"Enver Paşa ihtilalden önce, ahlak, cesaret ve kahramanlık misali tanınmıştır. Enver`e en çetin kıt`a hizmetleri, tam ve i`timadla emniyet edilmiştir.. Enver Paşa, şahsi meziyetleriyle iyi bir asker, iyi bir zabit olarak, cemiyetin kusur olarak bildiği unsurlardan, insanın tasavvur edemeyeceği kadar nasibi olmayan bir tiptir. Askerî vasıfları bakımından vazifesever, çalışkan ve korku nedir bilmez müstesna kahraman olarak, askerliğin aradığı ölçülerin en yukarı seviyesinde yer almıştır...
Ziya Nur Aksun (d. 29 Mayıs 1930, Konya - ö. 6 Eylül 2010, İstanbul), Türk tarihçi, hukukçu, matbaacı, yayıncı.
Eserlerinden çok sohbetleriyle tanınmış; Osmanlı ve İslam tarihi hakkında bilgisi ile birçok kişiyi etkilemiş bir tarihçidir. Kimi kaynaklarda "Bilge tarihçi" olarak anılır.
29 Mayıs 1930 tarihinde Konya'da dünyaya geldi. İlk, orta ve lise öğrenimi aynı şehirde yaptı. Liseyi birincilikle bitirdiği için İstanbul Teknik Üniversitesi İnşaat Fakültesi'ne imtihansız kabul edildi . Ertesi yıl Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde geçti. Ankara’daki öğrencilik yıllarında Said-i Nursi ile tanıştı, eserlerini okudu ve yaydı. Daha sonra tüm ilgisini Osmanlı tarihine yöneltti. Hukuk öğrenimini 1955 yılında tamamladı. Avukatlık stajını tamamladıktan sonra Konya Barosuna kaydoldu.
1956'dan itibaren yaşamını İstanbul’da sürdüren Yusuf Ziya Aksun, üniversite ders kitapları basan bir matbaa kurarak iş hayatına başladı. 1960’lar ve 1970’lerin başında devrin muhafazakâr entelektüellerinin toplanma mekanı olan Beyazıt’taki Marmara Kıraathanesi’nde ülkenin yakın tarihine ilişkin konuşmaları ile tanındı. Ülkücü hareket mimarlarından Dündar Taşer ve Erol Güngör ile sohbetlerini derleyerek 1974 yılında “Z.N” rumuzu ve “Dündar Taşer'in Büyük Türkiyesi” adıyla yayımladı. Aynı yıl, II. Meşrutiyet dönemi felsefecisi Filibeli Ahmed Hilmi’nin “İslam Tarihi” adlı eserini sadeleştirdi; geniş bir biyografi ile birlikte yayımladı. Bu iki eseri dışında Diriliş dergisinde Z.N. rumuzuyla makaleler yazdı.
1965-1976 yılları arasında Osmanlı Tarihi üzerine bir eser üzerine çalıştı. Ancak bu eseri bitiremedi. 1976 yılında felç geçiererek konuşma ve yazma yeteneğini yitirdi. Sol eliyle resim yaparak duygu ve düşüncelerini paylaşmaya başladı. Genellikle cami, medrese gibi dini yapıları resmeden yağlıboya tablolar yaptı.[4] Bakımını, 34 yıl boyunca gazeteci kardeşi Belma Aysun üstlendi.
Yarım kalan "Osmanlı Tarihi" adlı eseri 1995 yılında dört cilt halinde yayımlandı. “Gayri Resmi Tarihimiz” adlı eseri 1997’de basıldı. Güzel sanatlara yeteneği, şiir ve müziğe hayranlğıyla da tanınan Aysun, 2001 yılında Türkiye Yazarlar Birliği tarafından Türk tarihi üzerine çalışmalarıyla üstün hizmet dalında Yılın Kültür Adamı seçildi.
Tarihçi, 6 Eylül 2010’da İstanbul’da hayatını kaybetti. Şakirin Camii’nde kılınan cenaze namazının ardından Karacaahmet Mezarlığı’nda toprağa verildi.
Sarıkamış Harekatı bir taarruz harekatıdır. Tek koldan değil iki koldan bir çevirme hareketidir. Kafkas cephesinde yapılan Köprüköy ve Azap muharebelerinde alınan zaferlerden sonra komuta kademesinin takip ve imha hareketlerini yapmaması ve fırsatı değerlendirme hususunda tereddüde düşmeleri sonucu Enver Paşa bizzat cepheye gelmiş ve kolordulardan birinin başına geçerek harekata önderlik atmıştır. Plan teoride kusursuzdur, uygulamada bazı yanlış verilen kararlar ve anlık gecikmeler faciayı getirmiştir. Kafkas ordusuna giyecek taşıyan Mithat Paşa isimli nakliye gemimizin batırılması askerin soğuğa direnmesini zorlaştırmıştır.
Tek kurşun atmadan 90 bin askerimizin şehit olması ise yanlıştır. Zayiatımız Rus kaynaklarına göre 90bin Resmi Türk kayıtlarına göre 26bin şehit toplam 40bin, diğer kaynaklara göre ortalama 40bindir. Ayrıca ordumuz Sarıkamış önünde sıcak çatışmaya girmiş Ruslarla muharebe yaşanmıştır. Askerimizin telefatının en büyük sebebi soğuk ve kış olmakla beraber çatışmalarda da çok şehit vermişizdir. Hatta 2bin askerimiz muhaberat eksikliği ve sisin görüşü kapatması sonucu birbirleriyle çatışarak şehit olmuştur.
Subjektif olmayan genel Rus ve Türk askeri muharrirlere göre Sarıkamış planı cüretli ve mükemmeldir. Ruslara göre mağlubiyetin sorumlusu Enver değil yüksek kademe kumandanlardır. Çekilme, saldırı, mevzi düzenleme ve ilerlemenin zamanı hususundaki yanlış insiyatifler mağlubiyeti getirmiştir. Yine genel kanaate göre bunların en başında Köprüköy ve Azap muharebelerinden sonra taarruz konusunda tereddüt edilmesi, Rusların çevirme harekatı yapmasından korkulmasıdır. Zaten bu tereddüt Enver Paşa'nın Erzurum'a gelmesine ve Sarıkamış harekatının yapılmasına sebep olmuştur.
1. Dünya Savaşı'na girişimiz konusunda ise bütün mesuliyeti Envere yükleyen tarihçiler insafsızlık etmektedirler. Genel ahvale baktığımız zaman Türkiye için en az tehlikesiz emeller besleyen devlet Almanyadır. Buna rağmen Türkiye İngiltere Fransa ve daimi düşmanı Rusya'ya ittifak tekliflerinde bulunmuştur. Bittabi gelen cevap olumsuzdur. İtilaf devletlerinin amacı Türkiye tarafsız bırakıp savaşın süresini kısa tutmak, savaş sonunda ise gizli anlaşmalar ile belirlenen paylaşım planını uygulamaktır. Çöküşün son raddesinde olan Türkiye'nin ittifaksız bir çıkışı yoktur. Bunun tek yolu silahlı tarafsızlıktır ki silahlanmak için yine dış devletlerin yardımına muhtaçtır. Donanma İngiliz subayların jandarma Fransız subayların Ordu ise Alman subayların ıslahiyetindedir. İtilaf devletlerinin tavrı sonucu Türkiye Almanlarla beş maddelik bir ittifak anlaşması yapmak zorunda kalmıştır. (Savaş başlamazdan 1 gün önce)
Bu anlaşmaya rağmen İttihatçı devlet adamları tarafsızlığımızı koruyacağımızı düşünmektedirler. Yine amaçları silahlı tarafsızlıktır. Ancak bu gerçekten yüksek siyasi deha, denge siyaseti istemektedir. Vatanperver ancak tecrübesiz ve yeterli bilgiye sahip olmayan İttihatçı ricalde ise bu meziyetler mevcut değildir. Ayrıca tarafsız kalmak için Türkiye'nin istekleri çok basittir. Kapitülasyonların kaldırılması ve İtilaf devletlerinden toprak bütünlüğünün korunmasına dair ikna edici bir yazılı anlaşma. Ancak İtilaf Devletleri bu basit talepleri bile gidermeye yanaşmadılar. Zaten Paris anlaşmasında verdikleri teminatın ne kadar kalıcı olduğu Balkan savaşlarında belli olmuştur. Nitekim Alman Islah Heyetinin ülkemizde bulunması sonucu Almanlarla yakınlaşma, efkar-ı umumiye'nin ve ordunun Balkan yenilgisinin lekesini silmek gayesiyle savaşa istekli olması, Karadeniz vakasını vücuda getirerek Türkiye'yi kaçınılmaz savaşa soktu. Goeben ve Breslau'ın İngilizlerden kaçarak Türkiye'ye sığınması ve bunların yine bir emr-i vaki ile Karadenize çıkması Türkiye'yi fiilen savaşa soktu ve imparatorluğumuz yıkıldı.
1. Dünya Savaşı başlarken Almanya'nın planı: bir yıldırım savaşıyla Fransa'yı kısa bir sürede barışa zorlamak ve bütün gücüyle Rusya'ya yüklenmektir. Askeri ve sanayi güç olarak Almanya buna muktedirdir. Ancak Almanya uzun müddetli bir savaşa dayanamaz. Çünkü deniz gücü kendi elinde değildir, ekonomisini devam ettiremez. İki tarafta bunun bilincindedir. Dolayısıyla İtilaf Devletleri yıpratma savaşı uygulamak zorundadır. Almanya Marn muharebesinde Fransa'yı ezici bir mağlubiyete uğratamayınca savaşın uzayacağı anlaşılmış ve Almanya cephelerdeki yükünü azaltmak ve toprak bütünlüğünü büyütmek amacıyla Osmanlı'yı savaşa sokmuştur.
Lise tarih kitaplarında gördüğümüz bu gemilerin bir düzmece ile Türkiye'ye alınması, Enver'in Alman hayranlığı ise hatıratlar ışığında yanlıştır. Gerçek bir emrivaki ile himayemize girmiştir. Uluslararası hukuka göre ya bu gemileri 24 saat içinde sınırdışı etmek ya da silahlarına el koyup limanda demirletmek gerekir. Tabiki mağrur Almanlar bu iki teklife de sertçe cevap vermişlerdir. Halil Paşa acele bir çözüm bularak gemilerin satın alınmasını teklif etmiş ve bu teklif mürettebatın yine Alman kalması koşuluyla kabul edilmiştir. Alman mürettebat ise iki ay içerisinde manevra çalışması bahanesiyle Karadenize çıkış iznini koparmış ve Rus limanlarını bombalamıştır.