Çoğu bilim kurgu meraklısı gibi benim de Lem ile ilişkim, uzun yıllardır sadece Solaris'ten ibaretti. Kendisi benim için de "Vay reis, koca reis, bize canlı okyanus yazdın bilimli reis, sovyet reis" idi ve kitapları da o belirsiz "bir gün" okunma vaadiyle kitaplıkta beklerdi. Ancak öyle oldu böyle oldu, kimi tesadüfler sonucu bu yüzeysel kardeşiniz kendimi "İnsanın Bir Dakikası" kitabının içine düşmüş buldu. Ve hızlıca fark ettim ki Lem Solaris'ten biraz daha fazlasıymış.
Öncelikle bir hikaye değil "İnsanın Bir dakikası". Bir makale değil veya bir tanıtım metni değil. Ve kimilerinin iddia ettiği gibi korkunç bir deneysellik anıtı veya muazzam bir değişiklik manifestosu da değil. Bunun yerine içi dolu, tatlı, o çok sevilen hocanın özenle hazırladığı ders ile eski ve değerli bir arkadaşla yıllar sonra geçirilen bir yaz gecesi sohbeti arası bir yerlerde duran, ritmi güzel hoş bir anlatı. Çoğunlukla mesafeli duruşu, kimi zaman güçlü vurgusu ama bazen de tadı kaçmış çelişkisi, kimi kimi kusuruyla, tebessüm ettiren bir ifade biçimi. Hani o ne olduğunu anlatmaktansa ne olmadığını anlatmanın daha kolay olduğu kitaplar vardır ya, işte tam onlardan biri.
Üç ayrı hayali kitap için yazılmış önsözlerin birleşiminden oluşuyor kitap ve nazik diye nitelendirebileceğim bir anlatım tarzı var. Lem'in araç olarak kullanmayı seçtiği, gerçekten var olsalar her birini ilgiyle okuyacağım kitaplar için yazılmış bu farazi önsözlerin her birinin kendi nüansları, iç dinamikleri, argümanları ve bağıntıları var. Ve üsluplarında, tonlarında, atmosferlerinde de belirgin farklar söz konusu. Yine de günün sonunda oluştuğu parçalardan daha büyük olmayı başarabilen bir bütün de meydana getirebiliyorlar.
Kötülüğün iyilik, aptallığın zeka, kötü niyetin sevgi karşısındaki korkunç hakimiyeti insan dünyasına ait gerçek dengeyi mi yansıtmaktadır? Yoksa bunlar, bilgisayarların ve istatistiksel bakış açısının bir sonucu mudur?
Yazılardan ilki, aynı zamanda kitaba da adını veren "insanın bir dakikası". Lem yapısal olarak Guiness Rekorlar Kitabı'na benzeyen ancak rekorlardan ziyade sıradan gerçeklere odaklanan bir kitap tasarlıyor. Spesifik bir günün bir dakikalık bir bölümü boyunca insanların tümünün yaptığı eylemlerin ve sonuçlarının ölçümlerinden oluşan bir istatistik. Ne kadar yemek yendiği, ne kadar çiftleşildiği, bunun ne kadar vücut sıvısı yaratabildiği, ne kadar fazla insanın var olduğu, ne kadar ses çıkarabildikleri, ne kadar cinayet işledikleri, ne kadar kalp krizi geçirdikleri gibi verileri manidar bir sırayla sunan farazi bir kitap hakkında yazılmış bir sunuş yazısı hazırlıyor yazar.
Bir dakikalık süre boyunca tüm insanlığın aynı anda yaptıklarından bahseden bir dizi istatistik veri, niceliksel olarak ele alınıyor, korelasyonları vurgulanıyor ve nesnel bir dille okuyucuyu yönlendiren enteresan bir yazı haline geliyor. Lem bu yazı boyunca sonuçlar çıkartmaktan özellikle geri durmuyor veya her koşulda mutlak bir bilimsel körlük ile hareket etmeye çalışmıyor. Ancak tam da bu şekilde davranılmış varsayımsal bir kitaptan bahsediyor ve bu verilerin seçimi ve sıralanması ile hedeflenen bir hikayeciliği, rehberliği yürütüyor aslında.
İkinci yazı Tersine Evrim ise kitabın tonunu dramatik ölçüde değiştiriyor. İlkine göre çok daha umutsuz ve karanlık bir yazı bu. Savaşın temel mekaniği, bunu çevresinde gelişen askeri doktrinlerin gidişatı ve potansiyel yıkımın insanlık üzerindeki etkisinden bahsediyor, akla yatkın bir distopik yakın gelecek vurgusu yapıyor. Kitabın geri kalanına hakim olan nesnellik burada zaman zaman sekteye uğruyor ve anlatımındaki gelgitli hal yorucu olabilmeye başlıyor.
Yanlış ifade etmek istemem kendimi; karamsar olmasına rağmen yine de etkileyici bir bölüm Tersine Evrim ve üzerinde yükseldiği neden sonuç zincirini doğrudan kabul etmeme rağmen anlatı, çoğu noktada makul ve olası görünüyor. Ancak kitap boyunca kimi zaman karşılaştığımız, küçük imalarla önce destekler sonra da eleştirir bir konumda kalma çelişkisi bu bölümde göze daha çok batar hale geliyor, öznelere karşı bu tat kaçıran çifte açmaz hali fazlaca tekrarlanıyor Tersine Evrim boyunca.
Son yazı olan Dünya: bir Afet Bölgesi'nda ise izleğimiz artık makro bir seviyeye çekiliyor ve evrende yaşamın oluşması için gereken koşulların nasıl da farklı yerlerde gelişen kozmik boyutta felaketlere bağlı olduğundan bahsedilirken yaşamın, Lem tarafından insanlığa biçilen o biraz kaçınılmaz, biraz hak edilmiş, biraz da büyülü nadide köşe bir süpernova patlaması gibi ışıldamaya başlıyor.
Çelişkili üslubundan sıyrılmış Lem de anlatıyla birlikte giderek yıldızlaşıyor. Her ne kadar insanlığın niteliksel tanımlamaları ile ilgili kimi yorumlarına katılmasam da, Lem insanlığı yaşam ve ölüm, evrim, evrenin doğuşu ve kaçınılmaz yok oluşu arasında hayli eşsiz bir yere konumlandırıyor ve bunu muazzam etkileyici bir metodoloji ile anlatıyor.
Lem başarılı bir anlatıcı, sözcüklerle nasıl dans edeceğini iyi biliyor ve bu kitabın hemen her sayfasında gayet görünür durumda. Ben her ne kadar fizikçi, kozmoloji geek'i, mühendis vb sıfatlarla okusam da seçtiği içeriği, konuyla tamamen ilgisiz insanlara dahi derdini kolaylıkla anlatabilen, akıcı, yalın ve merak uyandırabilen bir anlatım biçimi var yazarın. Gerçekten su gibi akıyor zaman zaman ve anlatmak istediğini anlatmak konusunda zerre zorlanmıyor çeviriden kaynaklı potansiyel anlam kayıplarına rağmen. Açıkçası keşke Lehçe bilseydim diye birden fazla kez kendi kendime serzenişte bulunmama neden oldu ki çok da başıma gelen bir şey değil bu.
Nereden baksak ilginç bir kitap bu. Çoğunlukla zarif bir anlatıma sahip ve hafif tatlı nükteler ile de süslenmiş yazılar bazen şaşırtıcı bazen de sevimli tebessümler yaratan örneklerle adım adım, aşama aşama, büyük bir açıklıkla anlatıyor derdini. Kimi zaman karamsarlaşabiliyor, kimi zaman çok aydınlık olabiliyor. Dinsel dogmalar gibi konularda sözünü esirgemiyor ama kimi zaman tarafgir olmamak adına anlatımdan ödün veriyor, çok fazla açmaz yaratarak kendi anlatımını zedeliyor. Yine de eninde sonunda dağıttığını toparlıyor ve geride -en azından benim için- tatlı bir sıcaklık bırakıveriyor
Psikolojik olarak zorlu, çoğunlukla boğulur gibi hissettiğim pek sallantılı bir zamanda, biraz da okuma biçimimden dolayı benim için hayli güzel bir deneyimdi "İnsanlığın Bir Dakikası"nı okumak. Yine bu sebeple de hayli derin harflerle işledi beynime.
Evet bir bilim kurgu hikayesi değil bu ama benim Stanislaw dedem o kadar tatlı yazmış ki. Kozmonot oyuncağına kurban olduğum, sözlerini "Ne var ki, yirmi birinci yüzyılın eşiğinde ben, hiçbir spekülasyonun aydınlatamayacağı bir karanlığa giriyorum." diye bitiriyor. Ve yirmi birinci yüzyılın içinde çoktan kaybolmuş ben, farklı bir karanlığın içinde onun zarif pırıltısına tanıklık ediyorum.