Kuşaktan kuşağa aktarılan destanlaşmış aşk öyküleri hep dokunaklıdır. Abélard ile Héloïse’in 12. yüzyılda, Fransa'da yaşadıkları da işte böyle öykülerden biri. Tıpkı Leyla ile Mecnun, Ferhat ile Şirin ya da Romeo ve Jülyet gibi onlar da amansız bir kaderin pençesine düşüp aşkları yüzünden acı çeken iki kişi. Engelleri aşamayıp ömürlerini hüzne ve ıstıraba bağlayanlardan. Bu kez iki sevdalıyı ayıran ailevi ve dinsel engellere rağmen kapandıkları manastırlardan birbirlerine yazdıkları mektuplar aralarındaki bağın gücünü günümüze kadar ulaştırmayı başardı. Latince yazılmış olan bu mektuplar 16. yüzyıldan itibaren çeşitli dillere çevrilip yayımlanınca İngiliz yazar ve ozan Ronald Duncan'ın da dikkatini çekti. Duncan çağının ötesinde önem taşıyan bir din bilimci, düşünür ve ozan olan Abélard ile yaşadığı dönemin kadınlarında pek rastlanmayan bir kültüre, eğitime, toplumsal bilince ve duyarlılığa sahip Héloïse arasındaki yazışmaları şiirsel bir dille yeniden kaleme almış. Acıklı mı? Evet. Etkileyici mi? Çok. Benzersiz mi? Hayır. Hatta "Bazı şeyler hiç değişmiyor." dedirtiyor insana. - ZA
Aşk romanlarını sevsem de romantizm dozu yüksek olan, fazlaca şiirsel tarzda yazılmış olan şeyler bana çok yapay ve abartılı geliyor. Bu sebeple de bu tür şeyleri okumaktan kaçınıyorum. İlk başta Abelard ve Heloise de mi öyle diye korkmuştum; fakat korkuların aksine çok keyif alarak okudum.
Kitabın arkasında ve önsözünde aslında Abelard ve Heloise'in gerçek hikâyesine yer verilmiş; ama ben yine de merak edenler varsa diye anlatmak istiyorum. Abelard bir filozof, şair, din adamı; pek çok düşünürü de etkilemiş olan bir isim. Heloise ise dönemi için oldukça iyi bir eğitim gören, kadın hakları savunucusu da olan bir genç kadın. Dayısı tarafından eğitilen Heloise, Abelard'dan ders almaya başlıyor ve dersler devam ettikçe ikili birbirlerine âşık oluyor, beraber oluyorlar. Durumu fark eden dayı da Heloise'i alıp şehir dışına yerleştiriyor; fakat bu da onlara engel olmuyor. Heloise'in hamile kalması üzerine gizlice evleniyorlar. Bir yanlış anlaşılma sonucu (kimileri dayının da Heloise'i sevdiğini söylüyormuş) dayı Abelard'ı hadım ediyor. İkili ayrılıyor. Abelard rahip, Heloise rahibe oluyor ve bir daha hiç görüşmüyorlar; fakat aynı yere defnediliyorlar. İkilinin mektuplarının bir kısmı günümüze kadar ulaşmış. Onları da bulabilirsem okumayı isterim.
Robert Duncan da bu mektupları okumuş ve bunlardan hareketle kendi mektuplarını yazmış. Metin karşılıklı mektuplar üzerine kurulu, bu sebeple tam olarak bir tiyatro metni diyebilir miyiz, emin değilim.
Gerçek bir aşk hikayesinden beden bulan kitabın, aslı ile uyumlu mektuplar kısmı da, yazar tarafından hayal edilmiş mektuplar kısmı da çok güzeldi. Hikayeyi bir oyun şeklinde, şiirsel bir dille anlatması da çok güzeldi.
Aşk hikayeleri adına, çok beğendiğim iki kitabın da Helikopter Yayınları’ndan çıkması da güzel tesadüf; kitaplıkta gördükçe keyiflendirecek güzelliğe sahip baskıları ve tarzları var çünkü.
“Düşünüyordum, hatta korkuyordum, uzun süren suskunluğun ya benden çalınmış huzursa, ya beni unutacak kadar güçlenmişsen…”
“Aşkımı anlatmaya sözcükler yetmeyince, sessizliğin anlamı artıyor.”
Abelard ve Heloïse. Abelard döneminde ve öldükten sonra da pek çok insanı etkilemiş bir filozof, din adamı, şair. Heloïse ise iyi eğitim görmüş, yaşadıkları dönemde kadın hakları savunuculuğu yapmış bir kadın. Dayısı ile yaşayan Heloïse, Abelard'dan ders almaya başlıyor ve ikili yakınlaşıp birbirlerine aşık oluyorlar. Bu durumdan rahatsız olan dayısı ikisini ayırıyor fakat bu onların aşkına engel olamıyor. Heloïse'in hamile kalmasıyla gizlice evleniyorlar. Abelard karısını dayısının gazabından korumak için bir manastıra götürüyor fakat dayısı bu durumu yanlış anlayıp Abelard'ı hadım ettiriyor. Hatta bir söylentiye göre de dayı Heloïse'i seviyormuş. Abelard'da mektuplarında bunu dile getiriyor. Bu olayın ardından ikili ayrılıyor. Heloïse rahibe, Abelard ise ondan uzak bir yerde rahip oluyor. Birbirlerini bir daha hiç görmüyorlar fakat uzun yıllar sonra bir tesadüf sonucu mektuplaşıyorlar. Yazılan 7 mektup günümüze kadar ulaşmış ve çift ölümlerinin ardından aynı mezara gömülmüş. Bu kitapta günümüze ulaşan 7 mektuptan derlenen biraz değiştirilerek 12 mektuba çıkarılan bir oyun. Kitabın başında ve sonunda bu bilgiler daha geniş bir şekilde yer alıyor zaten ama ben bunları bilerek yazıyorum çünkü bence bu aşkın gerçek oluşu ve bu denli derin oluşu kitabı ilgi çekici kılan bir şey. Aralarındaki aşk okuduğum en gerçek aşktı. O kadar çok yerin altını çizmek istiyordum ki bir yerden sonra kalemi elimden bıraktım ve sadece okudum. Satırlar öylesine yoğun, öylesine aşk ve duygu yüklüydü ki. Anlatamam. Zevkimiz bir nebze olsun uyuşuyorsa ve bana güveniyorsanız bu kitabı okuyun. Sizi mutlak bir aşk saracak bunu bilin.
27.06.20 “Elin… Elin değmiş bu mektuba.” Diye başlayan ve oldukça yürek burkucu ve bir o kadar da kalbe dokunan bir hikaye. Üstelik neredeyse 1000 yıl öncesinde geçen gerçek bir hikaye ve dünyada bilinen ilk aşk hikayelerinin başında geliyor. Abélard ile Héloïse’in mektuplarını okumak, hissettiklerini derinlemesine hissetmek çok çok mükemmeldi. Her satır öyle güzel yazılmış ki etkilenmemek elde değil. Kitabı okurken ve bitirdikten sonra bu yoğunluk beni öyle sarmaladı ki şu anda hissettiklerimi nasıl kelimelere aktarabilirim bilmiyorum. Gerçekten ne yazsam yetersiz gibi öyle etkilendim, öyle içime dokundu işte. Öyle gerçek öyle yoğun bir aşk ki onların ki yaşadıkları tüm zorluklar ve kötülükler kalplerindeki ve ruhlarındaki aşkı silememiş.
Héloïse’in başlattığı bu mektuplaşma çok özel, birbirlerine yazdıkları satırlar çok etkileyici. Héloïse’in yazdığı mektuplara karşılık Abélard durumun içinden çıkılmazlığı ve umutsuzluğu içinde mektuplar yazsa da aslında onun da aşkını ve çaresizliğini hissettim.
Héloïse’in aykırı kişiliği, kadın haklarını savunuşu ve mektuplarında da özgürlüğüne dair yaptığı vurgulamalar o döneme göre muazzam bir şey. Abélard ise bir filozof, yazar, şair, besteci, din adamı ve pek çok düşünürü de etkilemiş olan bir kişi olmasına rağmen günümüzde öncelikle Héloïse ile olan mektuplaşmalarından dolayı tanınıyor. Bu durum da insanı ayrı üzüyor. Eserlerinin Türkçeye neden hala çevrilmediğine anlam veremiyorum.
Kitabı okurken şu dizelerde “Ah! Keşke bir alet icat edilse de, konuşsan içine, ben de sesini dinlesem. Aramızdaki uzaklık yok oluverse. İcat edilmediğine göre, yaz bana, bize yaz.” yazmak ya da sadece sesli konuşmak ne kelime alın telefonumu görüntülü konuşun, tüm uçaklar sizin olsun birbirinize kavuşun dedim. Ama tüm bu yaşadıklarıyla destansı aşkları zirveye ulaşmadı mı diye de düşünmedim değil. Hatta zirveye ulaştıktan sonra bununla kalmayıp en yüksek semalara çıkmış aşkları resmen. Ayrıca Abélard ve Héloïse’in hikayesini, aşkını anlatan bu kitap çok sevdiğim kitaplar arasında yerini aldı.
“Ne sen söylediklerimi dinledin; ne ben hissettiklerimi söyledim.” -Abélard
“Yalnızca senin gözlerini okuyorum kitaplarımda.” -Abélard
"Küçücük bir kuş gibiyim. Havam sensin, es üstüme. Küçücük bir balık gibiyim. Suyum sensin, ak üstüme." -Héloïse
Öyle çok dize var ki buraya alıntılamak istediğim ama devam edersem tüm bu duygu yoğunluğu içinde bütün kitabı buraya yazarım ki bu bile bana yeterli gelmez o yüzden gitmeden önce burada noktalıyorum.
“Elin ... Elin değmiş bu mektuba. Teşekkür ederim; bana yazmamışsın ama ... Elbette tanıdım yazını; degişmemiş hiç. Degişen bir şey olmadı zaten, acı bile aynı acı. Bana gönderilmemiş ama, mektubu ben okudum. Utanmadım, kimseye de ihanet etmedim. Suskun geçen bunca yıldan sonra, hesap verecek degildim. Şimdi de vermeyeceğim. Elin degmiş bu mektuba! Aşık oldugum elin. O aşka susamışım. Hakkım var o elin yazdığı mektubu açmaya.”
Yaklaşık 1000 yıl önce yazılmış, samimi ve etkileyici aşk mektupları. Aslında 7 tane olan mektupları, Ronald Duncan 12 'ye çıkarmış ve şiirsel dille tiyatroya uyarlamış. Önsözünde de belirtildiği gibi birebir çeviri değiller. Bu arada Helikopter Yayınları'yla tanışma kitabım oldu ve hem çeviri hem de baskı kalitesi / tasarımından çok memnun kaldım.
Kitap Abelard ve Heloise’ in çaresiz ve bir o kadar tutku dolu mektuplaşmalarından oluşuyor. Mektupların bitiminde ise iki karakterin de kısaca değinilmiş hayat hikâyeleriyle karşılaşıyoruz; Abelard dönemin düşünürü, şair ve din adamı, Heloise ise kadın hakları savunucusu genç bir kadın (yaşıyla ilgili farklı söylentiler var). Bir şekilde hayatları kesişiyor ve aşık oluyorlar, bir süre sonra Heloise hamile kalıyor ve bu durum öğrenilince de bir manastıra kaçıyorlar; ancak genç kızın dayısı -muhtemelen yeğeni olmayan Heloise’ e beslediği gizli duygulardan ötürü- Abelard’ ı bir gece baskın düzenleyerek hadım ettiriyor. Bu olaydan sonra ünlü düşünür(şair, filozof, besteci.. pek çok betimleyici kullanılabilir onun için) kendini başka bir manastıra kapatıyor. İşte o meşhur mektuplar bu ayrılıktan bir süre sonra başlıyor.
Romeo ve Juliet’ le çok kıyaslanan bir hikâye, karakterlerin mektuplarındaki diyaloglar ve dönemlerinden kaynaklanan aşkı yaşama biçimleri benziyor gerçekten.
Abelard kimi kaynaklarda bencil biri olarak tasvir edilse de ben onun da Heloise kadar aşık ve düşünceli olduğuna inanmayı seçiyorum.
Okuması keyifli incecik bir başyapıt, Ronald Duncan orijinal olaylara sadık kalarak mektupları biraz genişletip oyunlaştırmış; zamanında da Tilbe Saran Heloise karakterini canlandırmış; ahh izlemek vardı!
“ İnsanlar iyimser defne avcıları gibidirler, ruhlarında mücevher keşfeder dururlar. Oysa çakıl taşlarından başka bir şey değildir mücevher dedikleri.”
Çeviri o kadar kasmış ki uyaklayacağım diye dıncıktım. Yanlış anlaşılmasın kötü çeviri değil, vasat da değil. Ama hep dediğim, kafiyeli olmasındansa akışkan olmasını yeğliyorum nesir biçimindeki nazımların. Çünkü kimse kusura bakmasın biz türkçe konuşurken yahut yazarken, biçemce farklı olsa da hele mektupta ister edebi olsun ister sokak ağzı ister jargon böyle 'muntazam kurallı Türkçe' kullanmıyoruz, vurgunun, ünlemin, devrikliğin yeri oldukça farklı bizde. Tabii dönüp bi zamanlar Poe'nin Anabel'ine yapılan çeviri gibi 'çevirmen şiiri'ne dönüşsün de demiyorum. Gerçi nazımda da serbestliği seviyorum o ayrı konu.
Belki sonra güzel bi yorum yazarım. Ben ve kimsenin okumadığı güzel yorum lol. *tribimi atar giderim*
off edebiyat katiliyim de ben bu kitabı okurum sevgilime hedye ederim diye almıştım nası hediye ediyim bunu çocuğa doğum gününde şimdi ayrılık hediyesi gibi neyse ben araştırmalara devam mecbur
“Öte yandan Abelard gibi büyük bir filozof ve ozanın sadece Heloise’e olan aşkı nedeniyle hatırlanması bana çok saçma geliyor. Bu aynen Stravinski’nin önemli bir besteci olduğunu unutup onu ‘Kaliforniya’ya yerleşmiş biri’ diye tarif etmemize benzer.” Roland Duncan
"Abelard! Dokunuşlarını bana taşıyan o kağıdı, o mürekkebi nasıl seviyorum. Sakladığım acı karşıma dikiliyor, bakıyorum: Aynı yaşlardayız onunla, boyumuz falan aynı. Tepeden tırnağa benim bu acı. İnsan gövdesini gövdesine kattığı birine ketum mu davranır? Ne biçim bir tanrı bu tapındığımız? Hem bir bütün olarak yaratmış bizi, hem de bir parçamızla yetinmemizi istiyor. Deli bir tanrı değil mi bu tanrı? Hem kadın olarak yaratmış beni, hem de dayatıyor yaradılışımı inkar edeyim diye. Senin de inkara çalıştığın gibi. Öncelikle seni sevmeme izin vermezse, onu sevmeyi de öğrenemem ben. Tanrı bölünebilir değilse eğer aşk da bölünmez. Dualarını kabul edip tutkunu reddeden bir Tanrı'ya inanmamı nasıl beklersin benden? Benm Tanrım değil o. Kanını tutuşturan gücünü de, çocuk gibi elinden tutma isteği uyandıran güçsüzlüğünü de seviyorum. Tanrı böyle sevemiyorsa ben seviyorum. Birlikte daha kutsal olacağız inanıyorum. Tanrı böyle sevemiyorsa ben de sevgimi tanrı yaparım."
böyle aşk hikayeleri olunca insan insanlığına dayanıyor. "abelard ve heloise" kült bir aşk hikayesi ve birbirlerine yazdıkları mektupların yeniden düzenlenmesiyle oluşturulmuş bir oyun aslında. mektupların orijinallerini okumayı tercih edebilirdim belki; ama bu yorum da estetik ve dramatizasyonu bir üst boyuta çıkarıyor. abelard filozof, besteci, şair ve din adamı, heloise ise çağın ötesinde bir genç kadın. son derece acıklı bir hikaye, hele ortaçağ avrupasında geçtiğini düşünürsek. özellikle heloise'ın dili, bakış açısı ve hitabı çok iyi, neredeyse sappho ile karşılaştırılabilir. heloise, sevgi ve aşk ekseninde dolaşırken abelard erkekliğini kaybetmiş olmanın da verdiği buruklukla kendine acıyor daha ziyade. benmerkezci, bencil bir tutuma girdiğini söyleyebilirim. günümüz şartlarında artık eşine rastlanamayacağını düşündüğüm bir aşk ve bir kitap. bir yaz akşamında, sakin bir şekilde okunası. tavsiye ederim.
Louis Aragon un aşağıdaki dizelerini yazıya döken; zamanımızda kalmamış gercek duyguların içtenlikle yazıya döküldüğü bir kitap.
İnsan her şeyi elinde tutamaz hiç bir zaman Ne gücünü ne güçsüzlüğünü ne de yüreğini Ve açtım derken kollarını bir haç olur gölgesi Ve sarıldım derken mutluluğuna parçalar o şeyi Hayatı garip ve acı dolu bir ayrılıktır her an Mutlu aşk yoktur
Abélard, 12. yüzyılın en parlak din adamlarından biriydi. Ortaçağda sistemli bir eğitimden geçmek için öncelikle din eğitimini tamamlamak gerekiyordu. Sonrasında diğer alanlarda eğitiminize devam edebiliyordunuz ama elbette tüm eğitim kurumları kiliseye bağlıydı. Abélard da döneminin en parlak isimlerinden biriydi. Düşünür, din bilimci, eğitimci, besteci, yazar ve şair sıfatlarının sahibiydi.
Héloïse ise döneminin en zeki kadınlarından biridir. Ünlü bir düşünür, kadın hakları savunucusudur. Ve kimi kaynaklara göre Abélard'la tanıştığında henüz 20 yaşında bile değildir.
Abélard ve Héloïse'nin hikayesine #k:50226 kitabında rastlamıştım. Onları araştırırken mektuplarının böyle bir kitapta toplandığını gördüm.
Kısaca değinecek olursak; Abélard Héloïse'nin özel öğretmendir. Birbirlerine aşık olurlar. Héloïse'nin hamile kalmasının ardından Abélard, Héloïse'nin dayısı Fulbert'i memnun etmek için Héloïse ile evlenmeyi önerdi. Ancak bu konuda çevresindekilerden kötü yorumlar alıyordu. Evlenen ve çoluk çocuğa karışan birinin artık bir düşünür olamayacağını, yıldızının eskisi gibi parlamayacağını çünkü düşünmeye ve üretmeye vakit bulamayacağını söylüyorlardı. Bu süreçte dayı Fulbert evliliklerini tüm Paris'e ilan etti. O da kariyerinin bundan etkilenmemesi için gizlice evlendiği Héloïse'i bir süreliğine rahibe kılığında bir manastıra gönderdi. Bunu duyan dayı Fulbert, Abélard'ın Héloïse'i başından attığını düşünerek birkaç adam tutup bir gece evine baskın düzenleyerek Abélard'ı hadım ettirdi. Bu olayın ardından Abélard da bir başka manastıra çekildi. O tarihten sonra da bir daha birbirlerini hiç görmediler ama bu birbirlerini sevmeye devam etmelerine engel değildi.
Bu hikaye birkaç yönüyle beni çok etkilemişti. Bunlardan biri, Abélard'ın kariyeri uğruna kendi kariyerinden, çocuğundan ve böylece hayatından feragat eden Héloïse bana Einstein'ın Mileva'sını hatırlattı. Her iki kadının da hayallerinden vazgeçmelerine neden olan büyük aşkları...
Mektupları başlatan Héloïse oluyor. Ancak yazarımız Ronald Duncan mektupları olduğu haliyle değil bir oyun metnine dönüştürerek hazırlamış bu kitabı. Abélard'ın dört, Héloïse'in üç mektubu varmış. Onları düzenleyerek 12 mektupluk ya da bölümlük bu kitabı oluşturmuş.
Kitap oldukça akıcı; duygular, çok canlı aktarılmış. Yazdıkları cümleler ve aralara serpiştirilmiş minik fikirler zaten sizi büyülüyor. 72 sayfalık bu minik kitapta; birlikte atan, bir olmuş, iki kocaman kalp var. 1132 yılında başlayan bu mektuplaşmanın içindekiler eminim okuyan herkesin ruhuna dokunacak.
Taraflarının ikisinin de kadere isyan ettiği, fakat bunu farklı biçimde dile getirdikleri bir aşkın öyküsü bu.
Abelard kimliği ile bedeninin arzuları arasına sıkışmış gibi. Kimlik ve bu kimlikte tutarlı ve bütünlüklü bir varoluş hissi onun için çok önemli. Bu bütünlük hadım edilmesiyle önemli ölçüde sarsılmış. Eksiklik duygusu onda başat hale gelmiş; bu yüzden sevgilisinin karşısına çıkmaya da cesaret edemiyor. Sözlerle, yeminlerle, vaatlerle giderilemeyecek bir his bu. Eloise'e, Tanrı'ya dönmesini bunca öğütlemesinin sebebinin bu olduğunu düşünüyorum. Kendisi de O'na dönerek aslında bu eksiklikten kurtulmaya çabalıyor. Abelard'ın bu travma içindeyken başka türlü davranabileceğini, bu sıkışmadan bir çıkışı olduğunu düşünemiyorum.
Heloise, bedenini ve ruhunu bir bütün görüyor. Onların tüm güdülerini ve arzularını olduğu gibi kabul ediyor. İnsanın doğal halinin, varoluşunun çıplak halde tanrısal olduğunu düşünüyor ve ona bir güdü verip sonra da bu güdüyü kısıtlayan bir Tanrı düşüncesine kesin olarak karşı çıkıyor. Eloise inanılmaz cesur; böyle bir kadın, biri ya da bir şey için tutkusuyla her şeyi yakıp gidecek enerjiye sahip. Yeter ki siz onun fitilini ateşleyin; ondan sonra da önünde durmayın!
Ama Abelard o fitili yakamıyor. Eloise ise hem aptal değil, hem de o kadar sevgi dolu ki, aşırı tutkusu asla yıkıcı değil. Bana göre, Abelard'ın halini, yani çatışmasını görüyor ve sevgilisi için en doğru olduğunu düşündüğü adımı atarak geri çekiliyor. En cesur davrandığı yer de sanırım burasıdır.
Kısa ama duygusal açıdan çok yoğun bir öykü bu. Sahnede nasıl oynanabileceğini ise kafamda canlandıramıyorum.
“Kutsal yeminler etmiş olsak da, kutsal değiliz hiç birimiz.”
“Nasıl da uğraştım kendimce sana kara çalmaya. Aklımdan tüm kusurlarını tekrarladım, durdum. Yalan söylemiştin, hatırladım. Bir keresinde epeyce kabaydı davranışın. Bu da işe yaramadı. Hatalarında da sen vardın. Onları hatırlarken erdemlerin geliyordu aklıma; güzelliğin canlanıyordu gözlerimde. Daha acısı, boynundaki o minicik beni hatırlıyordum.”
“Nefret ediyorum senden, sana aşığım. Senden soğumak için bütün yakarışlarım.”
“Merakım cezasını buldu işte. Nerden bilirdim her satırda adımı okuyacağımı? Uzun bahtsızlığımızın kısa hikâyesini yazdığını nasıl tahmin ederdim? Düşünüyordum, hatta korkuyordum, uzun süren suskunluğun ya benden çalınmış huzursa, ya beni unutacak kadar güçlenmişsen...”
O kadar güzel ki, okurken insanın yüreğine dikenler iliştiriyor. Aşkından vazgeçmeyi düşünmeyen Héloise tarafından yazılanlar öyle asaletli ki. Abélard'ın satırlarında ise aşkından vazgeçmeye teşebbüs etse de bir türlü gerçekleştirememesinin verdiği o duygu yoğunluğu hakim. Mürekkep olarak ikisi de duygularını kullanmışlar adeta. Abélard ile Héloise isimleri hiç ayrı anılmasın. Onların yaralı sevdaları hep yaşasın.🌹
"Aşkımız yaşayacak. Çünkü güller sonsuza kadar açacak."
sesli kitap #3 orta cagin destansi ask hikayesi dendigi icin salih bademci ve karisi imer ozgun bademci'nin seslendirmesi basta cok hos gelmisti. sesli olarak dinledigim icin ister istemez kacirdigim yerler olmustur. ama bana asktan daha cok, yasini basini almis donemin en onemli filozoflardan birinin genc kiz sevdasi yuzunden kendi kendini bitiris hikayesi gibi geldi. her seferinde donemin sartlari zart zurt diyoruz da bilemiyorum yani. hosuma gitmiyor bu yaslar. ki sorun sadece yas da degil. manipulasyon ve siddet de var bence. heloise bundan cok daha iyisini hak ediyordur.
Aşk ile ilgili bir şeyler okuduğumda ya da izlediğimde o kadar mutlu oluyorum ki, tarifi mümkün değil. Bu kitapta da hisler gerçekten çok güzel anlatılmış. Kısacık bir kitap ama sanki uzun uzun ayrıntılı aşk romanıymış gibi. İki kalbin bir birine olan saf, samimi hisleri çok güzel yansıtılmış. Abelard ve Heloise siz nasıl bu kadar güzel kaldınız♥️
Héloïse, 12. yüzyıl ortamında ender rastlanabilecek, akıllı, bilgili, duyarlı bir kadın. Héloïse’in mektupları edebi yapıt olarak oldukça başarılı. Bunun yanı sıra zorluklar karşısında kaçışı dinde ve Tanrı’ya hizmet etmekte bulan, aynı tutumu sevdiği kadından bekleyen ve bir filozoftan daha ziyade bir rahip olan Abélard, seni kınıyorum ve sana laflar hazırladım.