Bir parçacık mutluluk için hayalleri değil bir teorisi vardı fizikçi Şafak'ın. Ancak bu teoriyi hayata geçirecek teknoloji bugün için yoktu. Geleceğe havale edilen çözüm geçmişten gelebilir miydi?
İnşa edilen kozmik makine Şafak'ın sadece düşüncelerini alt üst etmekle kalmayacak, hayatını da sonsuza kadar değiştirecektir. O artık, hiçbir yere ait olmayan bir insandır, hatta kendi evrenine bile. Yeni teknolojinin sağladığı olanakları kendisi bile tahmin edememişti. Fakat yeni çözümler yeni soruları da beraberinde getirmişti.
Artı kütle sorunsalı evrenin içinde çözülemezdi fakat buna rağmen zamanda yolculuk yapılabilir miydi? Bilimin sınırları evrenin sınırlarına bağımlı kalabilir miydi? Bir de nötrino'yu sadece atom altı bir parçacık olarak biliyordu… Sonunda elinde kalan bir parçacık sonsuzluk olacaktı!
Ankara'dan başlayıp Yunan Adalarına, uzaydan buzullara uzanan macera boyunca, Tibetli rahiplerden Amerikalı işadamlarına, Japonya'nın kadim ailelerinden, bilimadamlarına herkesin bir gün gerçekleşeceğinden emin olduğu bir kehanetin peşinde sürüklendiği, gelecekten geri dönen heyecanlı bir bilimkurgu… (Tanıtım Bülteninden)
Bir Parçacık Sonsuzluk, yazar Taner Güler’in üç cilt olarak tasarladığı Supra Serisi’nin ilk kitabı. Roman, serinin nasıl ve ne yönde ilerleyeceğini açık seçik şekilde gösteriyor. Günümüz popülaritesinde de dikkat çeken bilimsel konular, eski usul maceralarla harmanlanıyor.
Ana karakter Şafak, duygu ve dünya görüşleri vesilesiyle derinleştirilmeye çalışılırken, içinde bulunduğu duruma kolayca uyum sağlayabilen serüvenci özelliklerini de göstermekte. Her durum karşısında hazır ve nazır olan ideal kahraman prototipine daha yakın. Sorunların üstesinden soğukkanlılıkla geliyor. Okurun tam kavrayamadığı teorik konularda kesin sonuçlara ulaşabilmesi de söz konusu. Tabii burada karakterin sorunlara dair elde ettiği ipuçlarının sınırlı olmasının payı da büyük. Bu durum, sonuçlara nasıl varıldığını anlayabilmek açısından okur için de kolaylık sağlıyor.
Diğer karakterlerin derinlikleri ve olaylar karşısındaki icraatlarıysa, onlara biçilen rollerle sınırlanmış. Davranışları olayları ve dolayısıyla hikâyeyi şekillendirmiyor; hikâye ve durumlar öyle gerektiği için belli başlı davranış kalıplarında hareket ediyormuş gibiler. Birden fazla olay, paralel ve hızlı bir kurguyla verilirken, karakterizasyonun basite indirgenmesini yadırgamıyorum. Zaten romanda da karakterler üzerinden gizem yaratılmaya çalışılmıyor. Tarafları ve amaçları belli karakterlerin olması, anlatımın ve hikâyenin yapısı gereği olayların anlaşılabilirliğini arttırıyor. Sorunum, ileride de değineceğim gibi, onların üzerinden serüven duygusunu tam anlamıyla hissedememek oldu.
Bir Parçacık Sonsuzluk, ilk başta paralel giden ama sonunda birbirine bağlanan olaylar zincirinden oluşuyor. Bahsettiğim olaylar zinciri de, Şafak’ın tecrübe ettiği olaylar ve Şafak’ın farkında olmadığı olaylar olmak üzere iki başlık altında toplanabilirler. Şafak’ın tecrübe ettiği olaylar zinciri, Bir Parçacık Sonsuzluk’ta başlayıp bitiyor. Şafak’ın bilgisi dışında gelişen olaylar ise onun hikâyesinin arka planını oluşturuyor. Ama hikâye ilerledikçe anlaşılıyor ki, Şafak’ın bilgisi dışında gelişen olayların kökeni de Şafak’la bağlantılı. Böylece de olaylar arası bağlantılar açısından bütüncüllük elde edilmiş oluyor.
Yani, romandaki hikâye bütünlüğü, öyküsel ve anlatısal olarak örtüşen paradoksallığa bağlı. İlk başlarda paralel olayların bağımsız başlayıp bir noktada birleşeceğini sanıyordum. Aksine, başından beri olayların doğrudan veya dolaylı olarak bağlantılı olduğu ortaya çıkıyor. Paradoks sayesinde, prensipte bir kısım olayların meydana gelme süreci mantık kazanıyor. Ama şöyle de bir durum söz konusu; paradoksun etrafında şekillenen hikâyeyi anlatmak için kullanılan anlatım yöntemlerinin uygulanmasında sorun oluşuyor.
Supra Bir Parçacık Sonsuzluk’un kusurlu tarafı, temellendiği fikirlerden kaynaklanmıyor; onları pratiğe dökerkenki anlatımsal tercihlerden kaynaklanıyor. Sıkıntı, kabul görmüş ve kullanılan anlatım formüllerinin kendilerinde de değil. Yazarın, onu yeni anlatım biçimleri bulup kullanmaya zorlayacak bir hikâyesi olmadığı sürece, alışılagelen anlatım formüllerinin kullanılmasında sakınca yok. Sorun, anlatım formüllerinin formüllüklerini fazlaca hissettirerek kullanılması sonucu, dramatik etkinin azalmasıydı. Yazar hikâyenin o kısmında neye dikkat çekmek istiyorsa, anlatım, önceki bölümlerdeki dramatik yatırımı geri plana itecek biçimde değişiyor. Olaylar daha iyi anlaşılsın derken bazı ayrıntıların üstünden tekrar geçilmesi ya da üstünde fazla durulması da benzer etkiler yaratıyor.
Anlatım zaaflarına gerekçe olarak, hem seri hem de tek roman olabilme uğraşının “bir şeylerin eksik kalabileceği” endişesi yaratmasına bağlıyorum. Ortada iyi niyetli bir çaba var. Sonuçlarıysa romanı mekanikleştiriyor.
Şafak’ın ve yakınlarının macerası biterken, bazı yan olaylar belirsizliğini koruyacak biçimde sonlanıyor ve yeni olayların başlangıcı müjdeleniyor. Kitap en başından bir serinin parçası olarak tasarlandığı için bu beni fazla rahatsız etmedi. Elbette, devam kitapları olacağını bilmesem, bu tatminsizlik yaratabilirdi. Bu durumda tek kitaplık bir serüven olacak biçimde tasarlanır ve Şafak’ın deneyimlediği maceraya odaklı bir romanla karşı karşıya olurduk. Ana olaylara bağlı yan olayların anlatımı seyreltilebilse, bunun oldukça mümkün olduğunu düşünüyorum. Sonuçta yazarın takdiri. Yazılmamış iki kitabı da unutmamakta fayda var.
Serinin son kitaba kadar bir ana bir de yan hikâyeler eşliğinde devam edeceği belli. Nasıl bir kurguyla, hangi karakterlerle, ne gibi olaylarla karşılaşacağımızın yanı sıra, ilk kitaba özel olarak, bundan sonraki maceranın kıvılcımını ateşleyen hadiseleri öğrendik. Bir Parçacık Sonsuzluk, kendi içinde başlayıp biten bir macera barındırmakla birlikte, devam kitapları içinde bir hazırlık. İçimden bir ses, asıl maceranın ikinci kitapta başlayacağını söylüyor. Bir eseri devamı gelecek mantığıyla değerlendirmenin sıkıntısı da bu sanırım; bazı şeyler, devamı ileride çözüme kavuşturulacak biçimde bölümlenince, sadece bildiğiniz kısmı için yorumlamaya çalışılması değerlendirmeyi zorlaştırıyor.
Okurken keşkelerim hep anlatım tarzı üzerine oldu. Haliyle anlatımdaki aksaklıklar, hikâyeyi ve değinilmek istenen mesajları etkilemiş. Bundan sonraki romanların anlatım dili ve kurgusu, olayları anlatma gayretinden doğan mekaniklikten kurtulursa, amaçlanan serüven duygusu daha iyi yakalanmış olacaktır.
Anlatımda dikkatimi çeken bir başka hoşluk ise Sayın Güler’e mahsus olduğunu söyleyebileceğim ‘Anlık Durum Anlatımı’. Yazar, hikayenin beklenmedik yerlerinde belki de iki saniyeyi geçmeyecek olan küçücük ayrıntıları bizlere hediye ediyor. İşaret ettiği ayrıntı belki bir mimik, küçük bir işaret veya sözü dahi edilmeyecek bir jest... Ama bu ayrıntılar hayal dünyamızdaki puslu köşeleri doldurarak, sahnelerin çözünürlüğünü arttırıyor. Ayarında tutmayı çok iyi bildiği bu eşsiz becerisinden ötürü kendisini tebrik ediyorum.
Redaksiyonu hiç yapılmamış gibi kitabın. Konu güzel, fikir güzel. Özellikle bilim kurgu konusunda Türk yazarları desteklemek gerektiğini düşünüyorum, bu yüzden de hiç tereddütsüz aldım kitabı. Ama yayın evine daha çok iş düşüyor.
Kitabın adından dolayı okumak yada okumamak arasında gidip geldim. Yerli Bilim Kurgu Yükseliyor Bilim Kurgu Öykü Seçkisi 2018'deki öyküsünü okuduktan sonra okumaya karar verdim. Aldığım kitabı beğenmesem de okurum sıkıla sıkıla normalde. Kitabı elime alınca waow demeye başladım. Adı sizi aldatmasın çünkü roman küresel çaplı ve ayakları sağlam bir şekilde yere basan bilim kurgu romandır.
Akıcılık, merak ve heyecan uyum içinde dans ederken bir yanda soluksuz okurken diğer yanda da Üst Evren kavramına bilimsel açıdan bakacaksınız. Üst Evren (daha doğrusu Üst Dünya) motifi, Türk Mitolojisi'nde yer alıyor. Bu da bizim bu gezegene gelmemizden dolayı ve oraya bir daha dönmediğim için Tanrı'nın ve meleklerin ile cennet ve cehennem bulunduğu gezegen olarak kurguladık mitlerimizde. Aslında Nibiru gezegeni Üst Evren'dir. İlk insan Hz.Adem (AS), 10 metre boyundaymış. Kalem, üst evrenlilerin boyu, insanın boyunun iki katı olarak kurgulanması makuldur. On metre boyuna sahip insan fosili bulunsaydı kurgularımızda kesin bilgiyi kullanırdık.
Zaman Makinesi konusunda Nikola Tesla'nın projesinin devamı olarak kurgulanarak ayakları sağlam bir şekilde yere bastırılması konusunda kalem, gelecek vaat ettiğini ve uçuk kurguların adamı değilim diye haykırıyor. Türkler'in (bizlerin) adaletli olduğunu da tekrar hatırlattı bizlere.
Japonya mı Çin mi konusunda Japonya'yı tercih ettiği için onu gönülden takdir ediyorum. Amy Smith karakterinde Ami Mizuno'nun Kuzey Amerika seslendirmesindeki Amy Anderson'u anımsattı. Acaba Güler de Ay Savaşçısı animesi izleyip ondan mı etkilendi? Japonya'da chan, san, sempai ve kun gibi takılar kullanılır Taner-Sensei. Ayrıca biraz daha İslami diyalogları kullanılmaz. Olsun biliyoruz gelecekte Japon Bilim Kurgu romanı yazsa da sınıfta kalmayacağını gösterdi.
Sevişme sahneleri konusunda kendini geliştirmeliydi. Bizler o sahneleri okurken ağız tadıyla okumalıyız. Taner Güler bey, RTÜK kitaplara müdahale etmiyor! (Bu cümlemi gülerek diyorum.) Sızıntı vermeden kitabın yorumunu yazmak çok zordur. Taner Güler ile fiziksel ortamda tanışmayı çok istiyorum. Severek okuduğum kitabı okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum. İyi ki de okudum. Böylece önyargımı paramparça ettim. Devamını dört gözle bekliyorum. Kitapla kalınız...
Türkiye'den çıkmış en kaliteli bilimkurgu romanlarından biri. Romanın kahramanı Şafak, hikayesinde hem bilimin, hem de maceranın sınırlarını zorluyor. Yunan Adaları'ndan buzullara, bizi zamanın ve uzayın ötesinde yolculuklara çıkarıyor. Yazar en karmaşık bilimsel kavramları dahi başarıyla işleyebilmiş ve bizim için gurur duyulacak bir eser ortaya çıkarmış. Bunu yaparken popüler fizik kuramlarına aşina olan okuyucuların bile zihnini zorlamayı başarmış. Mutlaka okumanızı tavsiye ederim.