Türkiye Cumhuriyeti'nin kültür-sanat ve entelektüel tarihini şekillendirmiş zümrenin içinde yetişmiş, ömrü bu kimselerin çevresinde geçmiş bir aydının fikir dünyasını, samimi, ilgi çekici anılarını okuyoruz kitapta. Hayatının bazı bölümleri çelişkiler barındırsa da, Mina Urgan'ın otantik mizacı, anlatımındaki sevimli içtenlik ve dobralık kanımca kitap bittiğinde en akılda kalan özelliği oluşturuyor. Ayrıca ölmeden kısa bir süre önce bu anıları kaleme aldığı düşünülürse yazarın ruhunun ne denli genç ve dilinin dinamik kaldığı hemen fark ediliyor.
Üsluba genellikle samimiyet hakim olsa da, sık sık ideolojik ve mesleki dezenformasyondan gelen bir didaktizm de göze çarpıyor Mina Urgan'ın anılarında. İlk olarak karşımızda, yetiştiği aydın-aristokrat çevresinin hayat görüşüyle mütemadiyen çatışan ve sürekli olarak kendini bir 'sosyalist üst kimlik' üzerinden tanımlayan birini buluyoruz. Kimi eleştirilerin bu bakımdan Urgan'ın samimiyetini sorguladığını, bu yönü ile yaşayışının çeliştiğini iddia ettiğini görüyoruz. Zira bir yandan sosyalist propaganda yaparken bir taraftan da Kadıköy'den, Bodrum'a uzanan görece rahat bi yaşamdan bahsetmesi ilk olarak kendisinin tutarlılığı hakkında soru işareti oluşturuyor. Kendi adıma bu maddiyat eksenindeki eleştirilerin abartılı olduğunu düşünüyorum. Çünkü Mina Urgan varlıklılık ile sosyalizm arasında ters bir bağıntı olduğunu iddia etmiyor. Bu anlamda ne fakirlik güzellemesi yapıyor ne de sosyalizmi yoklukla özdeşleştiriyor. Bilakis sık sık 'sevgiyle' atıf yaptığı Thomas More'un Utopya'sındaki gibi bir kolektif zenginliğe, kaynakların eşit olarak topluma ve bireylere paylaştırılmasına, ihtiyaç ve açgözlülük ikilemine vb. dikkat çekiyor. Üstelik kendisinin sosyalizmin pratikte uygulanmış olan yöntemlerini kıyasıya eleştirdiğini, baskıya ve diktatörlüğe evrilen hiçbir rejimin sosyalizmle bağdaştırılamayacağını savunduğunu da görüyoruz. Bir başka taraftan, birşeyleri bugün edinmekle 1950-60'larda edinmek arasındaki uçurumun da bu eleştirilere sebebiyet verdiğini düşünüyorum, çünkü günümüzde üzerimize biçilen sınıfsal kılıfı gitgide kanıksadığımızdan, güzel bir muhitte yaşamak, başka ülkelere özgürce seyahat edebilmek gibi şeylerin ütopik olduğunu düşünüyoruz. Halbuki insan gibi yaşayabilmek için gerekli olan asgari şartları çoktan zengin olmakla bir tutma yanılgısına düştüğümüzü göremiyoruz. İşte bu noktada kendince sosyal refahın sancısını çeken, kendi sahip olduklarını en azından başkası için de isteyen Mina Urgan'ın düşüncelerinde yanlış birşey görmüyorum. Onurlu yaşama, kendi ayakları üzerinde durma, yalın, mutlu ve müreffeh bir hayata sahip olma çabalarını da değerli buluyorum. Nitekim, anlattığı kadarıyla kendisinin de bir akademisyen olarak orta sınıf bir hayattan daha lüksünü sürmediği de görebiliyoruz. Ayrıca sözkonusu eleştirileri doğru alırsak Mina Urgan'ın istese ait olduğu sınıfın olanaklarını sırf maddi çıkar yönünde kullanabileceği gerçeğini de hiçe saymamız gerekiyor. Kısacası, kendisini sol değerlerin ve sosyal devletin savunucusu olarak tutarlı bir çizgide tanımlayabileceği yerde, gereksiz bir şekilde bir 'komünist ve özel mülkiyet düşmanı' olarak uç bir noktada tanımlamasını bir 'çelişki' olarak saymazsak, Urgan'ın savundukları ve yaşamı arasında 'en azından maddi anlamda' bir tutarsızlık görünmüyor.
Yazarın ideolojik çelişkisi sanki maddi açıdan ziyade manevi açıdan kendini gösteriyor. Urgan'a göre sınıfsal farkları ortadan kaldırmak maddi eşitsizlikleri ortadan kaldırmak anlamına geldiği için, kendisi, eğitimsel, kültürel ve daha bir sürü parametrenin neden olduğu farkları bir bakıma gözardı ediyor. Belirli bir sosyo-kültürel ortamın içine doğmak -herşeyi belirlemese de- insan hayatının kaderinde birçok şeyi daha en baştan belirliyor. Yazarın zengin olmakla direkt alakası olmayan 'ayrıcalıklı' yetişme ortamına şahit oldukça bu maddi olmayan etkenlerin daha çok farkına varıyoruz. Kültürel, dinsel, çevresel baskı ve dogmalardan uzak bir büyüme ortamı, paranın satın alamayacağı entelektüel bir çevre, yine bu çevre sayesinde gelen seçkin bir eğitim vb. birtakım istisnai şey onu daha baştan hayatta avantajlı bir noktaya koyuyor. Ve aslında belki de onun taşra insanıyla sınıfsal bağ kurma ihtimali de böylece baştan ortadan kalkıyor. Yani salt parayı tercih etmeyerek ne kadar erdemli davranıyorsa, zengin olmayarak başka bir sınıfa ait olduğuna inanarak o kadar safça davranıyor Mina Urgan. Fakat bunun ya hiç farkında olmadığını, ya da belli belirsiz farkında olduğunu fark ediyoruz.(Sadece bir ara tren garında gördüğü genç kızla bu açıdan empati kurmaya çalışıyor yazar.) Urfa'daki küçük çocuk, minibüs şoförü ve yolcular, yağma olaylarında karşılaştığı 'hırsla çikolata yiyen adam' gibi olaylarda verdiği şaşkın, sinirli tepkiler Urgan'ın aslında yaşadığı toplumun psikolojisinden ne kadar kopuk olduğunu gösteriyor. Eğitimsel, ahlaksal uçurumla karşılaştığı bu anlarda o karşı koyamadığı 'yukardan bakış'ı da fark edebiliyoruz. Böylece daha yaşadığı toplumun gerçekliğinin tam ayırdına varamadan, sanki politikada başarılı olsa bir şeyleri değiştirebilecekmiş gibi bunu başaramamanın derdine yanıyor Mina Urgan. Buna hayıflanırken bir yandan da politik kimliklerine imrendiği insanların yer aldığı ve gururla üyesi olduğu işçi partisini elitist olmakla suçluyor. Coşkulu bir partizanlık haricinde söz konusu kültürel uçurumu kapatmak adına elini 'gerçekten' taşın altına koyduğunu da görmüyoruz. Seçkin bir geçmişe sahip olmak elbette bir günah olmasa da, yazarın bunun getirdiği sorumluluğu idrak etmeden kendisini böylesine hümanist ve eşitlikçi bir noktada konumlandırması açık bir tutarsızlığa işaret ediyor. Teoride soğukkanlı ve rasyonel iken, fikriyatını açıkça pratik hayata uygulama sırası geldiğinde duygularının etkisinden kurtulamayan 'duygusal bir komünist' görüyoruz Urgan'da. Zaten kendi de bir ara bunu itiraf ediyor. Sanki kendisine bir 'oyun alanı' belirlemiş, ya da bir tür kişisel ispat amacıyla radikal bir duruş seçmiş biri izlenimini ediniyoruz ondan. Komünist olmak için fazlasıyla bireyci, aktivist olmak içinse fazlasıyla konformist bir karakter duruyor karşımızda. Bir bakıma Mina Urgan, ataleti, konformizmi, halka bir faydası olmayan entelektüelitesi ile Türk aydınının 'ironik' portresini çiziyor bize.
Bir diğer ana eleştirinin Urgan'ın 'tutuculuğu' ekseninde geldiğini görüyoruz. Ben büyük oranda buna katılmıyorum. Zira Urgan, değişim ve tutuculuk kavramlarına mantık ve sağduyu çerçevesinden yaklaşıyor. Değişime açık olmanın ayrı, değişimi sırf değişim olduğu için kabul etmenin ayrı olduğunu savunuyor. Global bir sorun olan ama son yıllarda özellikle ülkemizde çok daha ağır olarak gerçekleşen kültürel yozlaşmayı, değer erozyonunu, 'değişim ve yenilik' adı altında pazarlanan şeyleri sorgulamadan benimseme çabamızı gördükçe Mina Urgan'ın söyledikleri ve bu yönde kişisel mücadelesi daha fazla anlam kazanıyor. Diğer taraftan küflenmiş geleneklere, dogmatik öğretilere de aynı muameleyi gösteriyor yazar. En azından, neyi ne için değiştiriyoruz? Elimizdekilerin ne kadarı muhafaza etmeye değer, ne kadarı statik, insan aklına ve hürriyetine aykırı şeyler? gibi soruları sormak istiyor. Bu açıdan, birincil anlamlarının aksine muhafazakarlığın aslında bir ilericilik, yeniliğin ise bir cehalet olabileceğini farkediyoruz. Dolayısıyla, Mina Urgan'ın yaşlılık, ölüm, ritüeller, Atatürk, feminizm gibi tartışmalı meselelere getirdiği akılcı ve insancıl yorumları paylaşıyorum.