“Unutkan Ayna” bizi 1915 senesine, Anadolu’ya götürüyor. Malum tarihler, malum olaylar… Bir yüzyılın içinden çıkamadığı, siyaset ve tarih işbirliğiyle çarpıtılan, yüzleşilemeyen, hesaplaşılamayan; kimine göre tehcir kimine göre soykırım yapılan zamanlara… Güzel de götürüyor. Daha önce bu meseleyi ele almış bazı romanlar okuduk: “Baba ve Piç”, “Kirpiklerimin Gölgesi”, “Ağrı’nın Derinliği”, “Bitti Bitti Bitmedi”, “Anneannem”, “Can Kırıkları”… İlk aklıma gelenler bunlar. “Unutkan Ayna” ise konu olarak muhtemelen bu eserlerle birlikte anılacak ancak olayı ele alış şekliyle diğerlerinden kesinlikle ayrılacak bir roman.
Toplumsal hafızamızda travmatik bir etki bırakmış bu tarz olaylar ulus-devletin doğası gereği hikayeleştirilir. Konjonktürün tüm mazlum tarafları parlatılırken, hatalar ve yanlışlıklar saklanabildiğince saklanır. Zira sonra makro ölçüde siyasi ödeşmeler yaşanmaması adına, savaşta her şey mubahtır, denir ve tarih kerelerce yeni ve yeniden yazılabilir. Dünya tarihine baktığımızda benzer makyajların, benzer olaylara çok kez yapıldığına şahit olabiliriz. İnkâr bu süreçlerin ayrılmaz bir parçasıdır. Bireyler tarih bilincinden uzaklaştıkça, güncelin sözüyle geçmişi izlemeye alıştırıldıkça da muhteşem bir kitle algısı doğar kucağa. Sonrası o bebeği büyütmek ve geliştirmeye kalıyor.
Bu olay üzerinde de tam olarak böylesi bir iklim ve bitki örtüsü varken Gürsel Korat’ın spekülasyonlar yaratayım, şiddeti öyle bir anlatayım ki okuyanın kanı çekilsin, vahşetin görkemini sayfalara kanla akıtayım demeden romanını yazmış, bunu sevdim. Bu açıdan baltanın ete geçtiği, kılıcın karnı kestiği o ana değil daha öncesine götürüyor. Anadolu’nun doğusunda tehcir başlamış, Nevşehir’e uygulamaların haberleri geliyor, tehcir değil kıyım deniyor ama hayat bir şekilde devam ediyor. Ermeniler, Türkler, Rumlar… Muhteşem mozaik(!) bir arada yaşamaya devam ediyor. Fakat inanılmaz bir gerginlik var elbette. Azrail kapıda mı? Kimse ne olacağını bilmiyor ama herkes seziyor. Kitap boyunca süren bu kolektif korku hali eserin en başarılı noktası diyebilirim. Çok klasik ve olabildiğince açık bir anlatım dili kullanmasına rağmen, bir yandan da toplum üzerindeki o sersemliği sonuna kadar gerilimle taşımayı başarmış yazar.
Eserin içeriğinden dolayı yazarın sinematografik bir anlatım dili kullandığını düşünüyorum. Anlatmak istediğini en kolay ve görsel yolla aktarmak amacıyla… Sanki 280 sayfalık bir tretman var elimizde. Zaman zaman edebiyatla cilveleşen fakat hemen okuru olayın içinde tutmak için merkezine geri dönen bir anlatım. Kurgu da burada Korat’ın en büyük yardımcısı oluyor. Sahneler halinde ilerliyor roman. Korat on günlük bir zaman dilimini ele alırken, her günün farklı zamanlarında kurguladığı sahneler ve bu sahnelerin kalabalıklığı ile, bütünde çizgisel bir akış yakalamayı amaçlıyor gibi. Derinlikli bir karakterin eksikliğini taşıyan roman bu numarası ile o eksikliği kapatmayı başarıyor bence. Yazarın amaçladığı şey gerçekleşiyor ve 1915’in Nevşehir’inin bir panoraması ortaya konuluyor.
Diğer yandan tabut, ayna, fotoğraf, lamba gibi eser boyunca kullanılan metaforlar hikâyeden alınan zevki arttırıyor. Hatta Çerçi Boğos’un atının boynuna asılmış lamba romanın leitmotifi olup çıkıyor, hikâyenin sonunda tebessüm ettiriyor.
Diğer yandan sevdiğim başka bir noktaysa; eserin iddiasız olması. “Böyle mi, böyle” diyor sadece. “Hadi bakalım, gel de bu sistemli ve vahşi kıyımın karşısında dur” demiyor. Propagandif tınlamıyor. “Ben bir hikâye anlatıyorum” diyor. “Yargıla hadi” demiyor. Gibi gibi… Zaten tarih ve araştırma kitapları mevcut. Böylesi karmaşık ve farklı yerlere/zamana yayılan bir olaya taraf ya da bertaraf olmak için bir romandan fazlasına, onlara ihtiyacımız var. Fakat Korat bu romanla neyi yapabiliyor derseniz, ‘milli öteki’miz olan Ermenileri anlamak, onların tarafından baktırmak, acaba ulan dedirtmek için bir çıra yakıyor. Çoğu okur adına bu bile önemlidir diye düşünüyorum. Zira Şebnem İşigüzel’in “Kirpiklerimin Gölgesinde” de ortaya koyduğu gibi bir kıyım anlatımını; ‘inkâr’ psikolojisiyle büyümüş, savunma mekanizmaları palazlanmış okuru ekstra bir inkâr içine atıyor. Etki – tepki sarmalı. Korat işte tepki gösterilebilecek bir argüman sunmuyor. Olayların mantığını kavratıp okuru biraz savunmasız b��rakıyor.
Alıştığım, arzuladığım, yıldızladığım edebiyattan farklı bir yerde konumlandığından, bu konum da nitelik olarak beklentilerimin altında bir yerde seyrettiğinden romandan bir puan kırdım. Bu kişisel beğenilerimle alakalı elbette. Okunmaya değer bir roman olduğunu düşünüyorum. En azından Türk Edebiyatı’ndan Ermeni konulu bir şey okunacaksa ilk önerimin şuan bu olduğunu söyleyebilirim.
Herkese iyi okumalar.
7/10