Ütopya veya distopya yazmak ciddi (ama çok ciddi) bir altyapı gerektirir. Yoksa defterin bir köşesine yenilen yemekler de şöyle olsun, kıyafetler de böyle olsun, ulaşıma şunu diyeyim, din olmazsa olmaz bunu diyeyim, bir de ulu han olsun gibi altını dolduramazsan komik olursun. O yüzden komik olmuş. Sayfalar ilerledikçe Ayşe Kulin'in ne kadar türe yabancı olduğunu, kendi tecrübesinden esinlenerek yazdığını görüyorsunuz.
Yazım dili desem o da vasatın ötesinde. Çeviri gibi ama çeviri değil. Rama diye bir din var. Yuna bir yerde "allah müstahakını versin anne!" diyor. Allah derken? Rama mı? Yuna'nın annesi de Türk annesi zaten. Torununa bakıyor, hazır çorba yemesin de sebze yesin diye kızını darlıyor. Bir terlik fırlatmadığı kaldı.
Teknoloji diyelim hava treni var, neye benzediği belli değil (havaray olabilir mi?). Robotun paleti var, boyu belli değil.
Kitap Kuzey Kore'msi bir Türkiye'yi tasvir ediyor. Mahalle, memleket gibi bize özgü ifadeler var. Adını unuttum şimdi mırra mıydı balığın yanında içtikleri bir içki var. Gezi parkı desen var. Yani Dune'da yüzlerce sayfa anlatılabilecek bir din öğretisi tasvir edilmişken, Brandon Sanderson'ın en kötü kitabında bile yüzlerce sayfa ülkenin florasından faunasından bahsedilirken, kıt yaratıcılık dantelini Türkiye'nin üzerine atıp da buna distopya demek çok ayıp.
Biraz 1984, biraz Cesur Yeni Dünya, hatta bence biraz da "The Lives of Others" filmini potada erit, bir tutam en dandik Türk dizisini at, işte sana Tutsak Güneş. İddialıyım bu yılın en sevmediğim kitaplarından biri bu olabilir.
Sevgiler.