim ki ve onu tanımlama şekli öyle naif ki,yine kalbimi bıraktım.
Nasıl güzel, nasıl incelikli bir kitap Kuzeyli Annem. ‘Durup ince şeyleri anlamaya’ vakit ayırdığım için mutluyum. Fournier ile tanışma kitabım oldu kendisi. Yazarın bütün içtenliği kalbime temas etti cümlelerini okurken. O annesini anlattı ben oturup karşısına dinledim. Nasıl kırılgan bir yaşam öyküsü ve bir o kadar da kırılmaya dirençli dedim dinlerken. Bir sayfa içinde bir sayfayı doldurmayan paragraflar halinde bazen kesintili bir şekilde ‘yarım bırakarak’ anlatmış annesinin hikayesini Fournier. Tam da annesinin hayatına yakışır cinsten olmuş bu anlatım, neticede bu yaşam öyküsü de boşluklarla ve yarım kalmışlıklarla dolu. Tüm öykünün özeti de şu cümle olmalı: “Annem bir iç çekiş bulmuştu kendine, bir iç çekme süresini aşan uzun bir iç çekiş.”
"Kendisini yücelttiğim için beni suçlayacak mı? Satır aralarını okumayı bilecek, bu kitabın bir ilanı aşk olduğunu, öğretmenimizin Anneler günü için dikte ettiği övgü sözleri hariç, onu sevdiğimi asla söylemeyen benim hatamı telafi ettiğimi anlayabilecek mi ? Bunları onu yeniden yaşatmak için yazdığımı anlayabilecek mi ? Çünkü onu özlediğimi. "
"Annem cennete inanmazdı, mutluluğa inanırdı. Çoğu zaman ellerinin arasından kayıp giden ve romatizmalı parmaklarıyla tutmakta çok zorlandığı bir mutluluk."
Fransız yazarın mutluluğu bulamamış bulsa da yansıtamamış annesinin sayfalarla hayat bulmuş öyküsü.
Jean-Louis Fournier’i yazar gibi değilde arkadaş gibi görüyorum artık, anlatı türünde üretim yapıyor olması buna sebep olabilir, ki her kitabını da aynı oranda beğenemiyorum. Şu ana kadar okuduğum her kitabı kendi hayatına ve içindeki karakterlere dairdi ve kolaylıkla okuduğunuzun diğer kitaplar yardımıyla sağlamasını yapabiliyordunuz. (Örneğin Bekleyecek Vaktim Kalmadı Artık’da yazarın annesinin hasatlık evhamını ve tetenoza dair bilgisini öğreniyoruz, benzer bir yazı bu kitabın içinde de faklı bir bağlamda yer alıyor.)
Bir yazar keşfetmek ve o keşfettiğin yazarın diline aşık olmak.. Bana bu duyguyu tattıran Fournier’e ve Kuzeyli annesine minnettarım. Ama onunla işim bitmedi. Şimdi tüm kitaplarını okumalıyım ..
Kuzeyli Annem, Jean-Louis Fournier’den okuduğum üçüncü kitap. Daha önce Asla Kimseyi Öldürmedi Benim Babam ve Son Siyah Saçım ve İhtiyar Delikanlılara Bazı Öğütler’i okumuştum. Alkolik babası ve çocukluğundan karelerden sonra yine bu adamın Fournier’in annesi üzerindeki etkilerini görüyoruz. Soluklaşan, alkol bağımlısı bir erkeği doğru yola getirme görevi yüklenen genç bir kadın. Okurken gerçekten çok soluk ve kapaktaki gibi silinmeye yaklaşmış bir kadın görüntüsü gözümüzün önüne geliyor. Bu görüntü Fournier’in kısa ama vurucu anlatım şekliyle birleşince ince bir hüzün barındıran ama aynı zamanda bir kadının sessiz çığlıklarını duyabildiğimiz bir kitaba dönüşüyor Kuzeyli Annem. Belki bu yüzden aralarında en etkilendiğim bu oldu. Babasının ölümünden sonra hayatın farklı bir evresine geçişi ve bir kadın için kırılma anı olması gerçekten çok acı.
Aslına bakarsanız Jean-Louis Fournier’in anlattıklarından çok anlatım tarzını seviyorum. Sade gibi duruyor ama sade değil, kısa cümleleri uzun bir hayatı sığdıracak kadar güçlü. Arka planda yoğun bir hüzün ve acı barındırıyor ve bunun etkisini arkada gördüğünüz silik bir fotoğrafta buluyorsunuz. Ayrıca Kuzeyli Annem bana Sleeping At Last-Hearing şarkısını anımsatıyor ve bu konuda bana hak vereceğinize eminim.
Un portrait qui m'a bouleversé car on ressent l'admiration, l'amour et la grande pudeur qui semblent avoir guidé l'auteur dans son récit. La narration, qui alterne entre évocation de quelques photos et souvenirs donne une légèreté au texte, de même que les savoureux intitulés de chapitres, ou le titre même du livre. Pourtant en quelques lignes il m'a fait frissonner et m'a serré la gorge à de multiples reprises. Le ton de l'auteur semble si désinvolte et pourtant il se dégage une grande émotion de ce court texte. Et je le crois lorsqu'il écrit qu'il a ecrit ce texte parce que sa mère lui manquait et pas seulement parce qu'il lui fallait un nouveau matériel de fiction.