Münevver titreyen elini yavaşça o'nun eline bırakıverdi. Elini sımsıkı kavradı eli. Sıkı ama nazikçe… Öyle nazik bir tutuş ki, sanki yavru bir kuşu avucuna alırcasına… İncitmemeye özen gösterir gibi… Üstelik bu ayaz kış gününde, nasıl olabiliyorsa sıcacıktı elleri. Yumuşak, güven verici… Başını kaldırdı, baktı Münevver. Gözgöze geldiler. Kehribar rengi gözleri vardı!.."
Aşk biraz kehribara benzer aslında... Bir ağacın özsuyu gibi insanın doğasında vardır... Reçine diye yüzüne bakmadığımız o şey, yıllar boyunca binbir mevsimi yaşar, en sert rüzgârlarda savrulur, en vahşi yağmur taneleriyle dövülür, en sıcak güneşle ısınır, en soğuk karla kaplanır... Sonunda ise şahane bir renkte çok değerli bir taşa dönüşür. Adına o zaman kehribar derler… Aşkın kehribar hali herkese nasip olmaz. Çünkü sabır gerektirir. Emek gerektirir. Hoşgörü gerektirir. Vefa gerektirir. Reçineyi mücevher yapan zorlu süreçte ellerinizi sımsıkı kenetleyip durabiliyorsanız eğer, boynunuza kehribardan kolyenizi ışık ışık bir nişan gibi takarsınız. Kehribar aşkın ta kendisidir..
Ben bu kitapla yazarı da tanıyan bir arkadasım sayesinde karşılaştım. İçinde yaşandığı tarihi olayları da hayatın günlük hali, yemek masası sohbetlerinden kesitlerle yaşatarak bir guzel Cumhuriyet ailesini anlatan kitaba, ben daha önsözü okuduğum anda bağlanmıştım. "..Emek özürlü iliskilere, fedakârlık yoksunu aşklara, sadakat sakatı dostluklara,sabırdan arınmış yılları yaşayanlara inat.." diyordu. Yaşlandım herhalde, nerde o eski zamanlar, dostluklar dediğim bir doneme denk geldiği icin mi bilmiyorum ama beni olumlu yönde çok etkiledi. Bir kere benim annem de henüz kız enstitüsünde okurken babamla nişanlanmış idi ama ben onun ne hissettiğini, babamla ilk karşılaşmasını nişan kıyafetini, gelinliğini hiç sormamıştım. 18 yaşında Ankara'ya gelin gittiğini biliyordum ama bir iki zorluklarla dolu anıdan fazlası yok. Hele anneannem ve ya babaannem ile bu konular hiç konuşulmadı, anneannem vefat etti babaannem alzheimer oldu sonuçta o anılara ulaşmam artık imkansız. Yine de bana çok daha geç olmadan birşeyler yapabileceğimi hissettirdi, annem ve teyzelerimle bu konu ile ilgili düşünmemiz ve hatırlamamız gerektiğini düşündürdü. Ben kendi adıma Aşkın Kehribar haline ulaşmakta olduğumu hissettim, bu masalı yazarak, bana bu konuda doğru yolda olduğumu gösterdiği icin teşekkür ederim.
Bige hanımın bu romanında özellikle belli bölümleri gerçekten kendinizden duygular bulacağınız olaylar içeriyor. Belli tarihsel olaylara değinirken bazılarına hiç değinmemiş olması tabii ki kendi tercihi. Kolay okunan bir roman.
Yazarın kendi anneannesinin ve dedesinin aşkını merkez alıp üç kuşağın hayat hikâyesini anlatan roman, tam bir eski zaman Türk filminin (kötü karakterleri ayıklayıp) yazıya dökülmüş hali. Temelinde özveri, sevgi, dayanışma, dürüstlük olan bir hayat görüşü. Şimdi yaşadığımız yüzeysel ve içten pazarlıklı ilişkilere inat, tam bir kendini adama hali. Gerçek hikâye olmasa, bu kadar da olmaz ki denebilecek kadar iyiliklerle dolu. Kitap, yazarın anneannesi olan Mürüvvet’in enstitüye giderken, daha 16 yaşında, kendisinden 17 yaş büyük olan avukat İhsan bey tarafından istenmesiyle başlıyor. Arkadaşlarının birer birer nişanlanmasıyla kendisine sıra gelmesine heyecanlanan Münevver, yüzünü hiç görmediği, hatta görme talebinin bile ayıp sayıldığı bir aile düzeni içinde, kendi nişan davetiyesini bile gizli saklı okuyabiliyor. Bu kadın erkek eşitsizliğini, kadının aile düzenindeki yerinin evi çekip çevirmenin ötesinde olmamasını çok doğal bir şeymiş gibi anlatan yazara bozuldum önce! Sonra bunun o dönemin normali olduğunu düşündüm. Ne kadar Ankara’nın köklü ailelerinden biri de olsalar, gelenekler, kadın erkek ilişkileri açısından farklı bir şey sunmamış onlara. Büyük bir şans eseri, Münevver ve İhsan birbiriyle çok uyumlu, birbirine destek olan bir çift olmayı ve hayatın her türlü tuzaklarını elele atlatmayı başarıyorlar. Özellikle İhsan’ın mesleğinden ve başarılı yükselişlerinden dolayı kitap boyunca arka planda Türkiye’nin siyasi hayatının da özetini geçmiş yazar. Fazla politik olmamaya özen göstererek, köy enstitülerinden, İnönü’ye, Menderes’in idamından darbe sonrası halkın durumuna kadar, o dönemin siyaset hayatını minik aile içi sohbetlerine yedirmiş. Beni en çok etkileyen şey ise o dönem insanlarının hayatında dürüstlüğün ne kadar önemli olduğu oldu. İhsan’ın meslek hayatında pozisyonu yükseldikçe, ailesini de her türlü rüşvet sınıfına girebilecek hediyeye ve ricaya karşı durmalarını öğütlemesi, bunu bir aile duruşu olarak görmeleri, adaleti, tarafsızlığı ve doğrudan sapmamayı prensipten öte kişiliklerinin bir parçası haline getirmelerini çok güzel anlatmış kitap. Sonra dönüp de, şimdi geldiğimiz noktada ülkemizin içinde olduğu yere, bizi yönetenlerin almayı kendilerine hak gördükleri imtiyazlara bakınca insanın gerçekten içi acıyor. Kitapta İhsan önüne onay için gelen kızının hâkimlik kararını bile “sırf kızı olduğu için onayladı”, derler diye imzalayamıyor ve çok istemesine rağmen kızı kararından vazgeçiyor. O derece bir dürüstlük. Hikâyeyi okurken uzun uzun ilişkiler hakkında düşündüm. O zamanlar kadın erkek ilişkileri mutlak bir saygı çerçevesindeymiş. Sevgi olmasa bile saygı hep varmış ki bu hikâyede sevgi de ilişkinin en kuvvetli parçası. Zorluklara birlikte göğüs germe, herşeyi imkanlar dahilinde birlikte kotarma, karşı tarafı kendinden bile fazla düşünme, kollama hali… Şimdilerde yaşadığımız çabuk vazgeçilen, uğrunda savaşma ihtiyacı hissedilmeyen, zaten baştan itibaren bir olmak yerine iki ayrı birlik olarak ilişkiye girişilen kadın erkek dengesinden (ya da dengesizliğinden) çok farklı. Bunun altında yatan en temel şey öncelikle aile kavramının kutsallığı, kale duvarı gibi dışarıya kapalı olup, kendi içinde de kalenin duvarlarını hep güçlendirmeye yönelik yaşamaları. Belki de o dönem kızlarının eline daha önce erkek eli değmemesinin, evin kızından, eşinin dayanağı olmaya arada başka taş olmadan atlayışının sonucudur bu birlik hali. Ya da evin kızı olmanın anlamının kendini kocanın karısı olmaya hazırlamaktan başka bir sebebi olmayışıdır. Sebep ne olursa olsun, iki insanın birbirine böylesine dayanak olması, kitapta çok güzel ifade ettiği gibi Münevver’in İhsan gibi kocaman bir ağacın köklerini oluşturması karşısında sadece gıpta edebildim. Kendi adıma ben bunu (en azından şimdiye kadar) bulamamış olsam da, kızımın böyle bir sevgiyle sarıp sarmalanabileceği bir hayat arkadaşıyla ömrünü geçirmesini temenni ettim yürekten. Meraklısına not: Kitaba ismini veren Kehribar Zamanı, İhsan’ın kehribar rengi olan gözlerinden esinlenilmiş
Bige Hanim’in kendi aile hikayesi oldugunu anlamadan almisim bu kitabi. Anlatisi sicacik, insanin gozlerini dolduruyor. Hele ki, Turkiye’de yasanan olaylar oyle guzel serpistirilmis ki, sahane ince mesajlar var gunumuze. Tarihin tekerrurden ibaret oldugunu gordukce tuyleri diken diken oluyor insanin.