The working hypothesis is this: it is true that sexuality as experience is obviously not independent of codes and systems of prohibitions, but it needs to be recalled straightaway that these codes are astonishingly stable, continuous, and slow to change. It needs to be recalled also that the way in which they are observed or transgressed also seems to be very stable and very repetitive. On the other hand, the point of historical mobility, what no doubt change most often, what are most fragile, are modalities of experience. - Michel Foucault
In 1981 Foucault delivered a course of lectures which marked a decisive reorientation in his thought and of the project of a History of Sexuality outlined in 1976. It was in these lectures that arts of living became the focal point around which he developed a new way of thinking about subjectivity. It was also the moment when Foucault problematized a conception of ethics understood as the patient elaboration of a relationship of self to self. It was the study of the sexual experience of the Ancients that made these new conceptual developments possible. Within this framework, Foucault examined medical writings, tracts on marriage, the philosophy of love, or the prognostic value of erotic dreams, for evidence of a structuration of the subject in his relationship to pleasures (aphrodisia) which is prior to the modern construction of a science of sexuality as well as to the Christian fearful obsession with the flesh. What was actually at stake was establishing that the imposition of a scrupulous and interminable hermeneutics of desire was the invention of Christianity. But to do this it was necessary to establish the irreducible specificity of ancient techniques of self.
In these lectures, which clearly foreshadow The Use of Pleasures and The Care of Self, Foucault examines the Greek subordination of gender differences to the primacy of an opposition between active and passive, as well as the development by Imperial stoicism of a model of the conjugal bond which advocates unwavering fidelity and shared feelings and which leads to the disqualification of homosexuality."
Paul-Michel Foucault was a French philosopher, historian of ideas, writer, political activist, and literary critic. Foucault's theories primarily address the relationships between power and knowledge, and how they are used as a form of social control through societal institutions. Though often cited as a structuralist and postmodernist, Foucault rejected these labels. His thought has influenced academics, especially those working in communication studies, anthropology, psychology, sociology, criminology, cultural studies, literary theory, feminism, Marxism and critical theory. Born in Poitiers, France, into an upper-middle-class family, Foucault was educated at the Lycée Henri-IV, at the École Normale Supérieure, where he developed an interest in philosophy and came under the influence of his tutors Jean Hyppolite and Louis Althusser, and at the University of Paris (Sorbonne), where he earned degrees in philosophy and psychology. After several years as a cultural diplomat abroad, he returned to France and published his first major book, The History of Madness (1961). After obtaining work between 1960 and 1966 at the University of Clermont-Ferrand, he produced The Birth of the Clinic (1963) and The Order of Things (1966), publications that displayed his increasing involvement with structuralism, from which he later distanced himself. These first three histories exemplified a historiographical technique Foucault was developing called "archaeology". From 1966 to 1968, Foucault lectured at the University of Tunis before returning to France, where he became head of the philosophy department at the new experimental university of Paris VIII. Foucault subsequently published The Archaeology of Knowledge (1969). In 1970, Foucault was admitted to the Collège de France, a membership he retained until his death. He also became active in several left-wing groups involved in campaigns against racism and human rights abuses and for penal reform. Foucault later published Discipline and Punish (1975) and The History of Sexuality (1976), in which he developed archaeological and genealogical methods that emphasized the role that power plays in society. Foucault died in Paris from complications of HIV/AIDS; he became the first public figure in France to die from complications of the disease. His partner Daniel Defert founded the AIDES charity in his memory.
Michel Foucault, 1980-1981 arasında verdiği "Öznellik ve Hakikat" derslerine Sales'li Aziz François'in fil meseliyle başlıyor. Bu mesel üzerinden inşa edilen cinselliğin izini sürdükten sonra İ.Ö. 1. yüzyıldan İ.S. 2. yüzyıla uzanan dönemde geliştirilen kendilik teknolojilerini incelerken, cinselliğin pratiğe nasıl geçirildiği, evliliğin toplumsal yaşantıdaki konumu, çift mefhumunun doğuşu, erkekliğin inşası ve insanın arzuyla ve aslında kendisiyle ilişkisini konu ediyor. Foucault okumalarına Sibel Yardımcı'nın enfes çevirisi aracılığıyla başladığım için şanslıyım, zira Foucault deyince insanın gözü biraz korkuyor ne yalan söyleyeyim, ama galiba o kadar da korkulacak bir şey yokmuş :) Şimdi sırada Bilgi Üniversitesi Yayınları'ndan çıkan, derslerde yaptığı konuşmalardan derlenmiş diğer kitaplar var. Modern dünyamızda sıklıkla tartıştığımız toplumsal cinsiyet, cinsellik, arzu, aşk ve ilişkiler üzerine düşünen, özne olarak kendini inşa etmek gibi meselelere kafa yoran bakış açısını derinleştirmek ve tarihsel bir zemine oturtmak isteyen okura önerilir. #okudumbitti #okumaönerisi #bookstagram #bookstagramturkey #kitapönerisi #kitap #felsefeokumaları #michelfoucault #foucault
"İlk olarak, yetişkin, güçlü, zengin, erdemli, ahlâki ve entelektüel vs. niteliklerle donatılmış birini düşünelim. Genç bir oğlanla sürdürdüğü ilişkide, bir yandan bizzat cinsel edimin gerektirdiği harcamayı yapacaktır. Diğer yandan, bu oğlana ihtimam gösterecek, muhtemelen hediyeler [alacak] ve böylece bu ilginin gerektirdiği başka bir tür harcama daha yapacaktır. Bu noktada, bütün bu ihtimam, ilgi, hediye, dikkat vs. bütünü sayesinde, gerçekten de söz konusu cinsel ilişki, Yunan sitelerinde yetişkinlerin kendilerinden gençlerle kurmaları gerektiği türde bir toplumsal ilişkiyle eşbiçimli olacaktır. Çünkü buralarda yetişkinlerin gençlere yardım etmeleri, onlara örnek olmaları, bir anlam da onlara hami olmaları, erdem, yurttaşlık, politika konularında onlara yol göstermeleri gerekmektedir. Demek ki elimizde eşbiçimli iki ilişki var. Buna mukabil, zengin, güçlü vs. fakat kölesiyle ilişkisinde pasif birini alalım. Bu kişi, kölesiyle girdiği cinsel ilişkide, toplumsal yaşamda bulunduğu konumda değil de, aksine bulunmadığı aşağı konumda bulunacak, yani efendi değil köle olacak; böylece kölesine de, toplumsal yaşamda sahip olmadığı bir üstünlük atfederek, onu bu şekilde konum almaya itecektir. Bu durumda ilişkiler eşbiçimli olmayacaktır. Eşbiçimlilik ve farklı-biçimlilik arasındaki ayrım burada çok nettir. İlk tutum iyidir, ikincisi ise kötüdür. Gördüğünüz gibi buradaki esas ayrım, eşcinsellik ve karşı cinsle cinsellik arasında değil, toplumsal olanla cinsel olanın eşbiçimliliği ve farklı-biçimliliği arasındadır. Bu temel eşbiçimlilik ilkesinin bir diğer sonucu, evliliğin ve karı-koca arasındaki cinsel ilişkinin de aynı ilkeyi takip ettiğinin düşünülmesidir. Nitekim evlilik ilişkisinde de erkek haklarım ortaya koyar, üstünlüğünü hayata geçirir, tasarrufundakilere -aslında tam da onlara- sahip olur, çaba harcar, kazanç elde eder, üsttedir vs. Evlilik içi cinsellik, yani bir erkekle bir kadının eşler olarak, karı-koca olarak sürdürebilecekleri cinsel ilişki, evlilik tarafından tarif edilen toplumsal ilişkiyle tümüyle eşbiçimlidir. Fakat şu önemli noktayı da görmek gerekir: Evliliğe atfedilen bu üstün değer, her ne kadar onu başa getirse, bütün eşbiçimlilikler içinde zirveye yerleştirse de, hiçbir şekilde evlilik cinsel ilişkiye ayrılan tek yer değildir. Bu eğilimin (cinsel ilişkinin gerçekten de ancak evlilik içinde meşru ve kabul edilebilir olduğu yönündeki ilkenin) serpilmesini Artemidoros’un çağdaşı felsefede ve elbette daha sonraları Hıristiyanlıkta görürüz. Her halükârda müteakip toplumlarda bu ilke temel hale gelecektir. Oysa ki Yunan dünyasının aphrodisia düzeni içinde, evliliğin rolü hiç de bu değildir. Ona değer verilmesi, yalnızca eşbiçimliliğin en mükemmel formunu ortaya koymasından kaynaklanır, yoksa evliliğin cinsel ilişkiye imkân tanıyan tek yer olmasından değil. Evlilik, cinsel edimin değerlendirilmesine yarayan mekanizmaların temel bir ilkesi olan eşbiçimliliğin en mükemmel biçimini oluşturur. İşte diğer, daha düşük eşbiçimlilik formları da zirvedeki evlilik formundan başlayacak ve tam bir farklı- biçimliliğe varana kadar devam edecektir. Böylece zinanın tanımına geliriz; bu tanım çok ilginç ve önemlidir. Da ha doğrusu bu, evlilik-dışı ilişkilerin nasıl görüldüğünü açıkça ortaya koyan veçhelerden biridir. Eğer evlilik, yalnızca toplumsal-cinsel eşbiçimliliğin en üst biçimiyse (ki bu da hiç fena sayılmaz), evlilik-dışı ilişkilerin kendilerini mahkûm etmek mümkün olmayacaktır. Buna mukabil birçok farklı vaka ortaya çıkabilir. Örneğin evli birisi, kendisine hizmet eden kadınlardan biriyle cinsel ilişkiye girdiğinde ve onu bir köşede sıkıştırdığında, tamı tamına eşbiçimli bir ilişki söz konusu olacaktır; çünkü efendi, hizmetçi veya köle ile girdiği fiziksel ilişkide, varoluşunun geri kalanında işler durumda olan toplum sal ilişkinin aynısını hayata geçirmekten farklı bir şey yapmış olmayacaktır. Dolayısıyla bizim “karısını hizmetçisiyle aldatmak” diyeceğimiz şey zina sayılmayacak ve hiç kuşkusuz ciddi bir durum gibi görülmeyecektir. Bu, zina değildir, çünkü zinanın çok daha belirgin bir tanımı vardır - her halükârda, eşle cinsel ilişkiye atfedilen değerin nedeni, bunun tek değil, sadece, mümkün en iyi ilişki biçimi olmasıdır. Hizmetçiyle ilişki kendinde mahkûm edilebilir bir edim de değildir, çünkü daha önce söylediğim gibi, toplumsal ilişkileri bizzat cinsel ilişki içinde yeniden üretmektedir. Buna karşılık, aynı evli kişi, komşusunun karısıyla cinsel ilişkiye girdiğinde, işte bu ilişki, mütekabil toplumsal ilişkiyle eşbiçimli olmayacak ve zina sayılacaktır. Çünkü öncelikle zina eşlerden birinin diğerini aldatması üzerinden değil, bir erkeğin başka birinin karısına sahip olması veya evli bir kadının kocası olmayan bir erkekle cinsel ilişkiye girmesi üzerinden tanımlanır. Zinanın bu hukuki tanımı, hangi noktadan itibaren yasal bir kusurdan söz edilebileceğini netleştirmemizi sağlar. Ama burada ahlâki bir kusur da söz konusudur ve yasal mülahaza dışında da, söz konusu edim uygun bulunmayacak, kötü görülecektir; çünkü basitçe komşunun eşiyle aşk yapmak, toplumun geçerli saydığı ilişki türüyle çelişmektedir. Komşunun haklarına el uzatılmış, zenginlikleri elinden alınmış, egemenliğine zarar verilmiş, veya en azından otoritesi zedelenmiştir. İşte tüm bunlardan dolayı bu, yalnızca yasal açıdan yasak -nitekim yasanın ceza verdiği türde- bir edim değil, aynı zamanda ahlâken kötü bir edimdir ve farklı- biçimliliğin tipik bir örneğini temsil eder. Oysa hizmetçiyle ilişkiye girmek kötü olamaz, çünkü eşbiçimlilik ilkesine uygundur." (sf. 73)
"Cinsel edimleri doğal olan ve olmayan şeklinde ayrıştırmaya yarayacak içsel doğallık yasası duhuldür. Esasında bu duhul meselesinin biraz daha aydınlatılması gerekir. Nitekim Artemidoros’un atıf yaptığı -ve cinsel edimlerin doğallığı açısından bu derece belirleyici saydığı- duhul, iki taraflı bir ilişki, duhul eden ve edilen arasında gerçekleşen bir şey olarak tahayyül edilmez. Tam olarak aktif bir birey ile pasif bir birey arasındaki bir ilişki bile sayılmaz. ... Duhul iki kişi arasında gerçekleşen bir işlem değildir. Esasen bir öznenin, özne olanın etkinliğidir. Öznenin etkinliği olarak, tüm cinsel edimlerin (bütün apbrodisia’nın) merkezi ve doğal çekirdeğini oluşturacaktır. Bu noktayı biraz daha aydınlatmak ve öznenin bu bir anlamda üniter, biricik etkinliğinin, ilişkisel-olmayan bu etkinliğinin cinsel edimin özünü nasıl oluşturduğunu açıklamak gerekiyor. [İlk olarak] bu öznenin etkinliği ilkesinin, cinsel edimin doğallığına da ir tek kriter olduğunu Artemidoros’un metninde çok net olarak görürüz. Artemidoros sonradan “doğal kap” [vase naturel] olarak adlandırılacak -ve Hıristiyanlığın cinsel etiği veya ahlâkı, cinsel edimleri kodlama biçimi açısından büyük önem taşıyacak- şey karşısında dikkat çekici derecede kayıtsızdır. Çok iyi bildiğiniz gibi, “Hıristiyanlığa” özgü olduğu düşünülen tahayyülde, bu doğal kap meselesi çok önemlidir. Erkeğin duhulü, elbette ki Hıristiyan anlayışında da, cinsel edime yönelik tüm analizlerin temel öğesi olacaktır. Her şey erkeğin bakış açısından, erkeğe özgü ayrıcalık açısından incelenmeye devam edecektir." (sf. 77)
"Nihayet, bu etkinlik/aktiflik ilkesinden doğan son çıkarım da şudur: Eğer gerçekten de aphrodisia’ya ilişkisel-olmayan bir etkinlik ilkesi komuta ediyorsa, erkeğin bu ilişkisel-olmayan etkinliğine, her tür etkinliğe (tüm toplumsal, ailevi, başkalarının, erkeklerin, tanrıların dahil olduğu etkinliklere) dayatılan etik kuralların, aynı ahlâk kurallarının dayatılması mümkün ve dahası gerekli olur. Bu, erkeğin, cinsel etkinliğinde ölçülü olması gerektiği anlamına gelir. Cinsel etkinliğinde başkaları üzerindeki egemenliği ne kadar güçlü olursa olsun, bu etkinliği sınırlandıran yeni bir ilkeyle karşılaşacaktır, ilişkisel olmayan, ilişkisel herhangi bir kod barındırmayan, belki de mutlak bir etkinliğin öznesi sıfatıyla karşılaştığı bu sınırlandırıcı ilke, erkeğin kendi üzerinde uygulamaya koyması gereken egemenlik olacaktır. Başkaları üzerinde egemen olduğu oranda, etkinliğini fiziksel veya anatomik bir kodla sınırlanmamış bir alanda kullanacak, kendisine “İşte bunlar yapman gerekenler, burası da dur man gereken sınır” denmeyecektir. Buna karşılık bu etkinlik, yalnızca öznenin kendi etkinliği olduğu oranda bir iç sınırla karşılaşacaktır. Bu iç sınır, kişinin kendi üzerinde kurması gereken hâkimiyettir. Kadının tehlikeli derecede sınır tanımaz hazzına karşı aktif öznenin, kendi kendine kural koyması, tam aksine [kendisine] bir ölçü belirlemesi gerekecektir. Bu ölçünün esas sonucu, erkeğin duyacağı hazzın -kadının veya sefih oğlanın tecrübesinin aksine- onu yoldan çıkarmayacak olmasıdır. Bu haz bir anlamda etkinliğe eklenecek, tam olarak erkek etkinliğinin karşılığı olacaktır. Zaten haz -Yunanlara özgü felsefi düşüncenin ayırt edici bir ilkesi uyarınca-, yaşama geçirilen etkinliğin, öznenin bu uğurda katlandığı sıkıntının, kendinden yaptığı harcamanın karşılığından veya anlık etkisinden ibarettir. Bu ölçülü haz, karşıt-doğanın sınırsızlığına sürükleyen bir pasiflik ilkesi haline gelmeyecek, ölçülü -bizzat öznenin, kendi üzerinde uyguladığı egemenlik sayesinde ölçtüğü- bir etkinlik dahilinde kalacaktır. Peki erkek, etkinliği sırasında, kendisini her daim yeni hazlara belirsizce sürükleyen bir hazzı serbest bırakırsa, ne olur? Elbette ki, kadınsılaşacaktır." (sf. 81)
"Buna karşılık mesele teşkil eden başka bir form vardır (evliliğe çok ya kın görünen ve neredeyse simetriği olabilecek -şöminenin diğer tarafındaki vazo gibi- bir form): Bu, erkek ile oğlan arasındaki ilişkidir. Şunu öne sürmek istiyorum: Yunanların erkek-oğlan ilişkilerinden bu denli söz etmelerinin nedeni, bu ilişkilere hoşgörüyle yaklaşmış olmalarıdır. Ama eğer bu erkek-oğlan ilişkisi sadece hoşgörülmüş, tanınmış, kabul edilmiş vs. olsaydı, bu ilişkinin akıbeti de son kertede evlilik ilişkisininkine benzeyecekti, yani üzerine bu kadar söz söylenmeyecekti. Ama Yunanlar bu konuda bu kadar konuşmuş, bu ilişkinin kendisi kadar nasıl sorun edildiği meselesine de tutkuyla bağlanmışlarsa, belki de bunun nedeni söz konusu ilişkinin gerçekten bir soruna neden olmuş olmasıdır. Burada benim özellikle üzerinde durmaya değer bulduğum şey, bu ilişkinin kabul görüp görmemesi değil, daha ziyade onun sorun teşkil ediyor olması. Neden erkek-oğlan ilişkisi Yunanları mütemadiyen kafa yormaya, düşünmeye, tartışmaya, konuşmaya kışkırtmış, onlar için gerçek bir zekâ oyununa dönüşmüştür? Tekrar etmek gerekirse bunun nedeni, oğlanın, cinsel etkinliğin doğal bağlaşığı olması değildir. [Öyle olsaydı] herhangi bir sorun teşkil etmez, üzerine konuşmaya değmezdi. Esasında buradaki sorun, cinsel etkinliğin bağlaşığı olarak oğlanın da, kadınla aynı konumu, yani ancak nesne konumunu işgal etmesidir. Oğlan özne konumunda değildir ve olamaz da. Fakat oğlanda, onun ne köleyle ne kadınla tümüyle bir tutulamamasına neden olan başka bir şey vardır. Bu da, yarın öbür gün bizzat bir özneye dönüşecek olmasıdır." (sf. 83)
"Hıristiyanlıktan önce, klasik Yunan mitine özgü bir altın dönem yoktur; yani sonrasında Hıristiyanlık tarafından veya yer yer atıf yapılan, şu şanlı ve kurgusal Yahudi-Hıristiyan geleneği tarafından değersizleştirilmiş her şeyin, henüz değerli görüldüğü bir cinsel özgürlük döneminin varlığından söz edemeyiz. Klasik dönemde de, bütün bu düşünüm düzlemleri veya edimi ve yaşamı kodlamaya yönelik bütün bu farklı biçimler içinde de, cinsel edimin esaslı bir kuşkuyla karşılandığını [görürüz]. İkinci olarak, bu noktada ısrar ediyorsam, bunun nedeni, zaten kolayca tahmin edebileceğimiz bir şeyi, yani bu kuşkuyu, kodlamayı, düzenleme vs.’yi göstermek değil. Bu ısrarımın nedeni, bu dönemde tıp kadar felsefe ve dinde de, bir çeşit cinsellik-ölüm-hakikat üçgeninin ortaya çıktığını net bir biçimde görebiliyor olmamızdır." (sf. 142)
"...bir kadını oğlanın peşinden koşan aktif bir kişilik, daha yaşlı daha varlıklı vs. bir kişilik olarak tarif etmekle Plutarkhos, aphrodisia dönemine özgü geleneksel etiğe meydan okumuş olur. Nitekim eşbiçimlilik ve etkinlik ilkelerini aphrodisia’ya özgü etik algının temel hatları olarak ortaya koyar, aphrodisia ahlâkının te melde bunlar etrafında düzenlendiğini kabul edersek,* Ismenodora’nın durumunun yalnızca bir paradoksla malul değil, aynı zamanda düpedüz skandal sebebi olduğunu görürüz. Ismenodora bir kadındır, evlenmek ister, bir kocası olsun ister - buna mukabil nasıl bir rol oynar? Bu, aktif bir roldür, erkeğin rolüdür. Eve varlığı, zenginliği, şanı, erdemi getirecek, başlatıcı ve eğitici rolünü oynayacak olan kadındır. Bütün bunlar, evlilikte ve cinsellikte eşlerin konumunun, toplumsal ilişkilerle, genel anlamda toplumsal yaşamla eşbiçimli, dolayısıyla erkeğin zengin, aktif, yaşça büyük, kılavuzluk edebilecek nitelikte vs. olmasını talep eden bir ahlâka tam anlamıyla terstir. Buradaki durum ise bunun tam tersi, kesinkes skandal yaratacak bir durumdur. Fakat şunu görmeniz gerekiyor: Tam da bu nedenle, yani söz konusu evlilik aphrodisia etiğinin ve evlilik etiğinin temel kurallarına bu derece yabancı olduğu için, Plutarkhos bu evliliğin meşruiyetini ispat edebildiği andan itibaren, artık tüm evlilikler a fortiori meşru hale gelecek, hepsinin bir temeli, bir gerekçesi olacaktır. Demek ki söz konusu evlilik, normal ve nizami sayılan bu eşbiçimlilik ve etkinlik yapısının iki kutbunu [tersine çevirerek] birbirine bağladığı halde, meşru sayılmıştır. Bu vesileyle şu da gösterilmiş olur: Eğer evlilik gerekli nitelikleri taşıyorsa -yani gerçekten de erdemli iki kişiyi birbirine bağlıyorsa- size sözünü ettiğim bu eşbiçimlilik ve etkinlik kurallarına duyarsız kalabilir, onlardan bağımsız olabilir. Metnin doğrudan göstermese de görünür kıldığı şey şudur: Evlilik etiği, onu çevreleyen eşbiçimlilik ve etkinlik kurallarına gittikçe duyarsızlaşmaktadır." (sf. 161)
As a general rule of thumb Foucault's lectures are much easier to read than his other works as they are less verbose and do not suffer from some of Foucault's 'shortcomings' in writing. Nevertheless, this year's lecture explores pretty much the same ideas explored in History of Sexuality Volumes II and III.
Having read History of Sexuality first, it was somewhat refreshing to see the same ideas explored in a more understandable way but I'd still suggest reading History of Sexuality first for the "authentic Foucault experience" which includes reading the same passage over and over again, scratching your head at some of the mannerisms and Foucault words.
I found last few weeks of lectures particularly interesting where he goes in depth about methodology though it might appear confusing if you are not familiar with Archeology of Knowledge. All in all it's what you expect from Foucault, brilliant but sometimes repeating and confusing.
Çeviri ise diğer derslerde de olduğu gibi çok iyi ve kolayca anlaşılabilir.
No es una lectura fácil ni poética, ni mucho menos entretenida, de hecho es cualquier cosa menos eso. Más, quienes nos abrimos la cabeza porque no podemos hacer nada distinto, más que buscar aperturas para: sabernos, entendernos y transformarnos; encontramos es este texto muchas preguntas en cuanto a las eficiencias de la sexualidad y el deseo en la vida en pareja. Como si ya no tuviéramos suficientes. Este es un asunto que llevo preguntándome por años. Y me resultó muy potente la manera en que el autor presenta las representaciones, convenciones y asimilaciones que hemos hecho de nuestra sexualidad y nuestro deseo; mostrándonos cómo se pasó de una dietética de la sexualidad en el mundo antiguo, a una subjetividad del deseo a partir de las artes del vivir de los Estoicos y sus dominios sobre el si mismo (y la anhelada, por muchos, eliminación del deseo cómo propósito de vida para alcanzar la felicidad).
Hubo muchos de los argumentos acá expresados que yo no comprendí en la secuencia demostrativa del autor; pero sí que me ha gustado esto que tanto enfatiza Foucault sobre: dudar de lo real de un discurso y de la necesidad de crear una verdad sobre lo real. Agotadora manía de darle un orden enunciable, replicable y comprensible a lo real. Y cómo si eso no fuera poco también moralizante, gracias a los Estoicos.
Este libro lo compré y comencé a leer en agosto del 2021. Lo compré y regalé al Escritor con quien al conocernos, por más de un año atrás, nos hicimos muchas preguntas sobre las exigencias éticas y morales del deseo y la sexualidad. Yo le propuse transitar esas preguntas juntos, y este libro se me presentó como una puerta de entrada, entre otras: poéticas, creativas y especulativas; para hacer ese camino juntos que no sabríamos a donde nos llevaría. Al poco tiempo el Escritor tomó su propio camino. Yo suspendí la lectura. Un año después, hace un mes la he retomado y culminado. Puedo decir que no estoy ni medio cerca de una deconstrucción de esta subjetividad egocentrista del deseo ni de la subversión de una sexualidad devota de afectos, cuidados y un vínculo trascendente. Más me gusta saber de que están hechos nuestros relatos subjetivos y nuestras ingenuas y necesarias verdades.
Recomendado para quienes disfruten entrar por el camino de los discursos de la razón a las frágiles bases sólidas de la verdad, y que no busquen acá entretenerse. Porque para eso leemos mejor al maravilloso Sándor Márai y su pluri-relato de una infidelidad en La mujer justa.
Kitap, Michel Foucault'un Collège de France'daki 1980-1981 derslerinin tapelerini ve çalışmalarını ele almaktadır. Foucault, öznellik ve hakikat ilişkisine odaklanarak; Antik Yunan ve Roma dönemlerinde bu ilişkiyi ve öznenin kendisiyle kurduğu ilişkiyi şekillendiren tekniklerin Antikçağ'dan yakın zamana cinselliği sorunsallaştırma biçimlerini incelemiştir. Foucault'a göre, kökeninde cinsel pratikler, bir yasak formundan ziyade bir "tercihler sistemi" içinde değerlendirilmişti ve çileci bir perhiz ve yaşam biçimi dahilinde ele alınmıştı.
Foucault, öznellik ve hakikat arasındaki ilişkileri ele alırken öznenin hakikate erişimini ve kendisini dönüştürme sürecini vurgulamaktadır. Ona göre hakikat özneye doğal bir hak olarak verilmez; hatta önce dönüşmek gerekmektedir. Foucault, öznenin hakikate erişebilmesi adına uzun bir süre çalışıp kendi üzerine sorumluluk almasını vurgular ve bu süreci "askêsis" olarak değerlendirir. Özne ile hakikat arasında çilecilik ile sağlam bir bağ kurma tekniklerinin amacı, öznenin kendisini dönüştürerek, hakikate erişim sürecinde gerekli olan disiplin ve eylemselliği mümkün kılmaktır.
Antikitede kendilik tekniklerinin kendilik kaygısıyla öznenin yaşamını bir zanaat olarak estetize ettirmesi; erken Hıristiyanlık ve sonrasında bilgi ve irade öznesinin ayrışımı karşısında kendiliğin kurban ettirilmesi olarak sürmüştür.
Foucault, Antikitede özellikle Stoa'cılarda tek eşlilik, evlilik ve çift modellerinin nasıl ortaya çıktığını dönemin "Afrodisyas" ve "Eros" kavramlarıyla inceleyerek, modernlerin "cinsellik" ve "aşk" adını verdikleri alanların farklı bir tarihini ortaya koyar. Evlilik pratiğinde, elit değil doğa ve taban öncüldür; saray filozofları aradaki uçurumu örtmek için elite uyarlamışlardır. Cinsel davranışların değerlendirilmesinin hangi etik sistem ve algılara dayandığı sorgulanmalıdır.
Foucault, öznellik ve hakikat kavramlarını, iktidar ve söylem kavramları ile ilişkilendirir. Söylem, öznelliği şekillendirmek ve hakikati belirlemek için kullanılır. Tarihsel ve kültürel bağlamda öznellik-hakikat ilişkisini sorgulamak, anlayışlarımızı şekillendiren faktörlere ve "şimdinin ontolojisi"ne büyük katkı sağlar.
Le tenía prejuicio a este libro por su cercanía con el segundo volumen de Historia de la Sexualidad, del que tengo un mal recuerdo. Sin embargo, me sorprendió para bien. Aún si el objeto histórico analizado (el helenismo, el estoicismo, los primeros siglos del cristianismo) no me interesa demasiado, es brillante el modo en que Foucault trabaja el concepto de artes de vivir como procesos de subjetivación.
Excels Foucault sempre, aquí fent un anàlisi de l’evolució històrica de la sexualitat grega, l’aphrodita, de l’Antiga Grècia fins els principis de l’Imperi Romà, a partir del rastreig de literatura i filosofia: imprescindible per a conèixer, per exemple, els motius del privilegi del matrimoni i la unió heterosexual que després el cristianisme imposarà a Occident i sota els quals encara vivim.