Suriye 2011'den beri süregelen bir savaşla cehennemi soluyor. Şehirlerin yıkıldığı, yüz binlerce insanın öldüğü ya da yaralandığı, milyonlarca insanın yerinden yurdundan olduğu bir savaş. Muhaliflerin özgürlükler için başlattığı gösterilerin feci şekilde bastırıldığı, silahların ivedilikle devreye sokulduğu, öfkenin kısa sürede silahlı isyana dönüştüğü, çok geçmeden bölgesel ve küresel aktörlerin vekâlet savaşına giriştiği, ardından küresel cihat ağları ve Selefigrupların inisiyatifi ele geçirdiği kanlı bir süreç.
Sünni, Alevi, Şii ve Hıristiyan cemaatlerin; Arap, Kürt, Türkmen, Süryani, Ermeni, Keldani, Çeçen ve Çerkes halklarının bir arada yaşadığı Suriye'nin toplumsal fay hatları çatırdadı. Denklemlerden denklemlere savrulan, kaynakları IŞİD tarafından kullanılan, bölünme senaryolarına konu olan bir coğrafya artık Suriye... Bir tarafta Türkiye, Katar, Suudi Arabistan, ABD ve Avrupa ülkelerinin, diğer tarafta İran, Rusya, Irak ve Hizbullah'ın yer aldığı bir savaş düzeni; her savaş gibi pek çok diplomatik, siyasi ve iktisadi çıkar hesabını içinde barındıran bir şiddet sarmalı...
Suriye'de ne oldu? Deneyimli gazeteci Fehim Taştekin bu konuda verilebilecek cevapları, en zengin biçimde ortaya koyuyor.
Suriye: Yıkıl Git, Diren Kal, sadece Suriye'yle sınırlı olmayan, bölgenin tarihine ve toplumsal zeminine de vâkıf bir araştırmacının bilgisiyle ve bir gazetecinin ihmal edemeyeceği insan hikâyeleriyle kaleme alınmış, kapsamlı bir eser.
1972’de Oltu’da doğdu. İstanbul Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden mezun olduktan sonra Marmara Üniversitesi Ortadoğu ve İslam Ülkeleri Enstitüsü’nde uluslararası ilişkiler dalında mastır programına katıldı ama tamamlayamadı. Londra’da Evendine College ve Southampton’da Lewis School’da İngilizce eğitimi gördü. Gazeteciliğe 1994’te Yeni Şafak’ta muhabir olarak başladı. 1996-1997’de Hürriyet Grubu’nda Son Çağrı ve Yeni Ufuk gazetelerinde editör olarak çalıştı. 1997-1999 arası Yeni Şafak’ta istihbarat şefi ve haber araştırma müdürü olarak görev aldıktan sonra 2000’de Ajans Kafkas’ı kurup iki farklı dönem halinde toplam 6 yıl editörlüğünü yürüttü. 2003’te bir süre Tercüman gazetesinde çalıştıktan sonra Radikal gazetesine geçti. 2003’te çalışmaya başladığı Radikal Gazetesi Dış Haberler Servisi’nde editör, müdür ve yazar olarak görev yaptı. Radikal gazetesinde yazarlık ve Hürriyet gazetesinde kıdemli muhabirliğin yanı sıra uluslararası analiz sitesi Al Monitor’a haftada bir yazı yazıyor. İMC TV'de haftalık dış politika programı yapıyor. Evli ve iki çocuk babası.
Bir yandan işgal altındaki bir ülkenin sokaklarında yürüyüp insanlarının neler düşündüğünü öğrenmek, diğer yandan politikacıların çevirdikleri dolaplara şahit olmak. Bir yandan IŞİD'in ele geçirdiği şehirler ve bu şehirlerde sakalları yeterince uzun değil diye kırbaçlananlar, diğer yanda rejimin elinde kalan ve Hıristiyanı, Sünnisi, Alevisi ile hayata tutunmaya çalışan şehirler.
Taştekin Suriye'nin Hafız Esad iktidarı döneminden başlayıp 2015 yılına kadar getiriyor okurunu. Sözünü sakınmamış. Türkiye'de yetiştirilen cihatçılardan, MİT tırlarına bildiklerini yazmış. Kimi zaman bir araştırmacı gazeteci, kimi zaman bir sokak muhabiri, bazen de bir jeopolitika çözümlemecisi gibi ele almış meseleyi.
Eleştirilecek birkaç yeri var ama, bunlar kitabın önemini azaltmıyor. Birincisi, kitabın sonlarına doğru Suriye'deki cepheleri, farklı grupların elindeki kasabaları öyle karışık bir şekilde anlatmış ki, insan okurken bunalıyor. Bu anlatıma eşlik edecek bir harita da verilmemiş kitapta. Nusra, bilmemne tugayı, El Bab, Afrin, Cezire bitmek bilmez bir liste.
İkincisi, Taştekin'in tutarlı bir anti-emperyalist duruşu yok. Ara ara dile getirdiği görüşlerinden anladığım kadarıyla, Suriye'deki rejimin barışçıl yollardan değişmesi gerektiğini düşünüyor. Bu durumda Suriye barışçıl yollardan emperyalizmin bir yeni-sömürgesine dönüşseydi, bu kabul edilebilir mi olacaktı?
Düzeniçi ideolojilerin genel sorunu bu sanıyorum. Emperyalizmin varlığına yönelik devrimci bir eleştiriden ziyade, "şunu yanlış yaptılar, sonuçları ağır oldu, böyle yapsalardı daha akıllıca olurdu" tarzı bir demokrat eleştirellik yaygın. Bu da ister istemez, egemen sınıfın aklının bir gün başına geleceği ve bu yanlıştan döneceği umudunu barındırıyor. Oysa dönmeyecekler, daha da saldırganlaşacakları bir döneme giriyoruz.
Kısacası, "ya bu Suriye'de tam olarak ne oluyor şimdi, kim kime karşı savaşıyor?" diye soruyorsanız, bu kitap iyi bir rehber.
Baharla başlayıp hazana dönen 'Arap Devrimleri' sürecindeki en önemli ve çetrefilli halkası olan Suriye İç Savaşı üzerine Türkçe yazılmış belki de en kapsamlı ve 2015 sonu itibariyle en güncel (basım Kasım 2015) kitapların başında geliyor Fehim Taştekin'in kitabı. Başlığı da (Yıkıl Git, Diren Kal) Suriye halkının Baas-Esad Yönetimine karşı başlangıçta duyduğu öfke ve sonradan hissettiği karışık duygularla 'neyse, kal da bölünmeyelim' yaklaşımını yansıtıyor.
Fehim Taştekin, Türk Dış Politikası üzerine yazdıklarıyla son dönemde Türkiye'de şimşekleri üzerine çeken, buna mukabil bölgeyi de yakından takip eden bir isim. Kitap ise, masabaşında hazırlanan sözde araştırma kitaplarından ziyade, 'sahadan' yazılan ve bilgiye dayalı bir araştırmanın ürünü. Bu yönüyle Batılı gazetecilerin, okuyanları gıptaya sevkeden ciddi saha araştırmalarını hatırlatıyor.
Lakin, kitap sanki tek bir görüşü savunmak için kaleme alınmış, bilhassa Türkiye'nin Suriye (ve biraz da Irak) politikalarının 'yanlışlığı ve yıkıcı sonuçlarını' ispatlamak için hazırlanmış intibaı veriyor. Özellikle yıkıma uğramış şehirleri (rejim kontrolündeki bölgeler) ve sığınmacıların gözlemlerini naklettiği bölümlerde, Türkiye'ye sığınan yüzbinlerce Suriyelinin görüşlerine yer vermemesi hakkaniyete pek sığmıyor. Ayrıca bu tek taraflı yaklaşım kitabın kıymeti ve inandırıcılığını da önemli ölçüde sorunu hale getiriyor.
Nihayetinde Suriye İç Savaşının safahatı hakkında doyurucu bilgiler, tek yanlı da olsa değerlendirmeler içermesi ve kapsamıyla okunmayı hak ediyorsa da, bir yandan da kaleme alınışındaki yanlılığıyla hayal kırıklığına da uğratıyor.
Suriye'de olan savas hakkinda Türkiye'de en çok bilgi sahibi olan gazetecilerin basinda Fehim Tastekin geliyordur herhalde. Kitabi okurken de en çok bunu anliyorsunuz. Bir çok anektod, olaylar arasindaki baglantilar, bir yerde kafaniz karman çorman bir hale geliyor, ama okumaktan alikoymuyor. Sahsen kitabi okurken eksikligini hissettigim bir sey, Suriye haritasiydi. En azindan kitapta bahsi gecen sehirlerin nerelerde oldugunu anlamak acisindan (Sam, Humus, Halep, Lazkiye v.s. gibi ana sehirleri demiyorum, bu cografyadaki bir çok sehir ve bölge de geciyor kitapta).. Okumayi birakip ara sira Google maps'ten Suriye haritasi inceledigim oldu.. Bir baska eksiklik, kitapta bahsedilen linkler, teknik olarak tiklanabilir degil. O yuzden link kisaltma servisiyle kisa URLler verilseydi daha iyi olurdu, bahsi gecen yerlerde ana kaynaga ulasabilmek icin.
Yine de, Suriye'de olan biten hakkinda fikir sahibi olmak istiyorsaniz okumanizi siddetle tavsiye ediyorum. Mumkun oldugunca tarafsiz bir dille yazmis Fehim Tastekin, yine de bazi yerlerde kendi dusunceleri dogrultusunda anlatim dilinin etkilendigini goruyorsunuz. Bunlari filtreleyerek anlatilani ulasmak size kalmis.
Turkiye kendi kurt sorununu cozmeden, ermeni suryanilerle barismadan, alevilerin hakkini tanimadan Suriye’ye model olma konusunda kendini paraladi. Dahasi teknik olarak hala Israil ile savas halinde olmasindan dolayi ordusunu ona gore tanzim etmis, Lubnan gibi cetrefilli bir ulkede 30 yil asker bulundurmus. Ortadogu’nun en cingoz istihbaratina sahip bir ulkeye karsi vekalet savasina kalkisti. Askerilesmeden krizin cozumunde rol alabilecek en kritik ulke iken komsusuna diz cokturme projesinde firlatma rampasi oluverdi. Neticede Turkiye once Nikaragua’da solcu Sandanista iktidarina karsi Kontralari besleyen Honduras’in durumuna dustu; ardindan Afganistan’a mucahit devsirip kendi basini belaya sokan Pakistan’in ayak izlerinden gitti. Fehim Tastekin’in kitabin son sozunde en azindan konunun Turkiye adina olan kismini bu sekilde ozetliyor, konu o kadar dalli budakli ve acilarla dolu ki… suryanisi, ezidisi, arabi, kurdu, sunnisi, alevisi, hristiyani.. yillar boyunca boyle bir cogtafyada israile karsi sigorta gorevi goren bir ulkeyi 2 gunde emevi camisinde cuma namazi kilariz noktasinda acinacak bir egoyla asagilayan bir siyasi anlayisin gunun sonunda tamamen kaybetmesi ve pesinden surukledigi ulkesini de multecilere, selefi cihatci gruplara ve gonullu istekli olarak cemaat ve tarikatlara nasil terk ettiginin hikayesi, ezcumle ortadogu’yu merak edip ogrenmek isteyenler icin muhtesem bir kitap, okumali okurmali.
Suriye meselesine ilişkin oldukça güzel bir kitap, Fehim Taştekin, ülkesinde gazetecilik mesleğini, mesleğin ilkelerine sadık kalarak sürdüren ender insanlardan, Yer yer duygusal bağlılıklarının tonu hafif biçimde yansısa da genel anlamıyla Suriye konusunu çok aydınlatıcı ve nesnel biçide sunmuş, Kendisine teşekkür etmek gerekir.
Bir muhalif yolun yarısında Türkiye'nin üstlendiği role atfen "Halep sizi affetmeyecek" demişti. Yolun sonunda Suriye' de bizi affedecek şehir kalmadı.
Okudukça omuzlarımdaki yük arttı da sanki bir daha da yerimden kalkamayacak gibi oldum. Savaş varken, sorumluları açıkken nasıl oluyor da hayat devam edebiliyor hayret ettim. Zweig'ı da anaraktan... Kitabı Türkiye'de sokaklarda dağıtasım var. Ozellikle de her daim Erdoğancılara. Bu da böyle duygusal bir book review.
Suriye üzerine Türkiye'de yazılmış belki de en iyi gazeteci kitabı. Taştekin, uluslararası anlamda aynı sınıfta olabileceği Robert Fisk gibi gazetecileri andıran iyi bir metodla sağlam bir iş çıkarmış.
suriye'de neler oluyor? ülkeler nasıl yaklaşıyor? soruları kafanıza takılmış ve cevabına zaman harcamak istiyorsanız uygun bir kitap olarak ele alabilirsiniz.
Yararlı bir derleme olmuş Suriye'deki iç savaşı anlamak için. F. Taştekin, Türkiye'den bu savaşı görece daha objektif takip edebileceğimiz birkaç gazeteciden biri sanırım. Bunun dışında, çok da aydınlatıcı buldum dersem, abartmış olurum. Kitap biraz derleyici kalmış. Süreç içindeki aktörlerin motivasyon ve çıkarları açısından yeni bilgiler sunuyor mu pek bilemiyorum. Örneğin AKP-iç siyaset aktörleri açısından pek bir "insider story" veya bilgi yok gibi. [ya da şöyle söylersem daha doğru olur: zaten kendi gibi isimleri takip ettiğim için okuduğum şeyler daha önceki şeylerden pek değişik değil]. Ayrıca süreç içindeki Kürtler de dışarıda bırakılmış (ama galiba ayrı bir kitapta ele alınıyor). Suriye'de savaşan grupların bağlantıları açısından bilgili olan birkaç gazeteciden biri olduğu için ise değerli buldum. (Bu arada, ben özellikle seküler muhalif grupların mevcudiyeti, görüşleri, örgütleniş ve faaliyetleri vb. konusunda daha fazla bilgi arzusundaydım ama pek umduğumu bulamadım -belki zaten ortadaki durumda fazla bir yerleri yoktu, bilemiyorum).
Kitabı okurken, daha önce kafamda oluşmuş ama hep yinelenen bir düşünce de vardı -saçmalıyor olabilirim: Erdoğan ve Davutoğlu'nun ideolojik saiklerinin yanısıra, Türkiye'nin komşusunun iç savaşına dahlinin bir başka sebebinin de, son 20-30 yılın, bir şekilde intikamını-rövanşını almak (Suriye-PKK rolü), hazır olanak varken komşusunu uzun yıllar belini doğrultamayacak şekilde zayıflatmak (aynı İsrail'in işine geldiği gibi) olduğunu düşünüyorum -bir nevi devlet aklı diyelim. Tabii, haddinden fazla karışıklık, hesapta olmayan, işleri aleyhte dönüştürme sebebi de olabilirdi (Kürtlerin hareket şansı bulması gibi).
Kitabı okurken, hemen farkedilecek şeyler: hukuksuzluk, hukuk devletinin yokluğu; dar bir oligarşik yapının mafyatik-istihbarat yollarla keyfi yönetimi (kafasına göre yargı, af, işkence, katl...). İşin acısı hiçbir aktör birbirinden farklı değil. Anca, derece olarak kısmen bazıları işi bir nebze racununa uyduruyor (kanun kitabına); zevahiri kurtarıyor. İstisna hali olunca, ulu orta, zaten zayıf olan kendi hukukunu ayaklar altın almaktan kaçınmıyor. Bizim hukuk devletimiz acaba Esad'ın kanun devletinden daha mı sağlam veya demokratik?
Şimdi, dediğim gibi en temel, klasik liberal demokratik değerler konusunda kendimizi fazla kandırmayalım diyorum -eninde sonunda bunları da yöneticilerimiz bir kalemde elinin tersiyle itebiliyor - durum bu. Ama işte, bunları boşvermek de olmuyor... Realizm namına her zaman kör bir güç dövüşünün sonucuna katlanmak durumunda olmamız, mücadeleden vazgeçmek için yeterli bir neden olmamalı. Temel hukuk devleti kurallarının her koşulda yerleştirilmesi, savunulması adına mücadele. İşte politika "Ortadoğu bataklığı" denilerek bir kenara atılıp boş verilmeyecek ise yapılacak olan bu. ((Yahu bir dakika, bu 18. yüzyıl! Biz daha 19. & 20. yüzyıl demeden tekrar en temel 18. yüzyıl işlerinde dönüp dolaşıyoruz - belki aslında hep olup biten bu - tarih -dönüp dolaşıp aynı şeyler - daha kaç iç savaş yaşanacak kim bilir bizden sonra))