Kitap bir Çin atasözüyle açılıyor: “Beş rengi karıştırırsan, insan kör olur.”
Avignon Beşlisi tam olarak böyle, renklerin, yani anlatı katmanlarının, gerçek ile kurmacanın birbirine karışıp okuru giderek körleştirdiği bir evren. Bir noktadan sonra metin, üst üste yığılan hikâyeler, yankılar, simgeler, gölgeler arasında insanı bildiği dünyadan koparıyor. Okurken beyninin sızladığını hissediyorsun, edebi bir migren. Durrell okumak, hafif mazoşist, hatta yer yer faşizan, bir haz: zorlayan, iten, yorup sınayan bir okuma deneyimi. Kesinlikle her okurun kaldırabileceği bir beşli değil, ama kapısını aralayabilene hem zehirli hem büyüleyici bir güzellik sunuyor.
❤️🔥 SPOILER ALERT!!! 🔥❤️
Livia, anlatıcımız Aubrey Blanford’un, çok sevdiği arkadaşı Constance’ın, Tu’nun, ölüm haberini alması üzerine, Blanford’un kendi yarattığı kahraman Sutcliffe’le yaptığı hayali bir telefon konuşmasıyla başlıyor. Bir şömine başında eski mektupları karıştırırken, Sutcliffe’in ısrarıyla bütün gerçek kişileri, Provence’a uzanan tanışma hikâyelerini anlatmaya başlıyor biz de Proustvari bir geçmiş zaman tünelinde yuvarlanarak okuyoruz kitabı… Bütün kitap boyunca yine B'nin, Blanford’un zihninin içindeyiz, bir bilinç akışı, fakat sıkı sıkıya romanesk öğelerle örülü bir kurmaca.
Oxford’da okuyan üç arkadaş, Hilary, Blanford ve Sam, son sömestr tatillerinde Hilary’nin kız kardeşi Constance’a teyzesinden miras kalan Tu Duc Şatosu’na gitmek üzere yola çıkarlar. O zamanlar bir tıp ögrencisi olan Constance ve çılgın kızkardeşi Livia ile Lyon’da buluşur, oradan tekneyle Rhône üzerinden güneye, Avignon’a inerler. Durrell burada nefis bir edebiyat gösterisi yapıyor, nehir, gölgeler, tarih, ışık, hepsi birer Durrell cümlesine dönüşüyor.
Onları Avignon’da arkadaşları Felix karşılar. Burada olay örgüsüne yeni damarlar eklenir: Felix’in hayli nüfuslu amcası Galen, Quadrefages (Tapınak Şövalyeleri’nin gizemini, kayıp hazineleri ve simya taşını arayan bir meraklı. Galen için çalışır, kâhin gibidir, Galen’in çingenelere katılıp ortadan bir anda kaybolan kızı Sabine’i bulmasına yardım eder) ve elbette Galen’le Avrupa’da iş yapmak için gelen Mısırlı Prens… Merkezinde Livia olsa da bu yan karakterleri de aynı ağırlıkla tanıma fırsatı doğuyor kitapta. Roman ilerledikçe Livia’nın Blanford’la evliliğinin, aslında Constance’ın Blanford’a duyduğu aşkı kıskanıp onun önüne geçme arzusu oldugunu anlıyoruz. Blanford’un Constance’a duyduğu sessiz ve derin sevgiye karşılık, Livia’yla yaşadığı tutkulu, kırılgan, kopuk ve keskin ilişki arasındaki tezat romanın temel eksenlerinden birini oluşturuyor. Annesi tarafından terk edilmişlik, ruhuna yanlış bir açıyla kaynayan Livia’yi anlatırken donemin hayli popüler konusu olan Freud’un Oedipus kompleksine ara ara göndermeler yapar Durrell.
İlginç olan: kitabın başında Aubrey şatoya ilk gelişinde duvarda, ilk kitabın bütün gizlerini taşıyan 3 tablo görür. Bu tablolardan yalnızca bir defa bahsedilir ama Durrell ileride bu detayı yeniden önümüze çıkaracak gibidir. Adı bilinmez bu şatoda duvarda kara çarşaflarla örtülü üç portre asılıdır, birinin altında Piers, diğerinde Sylvie yazılıdır, üçüncünün adı okunmaz ama bunun Constance’a ait olduğunu anlarız.
Sonuç olarak bu ikinci kitapta hâlâ Blanford’un beyninin içindeyiz. İlk kitapta Sutcliffe’in yazdığı Tapınak Şövalyeleri kitabında karşımıza çıkan kahramanların gerçek versiyonlarının Blanford’un hayatına nasıl girdiklerini ve Blanford’un bu karakterlerden neleri ilham aldığını anlıyoruz, bir yazarın karakter yaratma serüvenine tanıklık etme lüksü sunuyor Durrell ki bu essiz bir okuma tecrübesi oldu benin icin. Aşklar, kırılmalar ve Livia’nın kökeni, gemi yolculuğundan Provence’a uzanan anılar çağrışımı, şömine başındaki iç monologlar ve bilinç akışıyla tüm romanesque elementler kullanılarak yazılmış tek kelimeyle mükemmel bir Durrell eseri!
Şimdi sıra üçüncü kitapta, Constance ile devam…