Ayakların altında olduğu rivayet edilen cennet ile burnumuzun dibindeki sahici cinnet arasındaki mesafe nedir? Ev hanımı, ev kadını, ev kızı ya da ev anası; yaşam alanı "ev" olarak tanımlananların asgari müşterekleri bir devrime yol açabilir mi? Dibi tutmuş tencereler, kenarı sökülmüş perdeler, ovulmaktan aşınmış yüzeyler dile gelse, görünmeyen emeğin destanı yazılabilir mi?
Birgül Özcan, Ev Anası'nda zekası, hüneri ve emeği ile hapsedildiği alanları aşan, kalıplara, slim fit bedenlere, hanımlık müessesesine sığmayıp taşan kadınları esprili ve gerçekçi bir üslupla anlatıyor.
"Katlanmak bilmeyen lastik çarşafların, kalorifer petekleri üstlerinde kurutulan çorapların, vitrinlerde misafiri bekleyen kristal bardakların, kapı arkalarında rulo yapılmış halıların, battaniyeye sarılı yoğurt olmayı bekleyen mayalanmış süt dolu tencerelerin, Vita kutularında sardunyaların, varis çoraplarının, buzluk böreklerinin ve altın günü lobisinin müellifleri ev analarının mutfaklarda, dolap içlerinde, çekmece diplerinde güvelenmeye terk edilmişken fark edilip tezgâh üstüne çıkarılmış hikayesi..."
Okumuş yazmış, diplomalı, entelektüel tecessüs sahibi, modern dünyayla problemli hatun kişilerden çalışmayı bırakıp anneliği tercih edenlerin yaşadıkları gelgitlerin hikayesinin yazılmasını ne zamandır bekliyorduk. Nitekim, yeni annelik diyebileceğimiz bir hayalet her yanımızı sarmış durumda. Küçük bir araştırmayla etkinlik annelerinden sağlıklı besleniyoruz annelerine, bebişimle çok mutluyuz annelerinden pasak şampiyonlarına, alternatif eğitimcilerden “çocuk da yaparım kariyer de”cilere geniş bir yelpazede bloglara, instagram hesaplarına, facebook sayfalarına denk gelmek mümkün. Çoğu da sosyolojik ve psikolojik birer vaka olan bu ruh hallerinin farklı tezahürleri ne zamandır hayatımızda. Ne diyelim, “evvel yoğ idi iş bu rivayet yeni çıktı.” İşte, Sezen Aksu’nun Ben Annemi İsterim türküsündeki isyanın şehirli okumuş kadın üzerindeki etkilerini ve dellenmelerini okuyacağımız bir romanımız var artık: Ev Anası.
Ev Anası’nın yazarı Birgül Özcan da kitabın anlatıcısı Nur gibi Radyo-Sinema mezunu bir ev anası. Aynı isimli bir de blog yazıyor. Haliyle bu romanın hayli otobiyografik olduğunu söylemek için elimizde yeterince alamet mevcut. Romanın anlatıcısı Nur, Akiller Apartmanı meskunu olsa da komşuları gibi o da pek sakin değil. Reyting canavarı yüzünden televizyonu, editörünün hafiflik sevdası yüzünden de dergiyi bırakıp ev analığında karar kılmış. Apartman yöneticiliği yapıyor. “Kendine yazık ediyorsun, bir şeyler yazsana” diyenler için de apartman panosuna hikayeler, değiniler yazıyor.
Nur; modern yaşantıyla, gösteri toplumuyla, insanların beklentileriyle, gündüz kuşağıyla kavgalı. Sık sık heyheyleri geliyor ve geldiğinde de bizleri kendimizle yüzleştiren bir bombardımana tutuyor. Bu haliyle sıkı bir toplum eleştirisi sunuyor. Bir yandan da, her ne kadar aklı ona bırak dağınık kalsın, ev toplanmasın, gömleklerin kırışıklıkları açılmasın dese de, her Türk kadınının bilinçaltına ince ince işlenmiş ideal ev hanımlığından beklenenleri yerine getirmeye çalışıyor. Bu haliyle de Nur karakterinin kendisi bugün sıkça karşılaştığımız bir tipe karşılık geliyor. Çalışmayı değil de evde olmayı tercih etmiş fakat bu tercihinin gelgitlerinden mustarip bir tip. Bu özellikleriyle, nüfusu giderek artan bir insan tipinin yerli yerinde bir numunesi. Okurlar tarafından Nur’un çok sevileceğinden, kolayca empati kurulabileceğinden eminim. Hatta bu romanın bize sağladığı verilerle birden fazla sosyoloji ve psikoloji tezi çıkarılabilir.
Diğer yandan, bir roman olarak Ev Anası’nı bir erken doğum olarak görebiliriz. Nur üzerinden ilerleyen anlatı, komşusu olan her biri birbirinden otantik karakterlerle -özellikle de Nur’un annesiyle- renkleniyor. Anlatıya müthiş bir zenginlik ve derinlik kazandırabilecek bu komşular ve onların hikayeleri henüz olgunlaşamadan roman nihayete eriyor. Bir an önce sayıp dökmek için koşar gibi yazan Nur ile Birgül Özcan aynîleşerek roman da henüz doygunluğa ulaşamadan sonlanıyor. Ev Anası’nın bir ilk kitap olduğunu düşündüğümüzde yazara müsamaha gösterip diğer kitaplarını beklemek en iyisi gibi görünüyor. Zaten, Nur’un panoya astığı son yazıyı gördüğünüzde, Birgül Özcan’ın çok daha iyi romanlar yazabileceğinden ümitvar olabilirsiniz.
Kendini ev kadınından ziyade ev anası gibi hissedenlerin okurken kendilerinden çok şey bulacakları, ironik bir dille yazılmış güldürürken hüzünlendiren bir kitap.
Barış Bıçakçı'nın erkek kahramanları derin bir melankoli içinde, kendilerinin farkındalardı. Barış Bırakçı'nın dostluk, aşk, komşular, öğretmenler, mahalle, karı-koca, şiir içeren romanları / öyküleri günümüzde geçiyorsa da insanda gerzekce bir nostalji yaratıp "ulan o zamanlarda o insanlarla yaşasaydım" dedirtiyordu, zaten o zamanlarda yaşıyorsun mal, bu hissiyata sonradan sinir oluyordunuz, bunun şarkısı var mı bilmiyorum. Ev Anası'nda da şehir hayatında üstüne gelen, televizyondan pompalanan, iş yerinde hedeflenen, yaz tatilinde gidilen, evladının kreşinde maruz kalınanlara kadar her şeye ama her şeye kafayı takıp mesele haline getiren apartman yöneticisi (:)) Nur'un Akiller Apartmanı'ndaki çevresi ile ve geçmişi ile günlük ama sıradan olmayan mevzuları var ve tıpkı Barış Bıçakçı'daki gibi insanda "evet zaman kötü ama ne güzel" dedirtiyor, bu hissiyata da sinir oluyorsun, şarkıların allah belasını versin. Başlangıç kısımda apartman yöneticisi Nur, okuyucuya sesleniyor ("bu" diyor "bir roman" diyor, "ona göre davran" diyor, Brecht'in ruhuna el fatiha). İlk bölümde bir ev anası olarak Nur'u tanıyoruz: gündüz kuşağı programlarına dellenmeler, bitmeyen ev işleri, soluklanmak için dolaşılan hep aynı dükkanlar, etrafındaki bir yönleriyle kendisine benzeyen komşular.... İkinci bölümde ev anamızın hep ev anası olmadığı zamanlardan bahsedilmiş ve ileride şok olmayıp "tırt gelmek" olarak yaşadığı hissiyatın temellerinin atıldığı olaylar, kronik hastalığı "hevesi kaçma" olan bir ergen. Sonraki bölümlerde Nur apartman panosuna kendisi için mevzu olan olaylarla ilgili düşüncelerini yazıp asıyor ve kat sakinlerinin kendi dertleri bu mevzuların içine karışıyor. Bence kitabın bir zayıf yönü bu oluyor. Yani Nur'un yazıp apartman panosuna astığı mevzularla apartman sakinlerinin bu konuyla bağdaşmalarını ve kendi hikayelerini birleştirebilmeleri güzel olurdu, öbür türlü çok fazla dert ve mezvu birbirine girmiş ve konu kapanmış gibi bir hissiyat kaldı.
Bir 'aksayan' nokta da romanın en vurucu kısmı olan, ev anasının annesinin vefatı. Panoya asılı ve boğazınızı sıkan sıkan sıkan yazıyı okuyunca, Nur'u ve beni bu kadar sarsan bir yazıyı yazdıran anneyi daha çok daha çok anlatsın istedim.
Sonuç olarak, ben bunları yazarken Nur bu yazılanları okusa ne diyebileceğini aklıma getirebildim, kısacık romanda onu anlayabildim (Mascolo yazarın, yazıyı aynı takatsizlik ve derin sessizlikteki kişilere yazıldığını yazmışmış). Kitapta sıradan olamayan bir ev anasının ve etrafındaki akillerin gözümüze gözümüze değil de alttan altta sezilen bilgelikleri, dramları ve bir aradalıkları yavşak olmayan bir eğlencelikle derinden yazılmış, gönülden okunmuştur. Herkes okusun.
Hamiş : 59. sayfada ...."sanatı ili ilgili oldu." yazılmış, olabilir, 2. baskıda düzeltilir.
This entire review has been hidden because of spoilers.
Ev Anası sevmediğim kitaplar arasında birinci sırada yerini aldı. Ev hanımlarının zorlandığı şeyleri ve yaşadıklarını tatlı bir dille okuyacağımı düşünerek merakla satın aldığım kitap kötü dili ile ve sürekli şikayetçi anakarakteriyle canımı sıktı. Ben bir evle ilgilenen biri değilim. Belki bu yüzden sevmemiş de olabilirim bilmiyorum. Ev hanımlarının üstündeki sorumluluğu ve işlerinin çok zor olduğunu biliyorum ve kendi annemde de bunu görüyorum. Baş karakter Nur Hanım çocuğu doğduktan sonra "Ev Analığı"nı seçmiş, Radyo-Televizyon bölümünü bitirmiş aynı zamanda oturduğu apartmanın yöneticisi olan otuzlu yaşlarında bir kadın. Bulunduğu durumdan çok fazla şikayet eden bir kadın. Sürekli şikayet edip bir şeyleri değiştirmek için hiçbir şey yapmıyor ve bi da beni deli ediyor. Kitaptan bir beklentim vardı ve kesinlikle bu beklentiyi karşılamadı. Kitap Nur Hanımın ağzından anlatılıyordu. Şikayet ederek yaşamını ziyan eden insanlar olduğunu düşündürttü ve o insanlar için çok üzüldüm. Samimi olsun diye konulmuş olan hitaplar ve diğer bütün şeyler gözüme çok battı ve hiç ama hiç samimi gelmedi. Samimi gelmektense o kısmı okumadan geçesim bile geldi. Ana karakter apartman duyuru panosunda yazılar yazmaya başlıyor ama dili çok garipti. Dikkat çekmek için başlıklar konulmuş. "Cinnet annelerin ayakları altındadır." tarzında bence üzücü olan başlıklar konulmuş. Benim çevremde hiç o tarzda konuşan biri olmadığı için hoşuma gitmemiş de olabilir. Virginia Woolf'u severim ve hakkında biraz da olsa bilgi sahibiyim yazarın benden daha çok bilgisi olacağını da düşünüyorum fakat yapılan gönderme çok çirkindi , hatırlamak dahi istemiyorum. Rahatsız edici bir sürü şey barındırıyordu. Tek sevdiğim şey Damla Fitol'un kaçırma sahnesi oldu. Yazarın iyi bir gözlemci olduğunu düşünüyorum. İlk kitabı olduğu için böyle olmuş olabilir bilemiyorum. Kısaca kitabı sevemedim. Hoşuma gitmedi.
Kısacık, bundan mütevellit de hemencecik biten bir kitap Ev Anası. Kitabın kahramanı Nur işinde sorunlar yaşayınca istifa ediyor, evinin kadını oluyor. Üstüne de çocuğu olunca tanımlar ona yetmiyor ben de "Ev Anası" olayım diyor. Radyo-televizyon mezunu, yazmayı seven bir kadın olduğundan yöneticisi olduğu apartmana panosunda yazılarını yayınlıyor. Adı Akiller olup her biri ayrı dertli ve çatlak arkadaşlarıyla hikayesini anlatıyor Nur'un.
Şimdiiii. Kitap güzel mi? Güzel. Deli gibi güldüğüm yerler var, "kadın haklı yaaa" dediğim yerler var, ağladığım yer bile var. Hakikaten nüktedan bir eleştiri. Kadın olmak, TV kültürü, popüler kültür, komşuluk, arkadaşlık... Kitapta her şey var. Ancak karakter gözünden anlatılmış yerlere katılmadığım kısımlar da var. Öncelikle ev "analığının" bu kadar abartılmış olması bence bir sorun. Kitapta Nur'un yaptıklarını yapıp üstüne bir de çalışan kadınlar var gerçek hayatta. "Kariyer yapmak" aslında bir masal değil. İş yerimizde sorun olunca istifa edip, yeni iş aramamak kararların en yücesi falan da değil. Evet, bir çocuk büyütmek, bir evle ilgilenmek çok meşakkatli bir şey. Ama iş dünyasında var olup üstüne bunları yapan kadına duyulacak saygıyı kıskanmanın da alemi yok. Yani nasıl çalışan kadın ev hanımını hor göremezse ev hanımı da çalışan kadına burun kıvırmamalı bence. Ben kitaptan o havayı aldım ve o kısımları sevemedim. Alt metin bunlar kokuyordu.
Editte birkaç hata vardı, konuşmaların nerede başlayıp nerede bittiğini çözemediğim yerler de oldu ama genel anlamda güzel, eğlenceli, insana bakış açısı kazandırabilecek bir kitaptı. Nur'un apartman manifestoları yazarda cevher olduğunu gösterdi bence, bu yüzden yazarın diğer kitaplarını da okurum diye düşünüyorum.
Duyuru panolarını kişisel blog olarak değerlendiren,kadınlar günü matinelerinin işlevini değiştiren,hanımlığın yanından bile geçmeyen ama ev anası olmanın tüm yükümlülüklerini yerine getiren bir kahraman yaratmış yazar.Son bölüme kadar keyfim ve düşünen bir yanımla okudum,son kısımda boğazımdaki yumruda nerden çıktı gülüyorduk ne güzel demeden edemedim.Bildiğimiz,yaşadığımız aynı ;ama yazar sağolsun tam da aradığımız kelimeleri ve duyguları birleştirerek bizi kendi gözünden bize anlatmış.Çok sevdim.Ev anası olup da kahve yanında dertleşeceğiniz arkadaşlarınız uzaktaysa tam da size yoldaş olacak bir kitap.Keyifli okumalar📚
"Deneyimlerime dayanarak söyleyebilirim ki bu dünyada arayarak, başta belanız olmak üzere her şeyi bulabilirsiniz; huzur hariç."
Kahramanımız Nur, radyo sinema mezunu ama “Ev Anası” olmaya karar vermiş bir apartman yöneticisi. Zaman zaman apartmanın panosuna astığı yazılar ile etrafa düşüncelerini iğne atar gibi anlatmayı seven biri. Sürekli sürekli kadınlardan bahsedip durması bir yerden sonra insana “dur be artık Nur’cuğum” dedirtiyor ama yine kısa kitap okuyayım da bitsin diyorsunuz.
Aslında ilk yarısına kadar yarım bırakmayı düşündüğüm bir kitap oldu. Fakat sonradan apartman panosuna astığı yazıları ile biraz ilgimi çekti ve okumaya devam ettim. Zaman zaman kahkaha attıracak derecede eğlenceli bir kitaptı. İçinde bulunan absürt kişileri okumaktan zevk alsam da bazen bunun abartıldığını düşündüm. Aynı şekilde yazarın kullandığı çoğu tabirler hep tekrar edilmişti. Virginia Woolf hakkında yazdığı yazıyı pek sevmedim, zira fark etmemiş olabilir kendisi de Woolf’un bir değişik versiyonu. Nur’un da “Kendine Air Bir PANOSU” var. Yine çok başka bir konu olan erkek nefreti üzerine ve onları yetiştiren “kadınların” üstüne gitmiş. Bazı yerlerde çok haklı olabilir fakat bir çocuğu sadece anne büyütmüyor, bilesiniz. Ayrıca neden hiç kocasını anlatmadı? Adam resmen ruhani bir varlık gibi geldi geçti gözümün önünden. Eleştiri yaparken durum çok farklı boyutlara kayıp gitmiş. Tartışmaya tamamen açık bir kitap. Okuyan varsa bol bol tartışmak isterim.
Yazarın ilk kitabı olmasına rağmen ben dilini, anlatım tarzını çok beğendim. Kısacık ama dopdolu bir kitaptı. Özellikle sonu beni bitirdi. Çok beğenerek okudum. Hatta gözümden bir damla yaş gelmedi desem yalan olur. Böyle bir son beklemiyordum açıkçası. Tebrik ederim kendisini. 86 yerimden bıçaklanmış gibi hissettim. Yazdığı son yazıyı okuyunca, yazarın ne kadar başarılı olduğunu anladım.
Beklenti ne büyük kelime... Ne beklediğiniz beğeninizi o kadar şekillendiriyor ki... Mesela bu kitap Doğan Kitap'tan, Dex'ten filan çıksaydı, muhtemelen okuyup geçecek, belki de beğenecektim. Ama Sel gibi edebiyat anlayışlarından nasıl taviz vermediklerini sürekli gözümüze sokan bir yayınevinden çıkınca derin bir hayal kırıklığı... Bu kitabı kendi fikrimden ziyade, Osman Akınhay'ın bir tweetini alıntılayarak anlatmak isterim: "zamane edebiyatı 'dilbazlığa' indirgenince, ne yazan derdini anlatabiliyor, ne itiraz eden tutacağı yeri iyi kestiriyor; afili filintalar'ı, murat menteş ağzı'nı, bir paragrafta 5 cümleye takla attırmayı matah sayarak kafa'lara, bavul'lara geldiniz, şimdi çıkın işin içinden..." Everest'in ilk roman yarışmasını her seferinde eski solcu hikâyesinin kazanması gibi, yazar toplumsal olaylara modern tabiriyle yolun solundan duyar kasınca Sel Yayınları kendisine "Kitabı bizden çıkarmaya hak kazandınız" demiş gibi duruyor. Bir kitap Sel'den çıkıyorsa konunun orijinalliğine değil, anlatımın kalitesine bakarım ki bir ev kadının hezeyanlarından ötesi yok bu kitapta. Burada asıl mesele yazar değil, dediğim gibi başka bir yerden çıksa muhtemelen sevimli bulacak ve okuyup geçecektim. Ben bir daha Sel'den Türkçe edebiyat alır mıyım? Hayır.
Zamanında iki sene ev analığı yapmış biri olarak Birgül Özcan’ın Ev Anası adlı romanını görür görmez aldım. Ev analığımın üzerinden yıllar geçmiş olmasına rağmen romandaki kadınların mutsuz yaşamlarını okuyunca o iki yılı, hiç hazzetmediğim halde içine çekildiğim komşuculuk oyunlarını anımsadım. Birgül Özcan, Nur’un ve apartmandaki komşularının yaşamını o denli gerçekçi detaylarla işlemiş ki anımsamamak mümkün olmazdı zaten. notos'a yazdığım yazının devamı... http://tembelveyazar.blogspot.com.tr/...
İlk sayfasıyla bile beni güldürmeye başladı Ev Anası. Nur, Sevda, Behiye, Kamuran Teyze aslında hep yanımızda,apartmanımızda, arkadaş grubumuzda olan insanlar. Onların hikayelerine ve Ev Anası'nın apartman panosu yazılarına tanıklık etmek çok keyifliydi. Kitabı eğlenerek okudum ama ah o son bölüm, üzdün be Ev Anası... Keşke biraz daha uzun olsaydı, bu kadınların hayatına biraz daha konuk olsaydık.
Birgül Özcan kendi hikayesinden esinlenerek yazdığı bu ilk romanında, ücretsiz ev içi emeğin, bu emeğe saygı duyulmamasının insanı nasıl delirtebileceğini çok iyi anlatmış. Özellikle bizim nesilde 30lu yaşlarındaki kadınlar arasındaki şu “ev hanımlığı” meselesinin nasıl bir aşağılama olarak kullanıldığını yakınen biliyorum. Birgül Özcan’ın bu ilk kitabı iyi ki yazmış, iyi bu güzel öyküler akiller apartmanının mantar panosunda kalmamış.
Dil ve anlatım anlamında edebi bir değer sezinleyememiş olmak okuma motivasyonumu olmsuz etkiledi. Bazı fikir ve görüşler ise çok yerinde olup kitaba değer katmış.
"insanın bir şeyin gerçekliğine inanması için onun gerçek olmasına gerek yok, inandırıcı olması yeterli" gibi bir cümle en son aklimda kalan. yine bilmeden tanımadan en ufak bir fikre sahip olmadan bulup okuyup sevdiğim bir kitap. akıcı bir dille, lafı çok dolandirmadan da anlatilabiliyor bazı şeyler.
Ev anası diye tabir ettiği çalışmayan evli ve çocuklu kadın profilinin sorunlarından bahsettiği kısımlarda hak verdiğim yerler çoğunlukta. Dili biraz abartılı genel olarak ancak beni en çok rahatsız eden kısmı 8 mart ile ilgili olan bölümdeki sorunlu, ataerkil aile yapimizdan bahsederken tüm suçu kadına atıyor olması. Bu anlamda, ben de kadınların toplumdaki yerinin arzu edilen yerde olmamasının en büyük sebeplerinden birinin kadınlar olduğunu düşünüyorum evet, ama yazar sanki bir çocuğun yetiştirilmesinde ailenin erkeklerinin hiç suçu yokmuş da bütün suç onun annesi, onun da annesi, onun da annesi derken yalnızca kadındaymış gibi anlatmış gibi. aslında iyi şeyler demeye çalışmış ama orası olmamış gibi.
bir de bazı sayfalarda yazım hataları, anlatım bozuklukları var keşke duzeltebilsem dedigim. yine de güzeldi.
kitabı, yazım dilini, akıcılığını çok beğendim. çok da yeni şeyler söylemiyor belki ama okurken sıkmadı, kadın olmanın ağırlığını yaşayan herkesin kendinden birşeyler bulacağını düşünüyorum. tek eleştirim sonunda gereksiz bir dram yaratılmış olması, son sayfaları yüreğim sıkışıp gözlerim yaşararak okudum ki bence hiç gerek yoktu. Kitabı tavsiye ederim..
Kitabın hoşuma giden yerleri de oldu, okumayı yarım bırakmayı düşündürtecek kadar hayal kırıklığına uğratan da. Farklı kişilerce yazılmış gibi bir his veriyor, bilemiyorum, bir ilk kitap olmasından kaynaklı herhâlde.
Kitabın başlarında metnin bir dil cambazlığı alıştırması olduğundan korktum. Fakat hayır; zeki ve kıvrak bir kalemden çok daha fazlası vardı. Evet öfkeli, hezeyanlı ama aynı zaman da çok gerçek ve haklı. Bir şekilde ev kadınlığının yakınından geçtiyseniz söylediklerinin ve hissettiklerinin ne kadar doğru görüyorsunuz. “E karakter, hayatından mutsuz ama değiştirmek için de bir şey yapmıyor, işe girmiyor” yazan okuyucular Nur’un “dışarı ve kurumsal hayat” hakkında yazdıkları satırları atlamışlar herhalde. Her şey bir çözüm bulmak için yazılmaz; hikâyedir aslolan. Bu kuzey ülkesinde bir yoldaşla dertleşmiş gibi hissettim. Akademik feminizme karşı, verdiği gerçek ve dahi siyasi cevapları sevdim. En çok da o bilge kadın: Anne’yi...
Dert sahibi olmak , bir şeyleri eleştirmek, sorgulamak ya da memnun olmamak için bile belli kalıplara uymamız gerekiyor. Hayır efendim oturduğun evin mutfağında süt kaynatırken, balkonda sardunyalarını sularken de fikir sahibi olabilir , doğruyla yanlışı tartışabilirsin . Hayat bizi nerelere götürür bilinmez ama bizim yanımızda neler götürdüğümüz bizle alakalıdır. Samimi dili yer yer trajikomik anekdotlarıyla okurken keyif aldığım bir kitaptı. Bir kitabı sevmek için her zerresine katılmak zorunda da değiliz. Vatana millete bir pencere oldu benim için o nedenle gönülden yıldızlar ✨
Nur bana Sıdıka'yı anımsattı, o da aynı apartmanda otursaydı ne muhabbetler döndürürdünüz anacım. Her ne kadar ben de şu an ev anası olsam da kendi hayatımla ilişkilendiremediğim, kendimden bir şeyler bulamadığım bir kitap oldu.
Apartmana astığı yazı kısımlarını çok sıkıcı buldum. Olay bütünlüğü yok etmiş. Kitabı ithaf etme olayını direkt kitaba geçirmiş ve ithaf için yazmış. Sonu beklenmedik bitti. Emeğine teşekkürler.
This entire review has been hidden because of spoilers.