“Yüz seksen ton uçucu külün gazete kağıdındaki ağırlığının insan tenindeki ağırlığından daha fazla olduğuna inananlar var mı yoksa?”
Josefa, sistemin nasıl çalıştığını bilen, yorgunlukla ölüme sürüklenen bir kadının kaza diye kayda geçirilmesinin politik bir yalan olduğunu fark edecek kadar bilinçli biri. Bu bilinç düzeyindeki bir karakterin, hükümet bilmiyor olabilir varsayımıyla yukarıya mektup yazması mantıksal olarak sorunlu. Çünkü sansür zaten devletin işleyişinin bir parçası. Yani yasaklayan mekanizma ile bilmesi gereken mekanizma aynı. Bu açıdan bakınca Maron, karakterin zihinsel tutarlılığını bilerek ya da bilmeyerek zedeliyor. Josefa’nın bu davranışını bilinçli bir kendini kandırma olarak okumamız için, Josefa’nın bu çelişkili düşünceyi nasıl meşrulaştırdığını iç monologlarında daha açık görmemiz gerekirdi. Bir karakteri 200 sayfa boyunca tutarlı, direngen, gerçeklikle teması olan biri olarak inşa ediyorsan, onu bir anda korkaklığı ağır basan bir karaktere de dönüştüremezsin çünkü. Bu, karakterin derinleşmesi değil; karakterin bozulması olur.
Maron, Josefa’yı uzun süre boyunca, zaten sistemle mesafeli, itiraz refleksi gelişmiş, etik bir eşiği olan biri gibi kuruyor. Josefa’nın fabrika ziyaretindeki gözlem gücü, detayları yakalaması, ölen kadının hikayesini içselleştirmesi; bunların hepsi onun yalnızca bir tanık değil, pozisyon alabilen bir özne olduğunu düşündürüyor bize. Yani okur olarak, Josefa’nın zihninde bir tutarlılık okuyoruz ve sonrasında o tutarlılık daha kaygan bir şeye dönüşüyor. Neden kaygan bir şeye dönüştüğünü elbette tahmin edebiliriz ama ben tahmin etmeden de bunu karakter üzerinden deneyimlemeliyim. Çünkü Maron, Josefa’yı bir tür ahlaki merkez gibi kuruyor; ama sonra onun bu merkezi taşıyacak gücü olmadığını gösteriyor. O zaman neden onu bu kadar ciddiye aldık? Maron belki de, ahlaki doğruluğun, tek başına cesaret üretmediğini göstermek istiyor. Ama o zaman romanın tonu ile sonucu arasında bir uyumsuzluk oluşuyor. Çünkü roman Josefa’yı uzun süre ahlaki olarak güçlendiriyor ama psikolojik olarak zayıflatıyor; bunu da yeterince hazırlamadan yapıyor. Josefa’yı hem haklı hem de zayıf yapmak istiyor; ama bu ikisini bağlayacak içsel köprüyü yeterince sağlam kuramıyor.
Christan’ın psikiyatri önerisini reddetmesi de çok kritik. Kendiyle meşgul olmaya başladığında dünyadaki adaletsizliklere göz yumacağını söylüyor. Yani bireysel terapiyi, sistemsel körlüğün bir parçası olarak görüyor.
Palyatif Toplum’da da tarif edilen bilinçle birebir örtüşüyor: Acının kökeni yapısal olduğu halde, bireye geri döndürülmesi; sistemin sorumluluğunun ruh sağlığına havale edilmesi. Evet, buraya kadar harika.
Bu ayrımı yapabilen bir zihin, yani sorun bende değil, dış dünyada, diyebilen bir zihin, devletin, hükümetin, bürokrasinin masum bir bilgi eksikliği içinde olabileceğine gerçekten inanamaz. Bu sadece politik olarak değil, epistemolojik olarak da tutarsız. Çünkü Josefa burada sistemin nasıl çalıştığını biliyor. Psikiyatrinin işlevini bu kadar net gören biri, hükümete haber verme saflığını savunamaz. Bu artık bilinçli çelişki savunmasını da zorluyor. Çünkü bilinçli çelişki dediğimiz şey, genellikle kör noktalar üzerinden işler. Ama Josefa’nın burada kör bir noktası yok; tam tersine, son derece keskin bir farkındalığı var. Yani roman bize bir yandan çok politik bir zihin sunuyor, öte yandan bu zihni, bu farkındalık düzeyiyle bağdaşmayan bir eyleme zorluyor. Sanıyorum ki Maron, bireysel farkındalık ile sistemsel eylemsizlik arasındaki gerilimi göstermek istiyor; ama Josefa’nın zihnini bu gerilimi taşıyabilecek kadar tutarlı kuramıyor. Anlıyorum ama maalesef tatmin etmiyor beni bulduğum bu cevap. Bu kadar harika bir kitabın içine sinen bu tutarsızlığı kabul edemiyorum.
Josefa sisteme karşı geldiği için mi yalnız, yoksa yalnız olduğu için mi sisteme karşı çıkmayı göze alabiliyor? Josefa gerçekten adaletsizliğe mi karşı çıkıyor? Yoksa hayatındaki durağanlığı kıracak bir odak mı arıyor? Gazetecilik onun için etik bir görev mi, yoksa varoluşsal bir tutamak mı? Fabrika meselesi onun için yalnızca politik bir olay değil; kendini canlı hissettiği nadir anlardan biri mi? Adalet için mi yazıyor, yoksa kendini hissetmek için mi? Joseja, bence, etik bir özne ya da politik bir figür değil. Anlam arayan ama anlam üretemeyen bir karakter. Fabrika meselesi bu yüzden bu kadar merkezi hale geliyor. Sadece adaletsiz olduğu için değil; onun hayatında bir ağırlık yarattığı için. Josefa bu sorunu seçmiyor, ama seçilmiş gibi sarılıyor ona. Çünkü sorun, ona bir yön, bir merkez, bir dramatik eksen veriyor. Bu eksen olmasa, Josefa’nın hayatı dağınık ve anlamsız kalacak. Kendi hayatındaki boşluk derinleştikçe, Christian ile olan ilişkisine sonradan anlam yüklemeye başlıyor. Onu bir beklenti alanına dönüştürüyor. Sorunlara ahlaki bir zorunlulukla değil, varoluşsal bir ihtiyaçla tutunan biri.
Ve burada, Anarşist Banker momentine de gelmeden edemiyorum maalesef. Josefa da kendini dışarıdan konumlandırıyor. Fabrikaya gerçekten bakan, oradaki sorunları gören, gerçeği duyurmak isteyen, susmayan gazeteci. Evet. Kulağa hoş geliyor. Ama bu dışarılık, giderek etik bir üstünlük pozisyonuna dönüşüyor. Yani ben görüyorum, siz görmüyorsunuz noktası. Buraya kadar sorun yok; hatta politik olarak da gerekli. Sorun, bu pozisyonun bedelini ödemeye gelince başlıyor. Josefa dışarıda kalmak istiyor ama dışarıda kalmanın sonuçlarını taşımak istemiyor. Konuşma gerçek bir riske dönüştüğünde, geri çekiliyor. Bu, tam anlamıyla asimetrik bir ahlak. Josefa sistemle mücadele etmiyor; sistemle ahlaki bir müzakere yürütüyor. Bu da onu, istemeden de olsa, küçük ölçekli bir tiran figürüne yaklaştırıyor.
Ve en önemlisi, Uçucu Kül, kadınlık üzerine değil; itirazın bedeli üzerine bir roman. Kadın bedeni değil, itiraz eden özne hedefte. Ve bu özne erkek de olsa, aynı sistem onu aynı şekilde öğütürdü. Sistemin baskısını anlatmaktan çok, boşlukla baş edemeyen bir insanın o baskıyı nasıl anlamlandırdığını anlatıyor kanımca.
O nasıl bir son, diye gerilirken, bizzat Josefa’nın çelişkisiyle uyumlu buldum aslında. Sistem kendini düzeltme kapasitesi olan bir yapı gibi gösterilmiş. Demek ki birilerinin ses çıkarmasına ihtiyaç varmış gibi, neredeyse iyimser bir yere varıyor. Kapanma, bir öğrenmenin sonucu gibi değil, bir örtbas etmenin nihai aşaması gibi durmalıydı. Ama roman bunu yeterince netleştirmiyor. Tam tersine, kapanmayı muğlak ama olumlu bir sonuç gibi bırakıyor. “Demek ki sistem dediğimiz şey hatasını kabul edebiliyor, yeter ki doğru kanaldan konuşulsun” gibi bir sonuca vardırıyor bizi ve bu ne tehlikeli bir varış noktasıdır.