Geçmişin derinliklerinde karanlık bir yer... Gittikçe büyüyen ve evrene sığmayan bir güç. Kimsenin bilmediği ve kadim ağların bir sır gibi kaderlerini ve geleceklerini ördüğü büyük bir tehlike... O bir Prenses... Halkını kendi ihtiyaçlarını ve yaşamından önce tutan sadık bir varis!
Kendi cesaretine yaraşan gücüyle, tek derdi halkı iken, zaman çarkına takılan kader, tüm düzeninin geleceğini değiştirdi. Artık dengeler bozulmuş, hayaller tuzla buz olmuş, geleceği babasının iki dudağının arasından çıkan sözle belirlenmişti.
Şimdi Elena bilmediği bir ülkede, tanımadığı bir adamla geleceğindeki sırları, büyük tehlikeleri ve maceraları çözmeye çalışırken, kendisinin bile bilmediği, soyunun oldukça derinde yatan ve şimdiye dek gizli kalmış güçleri de açığa çıkaracağının farkında değildi.
Kitabın belirli bir olay çevresinde dönmemesi, sürekli yeni olayların eklenerek birbirinden kopuk aksiyonların yaşanması, bence kitaptaki başlı başına en büyük sorunlardan biriydi. Bir kere, Elena'nın canı pahasına savaştığı, belirli bir düşman yoktu. Olsa da bu, en fazla 40-50 sayfa sürüyor ve insan bir süre sonra bu tekrarlanan olaylardan sıkılmaya başlıyor: Elena yaralanıyor, Prens Liam ona olanlar yüzünden kendini suçluyor, Elena ile yakınlaşmaya başlarken aralarında en az bininci defa bir anlaşmazlık çıkıyor, Prens Liam başka prenseslere yöneliyor, Elena sinirleniyor... Bunun yanında, yazarın anlatamını çok beğenmedim. Yine de, kitapta Neméth hakkında bilgileri okumak gerçekten eğlenceliydi. Bazı insanlar hayali şehirler, ülkeler hakkında verilen bilgileri sıkıcı bulabilir ama ben nedense eğlenceli buluyorum. Sırf bunun için 2. kitabı bile alabilirim, fakat diğer etmenleri düşündükçe kararsız kalıyorum. Kitaptaki aksiyon sahneleri güzel olsa da, karakterler çok fazla çelişkiye düşüyor ve kendilerine sordukları çok soru var. Bu arada, bence Elena'nın Othrellion'a gönderilmesinin sebebi, Prens Liam ile evlendirilmek istenmesi.