Capturé par les Turcs à l’âge de vingt ans en 1455, le Serbe Constantin Mihailovic servit pendant près de dix ans dans le régiment des janissaires. Il récapitule dans ses Mémoires les instants les plus dramatiques du siècle qui vient de s’écouler, lorsque l’Empire ottoman conduisait à son terme la conquête du monde balkanique.
I think this is an amazing historical document with all kinds of fascinating tidbits. I’m thrilled it’s been translated into English. It's a very dry read though. Konstanty Michawicz just wanted to give as much information as he could about the Ottoman Turks. He describes the Turks training methods and their religion. He gives a cool insider view into what it was like to become a Janissary. For people who are trying to do research into this time period and want to know more about the Ottoman Turks, this book is an invaluable resource. For people who want an exciting read, this ain’t it. I’m not quite sure how to rate something like this. I think it’s great that these memoirs exist, but I certainly wouldn’t recommend them to anyone who wasn't doing research.
Çok daha fazlasıni beklediğim için bu 3 yıldızı kendime verdim diyebilirim. Yeniçerinin günlük yaşamından kesitler ummuştum. Daha çok savaş stratejileri, fetihler ve fetih sonrası üzerine kurulu bir anılar topluluğu.
Bölümler halinde yazılması okumayı kolaylaştırıyor. Yazarın gerek kulaktan dolma bilgileri doğru kabul etmesi, gerek dönmeliği (!) gereği kendini bazi sırları veriyormuş gibi ya da bazı bilgileri çarpıtarak yazması şaşırtıcı değil. Önsöz ve bölüm sonlarındaki çevirmen açıklamaları hatalara karşı yol gösteriyor.
Türklerin çoğalması yükselmeyen ve alçalmayan bir denizle kıyaslanabilir. Fakat asla sakin değildir, fırtına ve dalga tarafından çalkalanmaktadır. Aynı sebepten kâfirler ( Türkler) sulh nedir bilmez ve hiç yerlerinde duramazlar. Bir yörede sular durulur durulmaz, bir başka kıyıda fırtına başlar. Bazı bölgelerde, deniz suyunun koyu ve tuzlu olduğu yerlerde, tuz imalatı yaparlar; ama yine de tatlı su eklenmezse tuz elde edilemez. Sular tüm dünyada akar, ıyi ve tatlı, faydalı ve herşey için mühimdirler. Denize kavuşup deniz suyuna karıştıklarında, tüm tatlılıkları kaybolur ve tamamen koyu ve tuzlu deniz suyu haline gelir. Türkler buna benzerler: asla barış içinde değildirler, dur durak bilmeden, bir yıldan diğerine, bir ülkeden diğerine savaşa giderler ve bir barış yaparlarsa, bu onların esaslı alakasına tabidir. Diğer ülkelere şer dışında bir şey getirmezler, insanları yakalayıp zincire vururlar ve yürüyemeyenleri katlederler. Ve bu yılda birkaç defa yaşanır: on binlerce Hıristiyanı kâfir toprağına götürürler ve birbirlerine karışarak, hepsi saflığını yitirir, nehir suyunun denizde yitirdiği gibi; zira dinlerini terk edip küfre sarılırlar. Bu şekilde din değiştiren Hıristiyanlar hakiki kâfirlerden daha kötüdür. Ve çoğalmak için tüm bunları yaparlar: birileri onların hizmetini görürken, birilerinin hizmetleri bitmiştir ve diğerleri yeni getirilir. Birileri, yenilerinin getirilmesiyle meşguldür; zira Muhammed'in buyurduğu üzere sayıları azalmamalıdır. Ve seve seve Türkleşenler her yıl dikkate şayan bir sayıdadır. Mesela Galata'da vuku bulan bir hadise şöyledir: Aziz Bernard tarikatına bağlı meşhur bir keşişin namussuzluğu, iyi bir adama zarar verdi;zira Türkler onu sebepsiz yere yaktırdı ve bu şekilde karısını dul bıraktı. Sonra bu keşiş İsa'nın dinini bırakarak Muhammed'inkini kabul etti ve kâfirler (Türkler) bunun karşılığında kadının rızası olmaksızın dul kadını ona verdiler. Bu hadiseden sonra kırktan fazla Katalan denizci kâfir dinine girdi. Fakat kâfirler onlara, keşişe yaptıkları muameleyi yapmadı. Türkler bu şekilde çoğaldı. Aynı zamanda şu da bir hakikattir ki, sürü hayvanlarını değil insanları toplarlar. Ve hiç kimse onlara karşı çıkamaz; zira hepsini alırlar; çok seri bir şekilde geriye çekilirler. Ve Hıristiyanlar henüz hazırlanmamışken, onlar olmaları gereken yerdedirler. Eğer onlara direnmek için hazırlık yaparsak, zarar daha da fazla olur; yılanın başı ezilmedikçe, kimse bu savaşlardan kaçamayacaktır. Ve süvarileri bazen yenilse dahi savaş bitmemiştir; her daim geri dönerler. Gerisini tahmin edebilirsiniz.
Rounding this up to 4 stars. It's an interesting perspective with some worthwhile tidbits. His historical summaries are a little inaccurate (okay, sometimes a lot inaccurate), but there aren't too many first-hand accounts (at least in English) from this time and place, so it's valuable if you go into it knowing it was written for what we'd today call propaganda purposes.
The author was a Serb captured by the Turks as a boy and forced into their military system. Later, the garrison he was at surrendered to the Hungarians and he rejoined the Christians. His purpose in writing this was to encourage the Christian kingdoms to unite against the expanding Ottoman Empire, and he included an insider's suggestions for how to defeat them on the battlefield along with information about Ottoman society, history, and culture.
There are very few primary texts detailing what it was like to be a Janissary in the 15th century so this memoir by a man who was captured as a boy, trained as a Janissary, who fought for the Sultan during a number of campaigns before returning to Christian practice and Christian regions, is invaluable - but frustratingly bare. We would love to know more about the actual training of a Janissary and how the Ottomans took the levy of Christian boy slaves and turned them into the Sultan's most effective ghazi, warriors of Islam. Sadly, Mihailovic does not go into any detail about this, although there are hints that it could be a brutal process.
The translation is clear and the accompanying scholarly material, particularly the extensive footnotes, are invaluable. A necessary read for anyone interested in the Sultan's slave soldiers.
Fatih Sultan Mehmet devrini, bir yeniçerinin gözünden görmek. O zaman insanını anlamak açısından çok güzel bir eser. En dikkatimi çeken noktalardan biri ise; Yeniçeri sefere çıktığında, geçtiği yerlerdeki mahsulü yemek isterse, ücretini ödemek zorunda olması. Bu kurala uymayan bir askerin; süt içip içmediğini anlamak için karnını yararak sütün bulunması ise dehşet verici bir detay.
It was fate for me to read this on the day of conquest of istanbul/constantinople without even realizing.
this book made me think of the accessibility to information and education once again poor man with the way he added or changed things while relaying informations having to rely only on his memories... Guess this was how myths were born. Nonetheless it was quite fascinating.
Çok temel husularda dahi yanlış bilgiler olmasına rağmen Fatih devrini bir yabancının gözünden okumak ilginç. Daha detaylı ve ilgi çekici, o zamanın yaşam tarzını yansıtan anıları okumayı unuyordum ama ne yazık ki bu beklentimi pek de karşılamadı.
It is very interesting to read about events from the time so long ago directly from a man who witnessed these events. Everyone who loves history should read this book. It is a legacy we shouldn't forget
Okuması zevkli bir kitaptı. Devşirme bir Sırp yeniçerinin hatıralarına yer verilen kitapta her ne kadar yeniçerinin bazı tespitleri tartışmaya açık olsa da özellikle "Trabzon'un fethi" ve "Türklerin savaş taktikleri" ile ilgili tespitleri takdire şayan. Kitap 49 bölümden oluşuyor ve bu bölümlerin hepsi birbirinden bağımsız. İyi okumalar dileğiyle. Puanım/ My rating: **** 4 yıldız & 4 stars ****
"...Türkiye'de hâlâ devam eden bir adet vardır. Ne zaman padişahın yerini alacak olan iki birader birbirleriyle savaşsa; yeniçerileri arkasına alan, onların sayesinde saltanatı da ele geçirir..."
"...Oysa savaş nizamlarının benzemesi, Türklerin işine gelmez. Zira hal böyle olunca Tatarlar, Türkleri mağlup eder. Hristiyanlarsa bunu asla başaramaz, hele mühim harplerde. Sebebi ise Hristiyanların her daim geriden kuşatmaya ve kanatlardan saldırıya mani olamamasıdır..."