Nazan Bekiroğlu Nar Ağacı'ndan sonra merakla beklenen yeni romanı Mücellâ'da bizleri 1920-1970'li yılların Türkiye'sinden nostaljik bir hikâyeyle buluşturuyor. Mücellâ, genç Cumhuriyet'le yaşıt bir kızın, unutulmuş kumaşların, kokuların, alışkanlıkların, iğne oyalarının, kimi yarım kalmış kimi tamamlanmış aşkların, hayatı seyretmekle yaşamak arasında gelip giden kadınların romanı.
Zamanın daha ağır aktığı, hayatın ritminin daha çok mahalle aralarında karar bulduğu vakitler. Gaz lâmbasının ışığında içilen nohut kahvesinin ağızda buruk bir tat bıraktığı dönemler. Arka planda Türkiye, pek çok çalkantının içinden geçerken bile kendini bildi bileli çeyiz işleyen bir genç kız Mücellâ. Adım adım hayattan çekilirken bunu neredeyse hiç fark etmeyen... Neyi beklediğini bilmeden bekleyen... Derken günün birinde, kıyısında kaldığı hayata son bir çabayla dönmek isteyen...
Sümbül kokulu bembeyaz yastık kılıfları, kanaviçe işli peçeteler, uçları fistolanmış havlular, çeyiz sandıkları arasında… Hanımeli, yasemin ve leylâk kokulu yaz ikindileri gibi uzun kış gecelerinde de, ya çardağın altında ya hep o soldaki pencerenin içinde... Mücellâ'nın dupduru ve çarpıcı hikayesi. (Tanıtım Bülteninden)
3 Mayıs 1957 tarihinde Trabzon’da doğdu. İlk ve orta tahsilini aynı kentte yaptıktan sonra Atatürk Üniversitesi Edebiyat Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Bölümü’nü bitirdi (1979). Dört yıl lise öğretmenliği yaptı. KTÜ Fatih Eğitim Fakültesi Türk Dili ve Edebiyatı Eğitimi Bölümü’ne öğretim görevlisi olarak girdi. (1985). Orhan Okay yönetiminde sürdürdüğü Halide Edib Adıvar’ın Romanlarının Teknik Açıdan Tahlili konulu doktorasını tamamladı (1987). Aynı bölümde öğretim üyesi olarak çalışmaya başladı. Şair Nigâr Hanım konulu çalışmasıyla doçent oldu (1995). 1998′den itibaren aynı fakültede açılan Türkçe eğitimi bölümünde öğretim üyesi olarak görev yapmakta olan Nazan BEKİROĞLU 4 mayıs 2001′de profesör olmuştur
Çok ilginç bir kitaptı, belki biraz absürd gelebilir ama Mücella bittikten sonra aklıma Jim Carrey'in efsane filmi The Truman Show geldi. Filmi izlemeyenler ve kitabı okumayanlar için tanıtıcı ve süpriz bozucu bilgiler içerebilir o yüzden şimdiden uyarayım.
Nasıl The Truman Show'daki stüdyo Truman için sınırları çizilmiş ve önceden belirlenmiş bir hayatı içine alıyorsa, bu kitapta da sınırları bir yemiş ağacıyla çizilmiş ve daima dümdüz bir çizgide hiçbir şey yaşamadan sadece yaş alabilmiş, yapayalnız kalmış bir kadının hayatı ele alınıyor. Öyle ki; Her şeyi ciddiye almaya yazgılı, yalnız ve mutsuz ama mutsuzluğunun farkında bile değil, kendi içinde bir nabız gibi atarak çoğalan mutsuzluğu ile kuruyup gitmiş bir hayatın öyküsü.
Dışarıda akan bir hayatın aksine içerde Mücella'nın alabildiğine pasif ve durgun hayatı. Sürekli değişen ama bir türlü Mücella'ya dokunmayan bir dünya. Ne dalgaları atlatmak için manevra yapabilme istidadı var, ne de hayatında ani beklenmedik bir gelişme olma ihtimali.
Ayrıca, kitapta Mücella'nın penceresinden Türk toplumunda kadına bakışın bundan yarım asır öncesine uzanan zamanlarda nasıl olduğuna dair şahane tespitler öne sürerken, Türkiye'nin geçtiğimiz yüzyılın ortasından bir röntgeni çekiliyor.
Akıcı dil, güzel üslup ve birbirini takip eden olaylar silsilesi kitabı hiç hissetmeden bitirmenize olanak sağlıyor.
Mucella adindaki kahramanimizin basindan gecenler hayat serguzesti ve tabii ki bilfiil ailesi, cevresiyle koskoca bir yasam ve cevre resmedilmis. Annesiyle yasayan bekar Mucella etrafındaki herseyi izlerken icinde bulundugu durumda basindan gecenler de oldukca ilginc oluyor. Kimi zaman birine dert yoldasi, kimi zaman hasta bakici, cocuk bakicisi.. hayatin verdikleriyle yetinen bir kisi portresi.
Mücella ile Yaşadığım Kentte Çocukluğuma Yürüdüm Yaşadığım kentin sokaklarından, tarihin izlerini silen tanjant yolunda ilerliyorum. Şimdiki adı Bahçecik olan Kindinar Mahallesine varıyorum. Yokuşu tırmanırken Neyyire Teyze ile Mücellanın yaşadığı evi arıyorum. Biraz yıkık bir bahçe duvarı, içinde bir karayemiş, üç pencereli küçük bir ev. Yaklaşıyorum. Evet bu duvar. Kırıkları örülmüş. Mücella bahçede misafir ağırlıyor sanki . İçinde insanlar oturuyor. Rahatsız etmeden ayrılıyorum. Geri dönüş yolunda kale içinden yürüyorum. TOKİ, üç beş kırık dökük evi yıkıyorum derken hayatın izlerini yok ediyor adeta . İki katlı kagir evler, işlemeli ahşap kapılar, arnavut kaldırımlı sokaklar sessiz. Ve onları yıkanlara hiç bir şey ifade etmiyor . Belki son kez geçiyorum buralardan. İçim buruk, aşağı doğru yürüyorum. Kanuni Evin’de içtiğim çay, boğazımı, yüreğimi dağlıyor , geçmişin izleri hızla tükeniyor sanki. İşte Nazan Bekiroğlu’ nun bu çok güzel romanı Mücella’ nın bende bıraktığı buruk lezzet bu. 1920 - 1970 yılları arasında Kindinar’ ın sokaklarında yaşayan insanlar,evler, sokaklar, aşklar, dostluklar yani bizim geçmişte kalan hayatımız anlatılmış. Mükemmel bir kurgu, akıcı, yan öyküleri güçlü, adeta bir saç örgüsü gibi . Çok beğendim. Orhan Pamuk’un Cevdet Bey ve Oğulları ya da Kafamda Bir Tuhaflık tadında. Ama daha yalın, daha dinamik. Adeta bir sinema filmi izler gibi okudum. Çocukluğumun Trabzon’unu ve hayatın o eski güzel lezzetini hissederek. Namık Somel / Kasım 2015 / Trabzon
"Nazlıgül dedi, bu kadar çok okuyorsun. korkarım bir gün yazmaktan başka bir işin olmayacak senin kızım. yazar olacaksın. o zaman, beni yazarsın. şu mücella teyzenin solan gülünü, gün görmediğini, içinde yazmaya değer bir şey olmayan kayda değmez ömrünü.
rüya olduk nazlıgül, masal olduk, anlatanımız yok kızım"
aslında bu cümle özetliyor hem mücella'nın hem de kitabın yazılış hikayesini. nazan bekiroğlu dilde sadeleşmeye gitmiş bu kitapta. zaten önceki yazılarında da böyle bir isteğinin sinyalini vermişti, "kuyucaklı yusuf'un ilk cümlesi gibi cümleler kurmak istiyorum" diyerek. ağdalı, şiirsel dilin zaten üstadıyken sade dil de gayet yakışmış yazara. bir vefa borcu öder gibi samimiyetle yazılmış bu kitabı okurken, hiç tahmin etmeyeceğim kadar hüzünlü biten mücella'nın hikayesini okurken içim burkuldu. hele ki yusuf ziya'nın mektupları. eh, ömrü aşksız geçen mücella'nın öyküsünde bile böylesi yanan, hem de yakan aşk mektupları olmasa olmazdı.
Okurken Mücellâ ile çocukluğuma döndüm, genç kız oldum ve giderek yaşlanıp tatlı bir ihtiyar oldum sanki. Gerçekten çok beğendim. Hayatı,aşkı,yaşlılığı,maalesef eskiyen güzelliklerimizi,mahallelerimizi,çocukluğumu düşündüm bol bol. Ve Yusuf Ziya’nın o insanı yakan mektubuna bayıldım. Dilinin de diğer eserlerine göre sade olması çok iyi olmuş. Tek eleştirim bazı cümlelerin çok uzatılıp anlam karmaşasına yol açması.
“Rüya olduk,masal olduk,anlatanımız yok kızım.”
“Nazlı’nın kitaplari,Mücella’nin dantelleri. Fark yoktu arada. Nazli da hayati bir pencere içinden seyrediyordu.”
Bir insanın hayatının ne kadar değersiz ve geçici olduğu bundan iyi anlatılamazdı. Okurken depresyona girdim, bazen sıkıldım, hatta kalbim sıkıştı denir ya, tam olarak yaşadım ama yine de garip bir merak uyandırdı ve elimden bırakamadım. insan hayatının sorumluluğunu kendi eline almalı, annesi, konu komşu ne der diye yaşamamalı ki zaten bu şekilde yaşayınca balkondan dışarıyı izleyen bir çiçekten farksız geçen bir ömür kalıyor geriye konusunu gayet güzel işlemiş
------------------- Yaa çok güzelsin sen! 😍 Mücella karakterini, onun hikayesini, çevresindekileri hiç unutmayacağım. 2020'nin en güzel kitabıydın. Teşekkür ederim Nazan Bekiroğlu!
Nedendir bilinmez geç keşfettiğim ama şimdiden sonra en çok sevdiğim yazarlar arasında yerini aldın. 💙
Yaşı 30’unu geçen her insanın geçmişe baktığında içinde kalmış pişmanlıklarını,yaşanmışlıklara ya da yaşanmamışlıklarla dolu bir hayatı “Mücella” üzerinden dinleyince hüzünlenmemek mümkün değil...Bu yüzden hayatta her daim umut var deyip,geçmişe mümkün olduğunca az takılmak ve yaşanmamış gelecek güzel günlere odaklanmak gerektiğini hatırlattı.Bakalım etkisi ne kadar sürecek bu güzel halin 😬😬😬 Mücella karakterinin anlatımına da yan hikayelere de bayıldım.Yine çok güzel bir romandı.Öyle heyecanlı değil ama ilmek ilmek işlenmiş bir hayat hikayesiydi.Tavsiyemdir.
Hayatı dışarıdan izleyenlerin bile yazılmaya değer hikayeleri vardır. Değerlidir onlar da. Varsın fırtınalar kopmasın hayatında, varsın büyük başarılara imza atmasın, en başarılı , en zeki, en güzel olmasın, film tadında yaşayamasın... Tek bir insan, yine de koca bir hikaye. Yatmasıyla, kalkmasıyla, yaşadığı evin küçük göz penceresinden dünyayı nasıl gördüğüyle, anacığıyla arasındaki ilişkisiyle, sevdiklerine uzanan eliyle, kendine bakışıyla, kullandığı kelimelerle... Sıradan insanları da tanımak çok güzel değil mi? Senden farklı bir varlığı... Okurken benim hissettiğim buydu. Ah Mücella...
Mücella kesinlikle Nazan Bekiroğlu'nun karakteristiğini taşıyan, dili anlatımı güzel, yine Trabzon'da ama bu sefer günümüze daha yakın dönemlere kadar uzanan bir anne kız öyküsü. Kitabı, dilini yine çok sevmekle beraber hikaye beni gerçekten moral olarak etkiledi, üzdü, çaresizlik hissini fazlaca verdi. O sebeple sonu güzel biten birkaç şey okumalıyım acilen...
Nazan Hanım severler için müthiş bir kitap daha..Anadolu hikayelerine bir yenisi daha eklenmiş bu kitapla..Anadolu kültürünü ince motifleriyle süslemiş Nazan Bekiroğlu Hanımefendi..Her zamanki kalite ve üslubu ile..
Nazan Bekiroğlu'nun naif, eşsiz dili ile anlattığı bir güzel hikaye Mücellâ. Nazan Bekiroğlu insanlara ne güzel bakıyor, onları ne kadar titizlikle inceliyor; hayran kalmamak elde değil. Ah Mücellâ... Ne kadar sevdim seni ve ne kadar üzüldüm sana, yalnızlığına.
MÜCELLA / NAZAN BEKİROĞLU Uzun süredir kitap gruplarında okunan, paylaşılan kitap Mücella, birkaç senedir kitaplığımda duruyordu, bir türlü elimi atıp, okuyamamıştım. Geçen hafta bir beraber okuma gurubunun kitabı okuduğunu görünce bende okudum. Hem de bunca zamandan sonra Nazan Bekiroğlu’nun kalemi ile tanışmış olurum. Kitaba dönersek ilk sayfadan “baba evi” ile başlayınca keyfim kaçtı. Benim için hassas bir konu hala alışamadım. Bu kadar zaman okuyamamamın bir sebebi varmış, acaba bıraksam mı dedim. Ama akıcı dili, kolaylıkla okunması, Neyyire ve Mücella’nın hikayelerinin sizi sarması ile elimden bırakamadım. Mücella çeyiz işlemeye başladığında: “Kenarları antika yapılacak bohçanın ipliklerini Mümine hemşire çekti. Üçer teli iğne iplik ile boğmak ilk anda Mücella’ya zor gelse de pencerenin içinde ipin ucunu düğümledi. İğneyi, elinin üzerinde gerdiği ketenin bir altından bir üstünden geçirdi.” Cümlelerini okuyunca eskilere gittim. “Sıçan Dişi” denilen bu kenar süsü ilk öğrendiğimiz el işiydi. Şase, bohça, raf örtüsü, perde vb. çok işledik. En son 10 sene önce mutfak perdesi yapmıştım, hala kullanıyorum. “Mücella’ya gençliğinin en güzel yıllarından aklında en fazla neyin kaldığını sorsalar karartma geceleri gelirdi aklına önce.” Ne kadar üzücü bir durum karartma gecelerinin öncelikle hatırlanması. Öyle büyük savaş görmesek de Kıbrıs Savaşı yüzünden karartma gecelerini gördük. Bugün geceleri şıkır şıkır olan İstanbul o dönemde zindan gibiydi. Pencerelerde koyu renk kalın perdeler ya da camlara gerilmiş siyah örtüler, kısık yakılan ışıklar, gece yarısı aniden çalan sirenlerle sığınaklara inmek pek hoş anılar değil. Filiz’in gelin hamamını anlatırken Dante’nin Cehennem tablosuna benzetmiş. Oysa benim aklıma oryantalist ressamların yaptıkları hamam tabloları geldi. Özellikle de Tosun Paşa filminin meşhur hamam sahnesi gözümde canlandı. Trabzon’a elektrikten sonra televizyonun geldiği dönemde Rus yayınlarını çekmesi, mecburen seyredilmesi anlatılırken aklıma bizim anılar geldi. O dönemde İstanbul’da TRT yayınlarında problem yoktu ama yazın Ayvalık’a gittiğimizde durum Trabzon ile aynıydı, tabii orada Rus yayını değil, Yunanistan yayınları izleniyordu. Üstelik bu uzun süre devam etti, 1990’larda bile Yunanistan televizyonu Türk kanallarından daha net izleniyordu. Mücella’nın hayatıyla birlikte, 1920 – 1970 arası Türkiye’de yaşananlar anlatılmakta. Politikada yaşananlar, ilerleyen teknolojinin getirdikleriyle değişen sosyal yaşam şartları, Kore Savaşı, Vietnam Savaşı, İran Şahı’nın evlilikleri, Hilton Oteli’nin açılışı için gelen Hollywood yıldızlarının haberleri radyo ve gazetelerden takip edilirken dünyada olan gelişmelere de değinilmiş. Bizim kuşak Mücella’dan bir nesil sonra olsa da, onun ağır akan zamanına göre bizimki çok hızlı aktı; tel dolaplardan akıllı derin donduruculara, gaz lambasından fotoselli aydınlanmalara, faytondan hızlı trenlere, postanede beklenen şehirlerarası / uluslararası telefon görüşmelerinden her şeyi yapan akıllı cep telefonlarına o kadar çok değişim yaşadık ki hangisini yazalım. Beraber okuma gurubuna yetişemesem de keyifli bir deneyimdi. Daima keyifli okumalarınız olması dileğiyle kitapla kalın… Mücella’dan kalanlar: ✂️Dışarı uzatılmış teneke soba borusundan ince bir duman savrula savrula süzülüyor. Tüten bir baca kadar hayatı haber veren ne olabilir ki? Ama bu vaade fazla aldanmamak gerek çünkü biliyorum, bir parantez açılmış sadece. Hayat, bu metruk evde yalnızca birkaç gün için yeniden başlamış. İ✂️İçinde, bilinmeyen bir dünyanın kendisini çağıran sesine dair kuvvetli bir hevesle bu sihirli kutunun şenliğine şahit olacaktı ki daha iki dakika evvel başını şefkatle okşayan annesinin soluğunu ensesinde hissetti. ✂️Bulutların şeklinden şekle girmesinden, denizin hareketinden, toprağın kokusundan, bacadan tüten dumanın renginden, yönünden, gövdesi kıpırtısız fakat tepedeki dalları ağır ağır sallanan servilerin dilinden mevsimleri tanıdı, takvimini çıkardı, zamanı okumayı öğrendi. Zamanı eli ağır, günleri haftalar, haftaları aylar kovaladı. ✂️Savaşın da gündelik hayatın devamına izin veren iniş çıkışları, susmaları, yorgunlukları vardı çünkü. O fasılalarda gülündü, ağlandı. Doğumlar, ölümler, aşklar yaşandı, düğünler yapıldı. ✂️Kristal avizeden salkım salkım dökülen yumuşak ışığın altında on kadar kadın toplanmıştı. Bir kısmı genç, çoğu birbirini izleyerek yetişen, değişen, yaşlanan, günü gelince içlerinden biri çekip giden kadınlardı bunlar. ✂️Tabiatın üzerinde ona ait olmayan hiçbir şey kalmamış, dünya insanın ona kattığı bütün fazlalıklardan arınarak en doğal haline dönüvermişti. Sanki bir eşik atlamışlar, başka bir zamana başka bir dünyaya geçmişlerdi. Mekan gibi zaman da erimişti.
Sanıyorum bu yıl okuduğum en güzel kitaptı. Anlatımın inceliği, cümlelerin kuruluşundaki derin duygu, hemen her bölümün ders çıkarılacak bir kıssadan hisse oluşuyla Mücella kusursuz bir romancılık örneği. Hayatı çok da suya sabuna dokunmadan geçen bir kadının yüreğe işleyen yaşam öyküsü. Belki yazarın hayatında izi olduğundan belki de benim eskiye duyduğum sonsuz özlemden bu nostalji kokan metin beni en hassas yerlerimden yakaladı. Dramatize etmeden, siyasete ve ideolojiye tam dozunda değinilerek ele alınan Mücella'nın başından geçenler zamanın anlamı üzerine de bol bol düşünmemi sağladı. Bir ömür neyle dolar? Onu değerli/değersiz kılan nedir? Özgürlük neye göre değişir? Toplum ne bekler? İnsan ne ister? Nasıl yaşamalı? Nasıl ölmeli? Hepsi ve daha fazlası Nazan Bekiroğlu'nun Çağan Irmak filmi tadındaki iyilik dolu anlatısında. Okuyun. Çünkü hepimizin bir tane Mücella teyzesi var biliyorum.
ne yazık ki bundan sonra kütüphaneme sokmayacağım yazarlardan birisin artık... ben kolay kolay bu kanıya varmam... ben yazarın da, sanatçının da, tarihçinin de 'tarafsızını' severim... nokta...
Karayemişin altına inip önce korka korka, sonra inatla ve hayatında ilk kez tattığı bir duyguyla ileri geçince hiç bir şey olmamıştı işte. Karayemişin bu yanı ve öbür yanı. Arada fark yoktu."
#mücella #nazanbekiroğlu Herkese merhaba Bu kitabı tamamen tesadüf eseri elime aldım dedim nostaljiden bahsediyor. Neden nostalji yaşamayayım ben de? Kitabı okurken sık sık anneannemin babaannemin evine gitmiş gibi de oldum. Anlatıcımız henüz gençken, vefat eden mücella teyze'nin evini toplamaya gittiklerini anlatıyor ve daha sonra Mücella'nın hikayesine geçiyor. Mücella, annesi Neyyire hanımın yobaz görüşlerine maruz kalıp sürekli kısıtlanan bir çocukluk yaşamış. Bahçelerinden çıkması yasak, okula gitmesi yasak vb. Mücella da uyumlu annesi ne derse yapan bir çocuk. Babasını da kaybetmiş. Kendinden oldukça büyük abisi Fahir, çekilmez bir gelin olan Keriman ile evlenip tek gelir kaynaklarını elden çıkarmış. Kendine çeyiz düzmekle uğraşmış ama annesinin engellemeleri yüzünden yine biriyle bir yola girememiş Mücella. Çok güzel bir hikayeydi okurken elinizden bırakmak istemeyeceğinizi düşünüyorum özellikle eski zamana dair şeyleri okumak böyle bir nostaljik Duygu yarattı. Atatürk'ün ölümünden sonraki Türkiye'nin durumu ve 2.Dünya Savaşı'nın Türkiye'deki etkileri hakkında da yine bir şeyler okuyoruz. Neyyire hanımı hiç sevmedim onun hareketlerini düşüncelerini okudukça içime daraltılar geldi. Mücella'yı ise bir o kadar çok sevdim.
Verdiği mesaj itibariyle tehlikeli bir kitap. İffetini koruyarak namuslu bir şekilde kısmetini bekleyen bir kadının evlenemeyip, hayatı boyu yalnız kalarak ezik bir şekilde hayatını sürdürdüğü; ergelik döneminden itibaren flörtleşmelere başlayarak kendini ortalığa saçan bir kadının ise masallardaki gibi bir evlilikle hayatını mutlu bir şekilde sürdürdüğü bir dünya. Birisi annesinin sözünü dinleyerek ömrü boyu kendisini sınırlayan ve hayatı kaçıran, bir kenarda unutulan, pörsüyen; diğeri annesine yalanlar söyleyerek eğlenmek için hiçbir fırsatı kaçırmayan, özgürlüğünü sonuna kadar kullanan. Bu çok tehlikeli bir mesaj. Oysa hayat gerçekte hiç de böyle değil. Kendini aşktan aşka savuranların içindeki yara bereler peşlerini hiç bırakmaz ve çoğunlukla kader/Allah karşılarına namuslu insanları eş olarak çıkarmaz. Ve gerçek özgürlük kendini sınırlamaktadır. Kitabın mesaj kısmını bir kenara bırakırsak dil olarak çok güzel. Cümleler yağ gibi akıyor. Hele ki Yusuf Ziya'nın Sunaya yazdığı mektup şahane. Edebi olarak her zamanki Nazan Bekiroğlu kalitesi diyebiliriz.
'Nar Ağacı' Nazan Bekiroğlu'nun okuduğum ilk kitabıydı, o kitapta Trabzon'u hiç gitmediğim halde çok sevmiştim. Kitapta anlatıldığı gibi, ben de zihnimde yarattığım pencereler önünde Karadeniz'in gelgitlerini izledim aynı onun kahramanları gibi. İçim huzur doldu ama buruklukla karışık bir huzur. Gene de iyi hissettim. Nasıl oldu bilmiyorum ama aynı duyguyu Mücella'yı okurken de hissettim. Ne olursa olsun kimseye kızmaması, hiç isyan etmemesi, geleni kabul etmesi beni hüzünlendirdi ama o camın önünde oturması bana nedenini açıklayamadığım bir huzur verdi. Son bölümde Nazlı'yla kendi hayatını eşleştirmesi kitap boyunca 'acaba hayatı diğer türlü aksa nasıl olacaktı' sorusuna da paydos ettirdi. Toparlayacak olursam; çok sıradan bir hayatın ne kadar farklı olabileceğini anlatan sade bir kitap.
Sevgili Nazan Bekiroğlu‘nun kitabı Mücella ilk okumaya başladığımda beni pek içine alamamıştı çünkü Mücella‘dan önce yine aynı yazarın Nar Ağacı kitabını okumuştum neredeyse ikinci bölüme kadar ilerlemekte biraz zorlandım açıkçası, Nar Ağacı’nı su gibi okuyan ben Mücella’da tıkanıyordum fakat sonrasında bana öyle geliyor ki aslında Nazan Bekiroğlu’nun anlatmak istediği sadece Mücella‘nın hayatı değil Mücella‘nın hayatının içindeki karakterler ve aynı zamanda yaşadığı dönemin ta kendisiydi. Bütün bunları göz önüne alırsam kitabın sonlarına doğru biraz daha akıcı olmaya başladığını söyleyebilirim fakat sonunun daha farklı bitmesini isterdim, en azından kitabın son satırlarını okurken keşke yüzümüzde ufak bir tebessüm olabilseydi…
This entire review has been hidden because of spoilers.
“Hayatının hangi devresine dönmek ve orada ebedi kalmak isterdi? Bir cevap bulamadı. Hayatının “işte burası! Bu!” diyeceği bir zamanını işaret edemedi. “ Mücella’yı özetliyor bu cümleler. 20-70 yılları arasındaki siyasal, ekonomik, toplumsal, kentsel değişime Mücella’nın durağan hayatı ve mahalledeki arkadaşlarının hayatları üzerinden bakıyoruz. Roman ortalarından itibaren sizi yakalayıp Mücella’nın hayatının ortasına atıveriyor. Sade bir dil ve hüzünlü bir hikaye sizi alıyor.
Ne guzel anlatmis yazar yasanmayan, sadece seyredilen, bir hayati.. Mucella hayatinin hakimiyetini elini almakta cok gec kaldi tabi o saateten sonra aldi denilebilirse, oysa korkacak bir sey yoktu sinirlarin gerisinde, cok gec farketti.. Arka planda genc Turkiye’nin olgunlasma sancilari ve olagan akisinda surup giden hayatlar.. konu duragan olsada olay orgusu ve yazarin kullandigi dil oldukca akici.
This entire review has been hidden because of spoilers.
“Geçmez deme geçer. Her şeyin dönüşü var. Günahın bile affı var. Düzelmez deme düzelir. Dönülmez deme dönülür. Geçmişin telafisi gelecektir.”
İki sene önce karşıma çıkıp beni büyüleyen bu alıntı bana Mücella’yı okuttu. Mücella ama Mücella’nın yaşanmamışlıklarıyla birlikte bütün bir mahallenin öyküsü aslında.
Mücella'nın olmayan hayatına dokunan bambaşka hayatları anlatmış yazar, Mücella'nın da sonunda fark ettiği gibi. Neden bilmiyorum ama içimde bir yerlere dokundu bu kitap, çok etkiledi. Belki de bu topraklarda binlerce Mücella'nın yaşamış ve yaşıyor olduğu bilinciyle okuduğum için. İlk Nazan Bekiroğlu kitabımdı, seveceğimi çok da düşünmüyordum ama şu an Nar Ağacı'nı okumak için sabırsızlanıyorum.
Payına düşene bu kadar razı olmamalıydın Mücella. İçine doğduğun ailenin sana verdiği bir portre vardır ya hani... o portrenin içine sığmakla dışına çıkmak arasında gelir gidersin... Mücella hiç arada kalmadın ya hani... Olduğu gibi kabul ettin her şeyi. Herkese her şey oldun da Mücella'nın kendisine çok geç vardın. Vardın mı?
çok sıkıcıydı hiç bir aksiyonu yoktu mücellanın mutsuz geçen hayatını okumak beni çok üzdü gerçekten kendim yaşamışım gibi içim daraldı. toksik annelerin bir hayatı nasıl mahvettiğinin güzel bir örneği