Linç, sözün sahiden bitişi, sözün ezilmesi, sözün boğulmasıdır... barbarlıktır. Linç karşısında, edebiyat nefes alamaz. Linç atmosferi, edebiyata nefes aldırmaz, susturur. Kitaptakilerin önemli bir bölümünün kısa öyküler oluşu, belki biraz da bunun ifadesi. Kısa ve tok öyküler. İster tok sözlü olsun, ister uzunca anlatsın meramını, bu öyküler, edebiyatın, linçe, linç atmosferine direnişidir. Hiçbir şey olmamış gibi geçiştirilen ve unutulan, vicdan sızlatan zamanlara dair edebiyatçıların tarihe düştüğü edebi bir itiraz…
Vur Ulan Vur’da linç saldırılarının neredeyse yarı-resmî kurbanı olan Kürtlerle ilgili öyküler de var, mağduru “müphem” öyküler de...
Azınlıklar da var azınlıkta kalanlar da… Failler de, mağdurlar da…
Memleketin karanlık yüzü, ıssızlığı, kalabalığı, suçluluğu…
1969 Ankara doğumlu. Bilkent Üniversitesi’nde Uluslararası İlişkiler Lisans eğitimi aldı, Gazi ve Ankara Üniversitelerinde Gazetecilik yüksek lisans ve doktorası yaptı. Çizgi roman ve mizah ile ilgili çalışmalarıyla tanınıyor. Kültür tarihi ile ilgili çalışmalar yapıyor. Kitapları: Türkiye’de Çizgi Roman (İletişim Yayınları, 1996/2002), Markopaşa, Bir Mizah ve Muhalefet Efsanesi (İletişim Yayınları, 2001), Karaoğlan, Erotik ve Milliyetçi Bir İkon (Oğlak-Maceraperest, 2003), Çizgili Hayat Kılavuzu (der. İletişim Yayınları, 2002/2004), Çizgili Kenar Notları (der. İletişim Yayınları, 2007), Cumhuriyetin Büluğ Çağı (İletişim Yayınları, 2008)
Yüzyıl sonra tarihçiler bugünkü Türkiye’nin hikayesine bir isim koymakta zorlanmayacaklar sanırım: Nefret çağı. Hepimiz nefret çağı çocuklarıyız. Üstüne üstlük, böylesi sâri bir nefretin telef ettiği topraklarda hemen her kesim kendi bireysel ya da kabilesel krallığını/beyliğini ilan etmek suretiyle niyetini açık etmekten imtina etmemektedir. Tabii bu manifestoyu takdim ederken hemen herkes liberal insani değerleri meze etmekten çekinmez. Buna bir de ideolojileri, milliyetçiliği ve Türklerin bilinçaltına işlemiş bölünme korkusunu ve “hassasiyet”lerini eklediğinizde güzide memleketimizdeki nefretin ve özelde de linç kültürünün köklerine varırsınız.
Terry Eagleton’ın deyimiyle, yaşadığını kendisine ispat edebilmek için ötekini yok etmenin çirkin hazzına kapılan ve kolayca tahrik olan öfkeli kalabalığın toplu cinnet anları, ne yazık ki hassas bir dönemden geçen ülkemizde giderek sıklaşıyor, normalleşiyor. Normalleşme, ikiz kardeşi unutuş ile el ele vererek linç kültürünü bir acayiplikten adi bir vakaya çevirmeye azmetmiş olsa da, edebiyat tarafında kalem sahipleri bize kalbimizi hatırlatıyorlar. Tanıl Bora ve Levent Cantek editörlüğünde derlenen Vur Ulan Vur! başlıklı “linç öyküleri,” bize kalbimizi hatırlatıp başımızı utançla önümüze eğmemize sebep oluyor.
Bizi utandıran öykülerin derlendiği bu kitapta biri çizgi olan 16 öykü mevcut. Bora Abdo, deneysel bir üslupla, linç ve intikam odaklı fütüristik bir ada hikayesi anlatıyor. Oya Baydar, 60 darbesinde solcu bir üniversiteli grubun muhbir ve ajan yaftalamasıyla karşı görüşlü bir genci linç edişlerinden söz açıyor. Gaye Boralıoğlu, zengin bir muktedirin sırf zevk için bir mazlumu linçe sürükleyen süreci nasıl idare ettiğini gösteriyor. Pelin Buzluk, bir ailenin kadınlarının korktukları bir erkekten korkmamaya başlamalarını hikaye ediyor. Behçet Çelik, çok insani bir damardan, arada kalmış bir adamın çaresizliği ve vicdani gelgitleri üzerine kuruyor öyküsünü. Veysi Erdoğan, muhalif bir öğretmenin geleneksel bir kasabada linçe sürükleniş sürecini öykülüyor. Mehmet Eroğlu, 1984 benzeri alegorik bir distopya yazmaya koyulmuş. İlban Ertem’in öyküsü bir piyanonun acıklı ölümü üzerinden çoğunluğun azınlığa karşı kontrol edilemez öfkesini resimliyor. Ayhan Geçgin, oğulları linçe kurban giden annenin sessiz ama inatçı direnişiyle babanın buralardan gitmek isteyişinin yarattığı gerilime yaslanıyor öyküsünde. Hakan Günday’ın kısa ama çarpıcı öyküsü bir polis sorgusu üzerinden ilerliyor. Akif Kurtuluş’un katmanlı hikayesi linçe ses çıkaramayışın yarattığı vicdan azabının sesi oluyor. Pınar Öğünç, bir yol öyküsüyle, linçe maruz kalmış birinin intikam almayışı, kendisi muktedir durumdayken insanları galeyana getirmeyişi üzerinden ahlaki bir sorgulamaya kapı aralıyor. Yıldız Ramazanoğlu, yıllar sonra Mavi Marmara’da şehit olan oğlunun görüntüleriyle yüzleşen bir babayı anlatıyor. Mine Söğüt’ün öyküsü, erkeklerin kendi güçsüzlükleri, hınçları ve ezikliklerinin intikamını kadınlardan alışının uzun tarihine yeni bir madde ekliyor. Yalçın Tosun’un sahici ve samimi öyküsü soruşturulmamış bir iftira üzerine linç edilen bir adamı hikaye ediyor. Ahmet Tulgar linç edilecek bir adamın hikayesini geriye doğru yazmaya girişiyor.
Tüm bu öyküler, unuttuğumuz kalbimizi hatırlatması bakımından çok önemli birer vesika.
Derlemesinin Tanıl Bora ve Levent Cantek'in yaptığı yazarları arasında Hakan Günday, Oya Baydar, Bora Abdo, Mine Söğüt, Yalçın Tosun gibi isimlerin bulunduğu Linç öykülerinin ne denli sarsıcı olduğu önsözünde belli oluyor aslında. Tanıl Bora'nın, öyküleri topladığında fark ettiği ilk kısım öykülerin oldukça kısa olduğu olmuş. Kimse linç öyküsü yazmak istemiyor, ya da yazsa bile kısa kesiyor diyor. Kolektif kitapları okumayı seviyorum, özellikle bir konu üzerinde olup başka yazarlardan çıkan kitaplar bambaşka bakış açıları kazandırıyor. İletişim yayınlarının daha önce çıkan "Güçoburlar" gibi bu kitapta da çok iyi öyküler, idare eder hikayeler vardı, bana göre en iyilere kısa bir bakış atayım.
- Hiçbiri (Bora Abdo) : Sürpriz sonlu, linç ve intikam temalı. - Derinin Altı (Behçet Çelik) : Mahalle baskısı ve erkek hegamonyası hakkında güzel bir inceleme. - Kendinin Uzağına (Veysi Erdoğan) : Beklenmedik şekilde ufak bir nefretin lince dönüşme hikayesi. Şuan günümüzde oluşan korku imparatorluğunda pek beklenmedik bir sonuç değil, her an çoğunluk kesimden birinin bir iftirası yüzünden rahatlıkla hayatınız mahvolabiliyor. - Bodur T'nin Bi-Linç Enstitüsü (Mehmet Eroğlu) : Distopik bir dünyada diktatör bir başkanın açtığı sistemsel çukurlar hakkında bir öykü. - Şey (Hakan Günday) : En kısa ve en çarpıcı öykü. Tokat atma deyimi yakışır bu öyküye. - 42. Dakika - Yıldız Ramazanoğlu : En dokunaklı öyküydü, işlediği konu kadar okuması da güçtü (yazım dili değil, hissiyat bakımından).